Tarih:

Paylaş:

ABD’nin Afganistan’dan Çekilmesi ve Türkiye

Benzer İçerikler

Jeostratejik konumundan ötürü tarih boyunca işgallere uğramış ve büyük güçler mezarlığı halini almış Afganistan’ın son 20 yirmi yılına, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) işgali damgasını vurmuştur. Malum olduğu üzere; 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’ye yönelik gerçekleştirilen, tarihin en kapsamlı ve etkili terör saldırılarının sorumlusu olarak gösterilen terör örgütü El Kaide ve onunla işbirliği içerisinde olduğu iddia edilen Afganistan’daki Taliban yönetimine karşı, Amerikan liderliğindeki Koalisyon Güçlerince “Sonsuz Özgürlük” harekatı gerçekleştirilmişti.

Uluslararası terörle mücadele konsepti çerçevesinde bir araya gelen ve uluslararası toplumun da desteğini alan ABD ve Kuzey Atlantik İttifakı Örgütü (NATO), Kuzey İttifakı’nın da desteğiyle kısa sürede Afganistan’daki Taliban rejimini devirerek ülkenin “demokrasiye geçiş” sürecini başlamıştı. Lakin geçen 20 yılda ne Afganistan’da demokrasiye geçilebilmiş ne de ABD’nin terörist olarak tanımladığı grupların ve Taliban’ın varlığına son verilebilmiştir. Buna karşılık Washington yönetimi, başarısız devlet olarak nitelendirdiği Afganistan’dan 11 Eylül 2021 tarihine kadar askerlerini çekme kararı alarak yeni bir gündem oluşturmuştur.

Çekilme öncesi süreçte Washington yönetiminin Taliban yetkilileriyle temasa girmesi ve geçiş sürecinde Taliban’ı belirleyici aktör olarak ele alması ciddi tartışmalara yol açarken; işgal boyunca Taliban’ın varlığını ve gücünü muhafaza etmesi de bir başka eleştiri konusu olmuştur. Bu tartışmalarla birlikte ABD Başkanı Joe Biden ve ekibinin Afganistan’dan çekilirken; Kabil Havalimanı’nın kontrolünü ve sorumluluğunu Türkiye’nin üstlenmesini teklif etmesi, Ankara-Washington hattındaki en önemli konu halini almıştır.

Türk askerinin Afganistan’daki varlığı ve bu durumun yeni konsept çerçevesinde sürdürülmesine ilişkin değerlendirmelerde bulunmadan önce, ABD’nin çekilme kararının tahlil edilmesinin faydalı olacağı kanaatinden hareketle, Beyaz Saray yönetiminin bu kararında üç ana dinamiğin etkili olduğu ifade edilebilir. Bunlar;

  1. ABD’nin iç dinamikleri,
  2. Afganistan jeopolitiğindeki iç dinamikler,
  3. Küresel ve bölgesel dinamiklerdir.

İlk olarak ABD’nin iç dinamiklerine bakıldığında gerek karar alıcılar nezdinde gerekse de kamuoyunda Afganistan’daki Amerikan varlığının sorgulanır bir hal aldığı görülmektedir. Hem ekonomik maliyetleri hem de saha mücadelesindeki zafiyetlerinden ötürü zayiat veren ABD Ordusu, karar alıcıları kamuoyu nezdinde oldukça zor durumda bırakmaya başlamıştır. Ayrıca bir yandan iç politikada 20 yılda hedeflenen projeksiyonun hayata geçirilemediği şeklinde ciddi eleştiriler oluşmuş; öte yandan ise “Eğer ABD hedeflerine ulaştıysa binlerce km ötede neden hala jandarmalık yapmaktadır?” sorusu gündeme gelmiştir.

Çekilme kararında Afganistan’daki dinamiklerin etkisi de ABD ulusal kamuoyu kadar etkili olmuştur. Tarih boyunca işgale uğrayan ve bu nedenle işgallere alışkın olan Afganistan halkı oldukça savaşçı bir topluluktur. Bu duruma sahanın dağlık ve engebeli yapısı da eklemlenince bölgenin işgali hem zor hem de maliyetli bir hal almaktadır. Amerikan işgalinden önce sırasıyla İngilizler ve Sovyetler Birliği tarafından işgal edilen ülke toprakları, her iki büyük güce de bir anlamda mezar olmuştur. ABD ise her ne kadar teknolojik şartlardan ötürü önceki devletlere kıyasla işgali daha avantajlı bir şekilde yürütse de 20 yıllık zaman diliminde sahada tam hakimiyet sağlayamamış ve ciddi kayıplar vermiştir. Ayrıca Afganistan toplumunda bu işgalin etkisiyle Taliban’a sempati duyanların sayısında da artış olduğu gözlemlenmektedir.

