Avrupa’yı Örgütleyen Casus Tito’dan Janko Amcaya Sisifos’tan Geriye Bize Ne Kaldı?

Zor zamanların adamıydı. Korkusuz ve gözü pekti. Hayatı zindanlarda geçse de gençlik yıllarında sıkı sıkıya bağlandığı o idealden hiç uzaklaşmadı. O büyük ideal belki de onu hayata bağlayan yegâne şeydi. Yoksul bir köylü çocuğu olan Jozef Broz’u, cezaevlerinde diri tutan, partizanlarıyla dağlarda yaşamasına olanak sağlayan, dünyanın “en güçlü” liderlerini hayretler içinde bırakacak bilgi birikimine eriştiren, bir köylü çocuğundan bir salon adamı çıkartan tutkuyla bağlandığı o gelecekti. “İhtiyar” öldüğünde bu gerçek daha da iyi anlaşılacaktı. Babası Hırvat ve Annesi Sloven olan Joseph Broz Avusturya Macaristan İmparatorluğu sınırları içinde bulunan Kumrovec’te 1892 yılında dünyaya geldi. Yoksul bir ailede doğduğu için çiftçilik başta olmak üzere çok farklı iş kolunda çalıştı. Çalışma hayatı onu sosyalist fikriyatla tanıştırdı.

Takvimler 1913 yılını gösterdiğinde artık Avusturya-Macaristan ordusunda askerdi. Askerlik ona çok şey kattı; ödüller aldı, madalyalar kazandı… Avusturya-Macar İmparatorluğu’nun en genç astsubayı oldu. Ruslara esir düştüğünde, üzerinde o çok sevdiği üniforması vardı. Orta Asya steplerinde esir tutulduğunda Rus İmparatorluğu büyük karışıklık içindeydi, fakat o bundan şikâyetçi değildi. Bunun nedeni esir tutulduğu kamptan özgürlüğüne kavuştuğunda ortaya çıktı.  Bolşeviklerin safından bir kişi daha vardı artık. 1920 yılında doğduğu topraklara döndüğünde Yugoslavya Krallığı karşıladı onu. Topraklarına döner dönmez soluğu Yugoslav Komünist Partisi’nde aldı. Çalıştığı fabrikalarda sendikaların örgütleyicisiydi, grevleri tertipleyende yine Broz’du. Kabına sığmayan bir enerjisi vardı. İnsanlara etrafına toplamakta ustaydı. Faaliyetleri nedeniyle 1928 yılında tutuklandı, beş yıl cezaevinde kaldı. Cezaevi hayatı onu daha da kamçıladı. Burada hayatına etki edecek çok önemli kişilerle yoldaşlık yaptı. Bunlardan biri de 20 yıl hapis cezasına çarptırılan Moša Pijade’ydı.

Avrupa’nın Her Yerini Örgütledi

Tahliye olur olmaz kaldığı yerden devam etmeye çalıştı; ancak koşullar onun istediği gibi değildi. Moskova’ya gitti. Ünü kendisinden önce çoktan oraya varmıştı. Bir istihbaratçı olarak Avrupa’ya döndüğündeyse o artık Tito’ydu. Moskova-Paris arasında -Zagreb’i de unutmayalım- adeta bir tekerlek gibi dönüp duruyordu. Sahte pasaportlar, sahte kimlikler, farklı aksanların arkasına sığınıp iş adamı, doktor, mühendis rolleri… Bu süreçte Tito’nun kabiliyet alanını geliştiren ilk görev yeri İspanya oldu. 1936 yılında İspanya İç Savaşı başladığında Tito Moskova’daydı. İç Savaş’ta General Franco karşıtı Cumhuriyetçilere Yugoslavya’dan tugay örgütledi. Yaklaşık bin kişi Tito’nun önderliğinde Cumhuriyetçilerin saflarında savaştı. Fransa’dan da tugaya katılımlar oldu. O yıllar için bu sayı hiç de küçümsenecek bir düzeyde değildi. Tüm bunlar, Stalin’in gözetimi ve desteğiyle yapılıyordu.

Tito, Moskova’ya çok yakın olduğu zaman bile uzaktı. Her şeyden önce zihin olarak uzaktı. Bu uzaklık kimi yerde Troçkist olmakla suçlanmasına bile neden oldu. Stalin’in Yugoslavya Komünist Partisi’ne bizzat müdahildi. Tito, Stalin’in hedefine girmese de hedefine girecek bir alanın içindeydi. Bunu bildiği için Moskova’ya geliş gidişlerini azalttı. Stalin’den çekiniyordu, bu çekincesinde de haklıydı. Çok sayıda YKP üyesi istihbaratçı, Moskova tarafından ortadan kaldırılmıştı. 1941’de Almanya’nın Yugoslavya’yı işgali bambaşka bir durumu ortaya çıkardı. Tito, işgale ilk bayrak açanlardandı. İşgale karşı halkı mücadeleye çağırdı. Almanya’nın Yugoslavya’dan sonra Moskova saldırmasının ardından Tito, Moskova’nın da onayıyla ‘Başkomutan’ olmuştu.