Bölgesel ve küresel dinamikler ise esasında hegemonik mücadele kapsamında etkili olmaktadır. Zira Asya’nın çatısı olarak nitelendirilen Afganistan’ı elinde tutan devlet hem Rusya ve Çin gibi küresel güç adaylarını hem de İran ve Pakistan gibi bölgesel aktörleri kontrol edebilmektedir. Amerikan işgalinin stratejik nedenlerinin başında gösterilen bu durum, günümüzde ABD’nin çekilme kararında ters yönlü bir etki yapmış olabilir. Dolayısıyla çekilme, Amerikan hegemonyasına meydan okuyan Çin’in arka hattının ve Kuşak-Yol Projesi güzergahlarının istikrarsızlaştırılması stratejisi kapsamında da değerlendirilebilir.

Netice itibarıyla ABD’nin başarısız bir işgalin ardından çekilirken Türkiye’ye Kabil Havaalanı’nın sorumluluğunu teklif etmesi, bir yandan oldukça zor günlerden geçen Türkiye-ABD ilişkilerini yeniden olumlu bir atmosfere sokacak bir gelişmeyken; diğer taraftan da Türkiye açısından Afganistan nezdinde riskler barındıran bir süreci beraberinde getirmektedir. Nitekim Ankara’nın da bu düşünceye sahip olduğu görülmektedir. Bu kapsamda Türk karar alıcılar, ABD’nin teklifine olumlu yaklaşırken; kendi şartlarını da açık bir şekilde sıralamışlardır. Siyasi, mali ve lojistik destek isteyen Türkiye, çekilme sonrası süreçte bölgede Pakistan ve Macaristan’la birlikte kalma önerisini dillendirmiştir.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken Taliban Sözcüsü Suhail Shaheen ise Türkiye’nin de NATO’nun bir parçası olduğunu ve ABD ile Taliban arasında 29 Şubat 2020 tarihinde yapılan Doha Antlaşması çerçevesinde Türk askerinin de Afganistan’dan çekilmesi gerektiğini açıklamıştır.

Tepkilere ve endişelere rağmen Türkiye’nin tarihi, kültürel ve etnik anlamda güçlü bağlarının olduğu Afganistan’daki varlığının, diğer NATO unsurları gibi işgalci olarak tanımlanmadığı gerçeğini bilen Washington yönetimi, en rasyonel tercih olarak Türk askerlerinin ülkede bulunmasını önermiştir. Bu bağlamda 20 yıllık NATO görevi boyunca hiçbir grubun Türk askerleriyle ciddi çatışmaya girmemesi, ülkenin kuzeyindeki Özbek ve Türkmen unsurların Türk askerini yabancı olarak görmemesi ve kendileri açısından bir teminat olarak ele almaları, diğer etnik grupların da Türkiye’ye karşı yakın duruşlar sergilemesi Afganistan jeopolitiğinde Türkiye’nin elini güçlendirmektedir. Ayrıca söz konusu bölgede en etkili devletlerin başında gelen Türkiye ile Pakistan arasındaki iyi ilişkiler de bir diğer olumlu olgudur. Buna ek olarak Moskova ve Tahran’la da sorunlu ilişkilerinin olmaması, Ankara’nın elini güçlendirmektedir.

Sahadaki ve bölgedeki avantajlarının farkında olan Türk karar alıcılar, riskleri de okuyarak Macaristan ve Pakistan’ı da sürece dahil etmek suretiyle istihbari ve mali anlamda elini daha da güçlendirmeyi planlamaktadır. Avrupa Birliği (AB) üyesi olan ve Birlik içerisinde Türkiye’ye en yakın devletlerin başında gelen Macaristan’ın sürece dahil olması, temelde Avrupa’nın algıladığı en büyük güvenlik tehditlerinin ilk sırasında yer alan yasadışı uluslararası göç bağlamında bir güvenlik durumu oluşturacak olup; AB’nin de mali destek ve yükümlülükleri yerine getirmesine vesile olacaktır.

Pakistan ise bölgedeki en güçlü istihbarata sahip devlettir. Bunun yanı sıra İslamabad’ın Taliban’la ilişkileri de yabana atılacak türden değildir. Bu bağlamda ülkenin kuzeyindeki gruplar Türkiye üzerinden; Taliban ise Pakistan üzerinden kontrol edilerek Afganistan’da sancısız bir geçiş dönemi yaşanabilir.

Yükselen Asya’nın en riskli ve sorunlu coğrafi alanı olan Afganistan’da Türk askerinin bulunmasının ülkeye ve bölgeye barış ve refah bağlamında katkı yapacağı açıktır. Fakat bu durum, Ankara açısından da oldukça riskli bir maceraya da kapı aralamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin NATO’nun bir parçası olarak değil; Afganistan’ın dost ve kardeş devleti olarak söz konusu ülkede olduğu tezini başarıyla işlemesi gerekmektedir. Zaten Türkiye’nin yaklaşımı da bu hassasiyet üzerinden şekillenmektedir. Son olarak belirtilmelidir ki; Afganistan’da Türk askeri bulunmazsa başka devletin unsurları konuşlanacaktır. Bu ise “dost ve kardeş ülke Afganistan’ın geleceği açısından ne derece iyi olur?” sorusu üzerine düşünmeyi gerektirmektedir.

Dr. Kadir Ertaç ÇELİK
ANKASAM ABD-Güvenlik Danışmanı