Tito’nun Direniş Zekâsı Hitler’de Saygı Uyandırdı

Hapishane ve yer altında geçen yıllar, bu sefer onu ülkesinin dağlarında yaşamaya zorlayacaktı. Burada en yakın dost ve yoldaşlarından biri Aleksandr Rankovic olacaktı. Daha sonra istihbaratın başına geçireceği bu adamla yolları 1936 yılında kesişmişti. Rankovic de Tito gibi istihbaratta usta biriydi. Balkanlardaki bütün yer altı sosyalist-devrimci hareketlerle ilişkisi vardı. Tito’nun karargâhına istihbarat sağlayan, ilişkileri kurup yönlendirendi yine Rankovic oldu. Tito, günden güne büyüyen partizanlarla uluslararası dengeleri değiştirirken, istihbaratın sevk ve idaresi de Rankovic’deydi.

Rankovic’in takma adıysa Marko’ydu. Tito’nun direnişi Führer’i rahatsız etmişti, o artık ortadan kaldırılması gereken büyük bir engeldi. Yüz yirmi bin kişilik İtalyan ve Alman askeri Tito’nun yirmi bin kişilik partizanlarını Drina Nehri’nin yukarısındaki dağlarda kuşattı. Alman Hava Kuvvetleri sorti üzerine sorti yapıyordu. Hem havadan hem karadan büyük bir taarruzla partizanları adeta yok etmek, Tito’yu ise ortadan kaldırmak istiyorlardı. Gençliğini yangın yerindeki Avrupa’da istihbarat faaliyetine adayan Tito, İtalyan ve Almanların elinden ustalıkla sıyrılacaktı. Bu ustalığı fark eden Führer’in Tito’ya bakış açısı da değişecekti.

Tohumları Bosna’da Atıldı

Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti kurulmadan önce istihbarat örgütü OZNA’ydı. OZNA (Odeljen-je za zaštitu naroda) Bosna’nın Dravr kasabasında kuruldu. Sovyetlerin bu yapının kuruluşunda verdiği desteğin de göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Yeni kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nde OZNA (Halkı Koruma Dairesi), yerini UDBA’ya (Devlet Güvenlik Servisi) bırakmıştır. OZNA’yı kurup daha komplike bir yapı haline gelmesini sağlayan Aleksandr Rankoviç olmuştur. Rankoviç OZNA’dan UDBA’ya uzanan süreçte ve sonrasında istihbaratın başında durmuştur. Ülke genelinde 6 sosyalist cumhuriyet ile 2 özerk bölgenin istihbaratı Rankoviç’e bağlanmış buralara atanan kişiler de yine Rankoviç tarafından seçilmiştir. OZNA’dan UDBA’ya kalan bir gelenekte Sovyet ilişkileri olmuştur. UDBA görev almış ve alacak olan çok sayıda kişi eğitim için Moskova’ya gönderilmiştir. Bunların arasında sivillerin yanı sıra askerlerde vardı. UDBA her şeyiyle NKVD’ydi. UDBA savunma bakanlığına bağlı olmuş, üyeleri askeri rütbelere sahip olmuş ve üniforma giymiştir.

Bu iç içe geçmişlik, 28 Haziran 1948 tarihinde büyük bir handikaba dönüşmüştür. UDBA’nın ve KOS’un en büyük başarısı 28 Haziran 1948 tarihindeki ihraç kararını aylar öncesinden biliyor olmasıydı. Moskova ile düşman olmak belki de isteyecekleri en son şeydi. UDBA artık KGB’nin hasmı olmuştur. 28 Haziran tarihinde Kominforma (Kominform, SSCB öncülüğündeki Polonya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Fransa ve İtalya komünist parti liderlerini bir araya getiren ABD karşıtı bir oluşumdu.) üye devletler, Stalin ve Tito arasında sürüp giden çekişmede açıkça Sovyetlerden taraf olmuş ve Yugoslavya’yı birlikten atmışlardı.

Düşman Kardeşler KGB; UDBA ve KOS

Bu kopuş KGB’ye göbekten bağlı UDBA ve KOS için büyük şok yaratmıştır. Her iki serviste de çok sayıda Sovyetler Birliği’ne bağlı kişi görev yapmakta ve Sovyet sempatizanı insanlar çalışmaktaydı. Kimin nasıl tasfiye edileceği, yaşanılan şokun ardından gelen en önemli soruydu. UDBA’nın organizasyon yapısında değişikliğe gidilmiş ve artık diğer sosyalist devletlere karşı da istihbarat faaliyeti yürütmesine karar verilmişti. Yugoslavya’da istihbarat en başından beri Sırpların elinde olmuştur. Tito’nun partizan yoldaşı General Rankoviç, Sırp asıllıydı ve istihbaratın başındaydı. Hırvatistan gizli servisinin ve polis teşkilatının %80’i de Sırp asıllıydı. Tito’nun Rankoviç’e güveni tamdı. İstihbarat servisinin kendisini bile dinlediğini öğrendiğinde ise işin rengi değişmiştir. Tito, Rankoviç’i hemen görevden almıştır. Rankoviç’le birlikte görevden alınan bir istihbaratçı daha vardı, o da istihbaratın ikinci adamı olan Svetislav Stefanovic’ti. Onun da Sırp asıllı olması ise bir tesadüf değildi.

Esasen, dinlenme meselesi kanıtlanmış ve de kesinleşmiş bir duruma karşılık gelmemektedir. Ancak her halükarda, Tito gibi bir istihbaratçının bunu bilmemesine imkân yoktur. Rankovic’in görevden alınması, Tito’nun Yugoslavya’ya vereceği yeni yönle ilgili bir gelişmeyi teşkil etmiştir. Tito ve Rankovic, birçok hususta farklı düşünceye sahip olmuştur. Rankovic görevden alındıktan sonra en ufak bir ceza, yaptırım veya kötü muameleye tabi tutulmamıştır. Rankovic, Tito öldükten sonra dahi bu konu hakkında konuşmamıştır. Rankovic, her ne olursa olsun, istihbaratta etkili olmuş, iz bırakmıştır.

Hünerli Bir El: Janko Amca

Tito’nun partizanları arasında Yahudiler de bulunmaktaydı. Bu Yahudilerin önemli bir kısmı Saraybosna doğumluydu. Müslümanlar arasında Yahudilerin kendilerini daha rahat hissettikleri için buralarda yoğunlaştıkları düşünülmektedir. Rosa Popa, Solomon Romano, Isidor Papu, Solomon Levy, Erwin Salzberger gibi isimler, özellikle Almanlara karşı büyük direniş sergilemiştir. İçlerinde en etkili kişi ise istihbarattaki adıyla “Janko Amca” yani Moša Pijade olmuştur. Pijade, gerilla komutanı değildir, askeri alanda da çalışma yürütmemiştir. Daha çok iletişim ve basın konularında öne çıkmıştır.

Broşürlerin hazırlanması, basımı ve dağıtımı, matbaa kurulması, haberleşme müttefiklerle sağlanacak iletişim gibi konularda önde gelmiştir. Pijade aslında bir gazeteciydi. Sosyalist düşüncelerini aktarmak için çok sayıda makale yazmış, bununla yetinmeyerek gazete kurmuş bir devrimciydi. Slobodna Rec (Serbest Konuşma) adında günlük bir gazete dahi çıkarmıştır. Birçok gazetenin kurulmasına öncülük etmiş, editöryal olarak katkıda bulunmuştur. Partizanların el kitabı olan, Marx’ın çok sayıda eserini de Pijade çevirmiştir. İdeolojik ve siyasi yetkinliği yüksektir. Bu yüzden Tito, ondan, daha çok basın yayın faaliyetleri ve dış ilişkilerde faydalanmıştır. Yugoslav Telgraf Ajansı’nı (TANJUG) kuran da yine Pijade olmuştur. Partizanların sesinin dünyaya duyurulmasında en önemli organ olan bu ajans, bugün hala faaliyettedir. Telefon, telgraf, posta gibi iletişim araçlarının alt yapısının kurulup işlevsel hala getirilmesini de yine Pijade sağlamıştır.

Pijade, Yugoslavya Anayasası’nı yazan kişidir. Tito’nun aslarından Edvard Kardelj, Milovan Dilas, Aleksandr Rankovic hepsi gerilla komutanıdır. Pijade bu isimlerin gölgesinde kalmış gibi gözükse de, Tito’nun dünya siyasetindeki yönelişlerine etki etmiştir. Tito’nun önceleri karşı çıkmasına rağmen, sonradan evet dediği hususlardan biri de İsrail’e göçtür. Pijade, Tito’dan üç bine yakın Yahudi’nin İsrail’e göç etmesi konusunda izin almıştır. Tito, bir kereliğine mahsus olarak bu izni vermiştir. Nedeni Pijade’dir. Pijade, Siyonist değildir. Pijade Tito ile Stalin arasındaki gerilimde de önemli bir rol oynamış ve Stalin’e karşı sert cümleler kurabilmiştir. Bunun sebebi de yolunun hiç Moskova’ya düşmemiş oluşudur. Yugoslavya’yı kuran kadro Moskova’nın rahle-i tedrisinden geçmiştir; “Janko Amca” hariç. Pijade, Yugoslavya’yı kuranlar arasındadır. Pijade, Yugoslavya’ya saygınlık kazandırmış bir isimdir.

Başlı Başına Bir Özgüven Anıtı

Ben Tito’daki öz güveni hiçbir liderde görmedim. Beyaz Saray’daki, Moskova’daki, Londra’daki, Ankara’daki temaslarını izleyin bu kadar rahat, bu kadar kendinden emin bir lider daha yoktur. Bu durumun, uzun yıllar istihbarat faaliyeti yürümesinden kaynaklandığını düşünmekteyim. Tito’nun kendine olan güveni her alandaydı. Hırvat olmasına rağmen Sırp yoldaşlarına ülkenin en önemli kurumlarının başına getirmekte bir beis görmemiştir. Kendisine karşı darbe yapılabileceği, yönetimin elimden alınabileceği kaygısıyla en küçük bir tasarrufta bulunmamıştır. Kendisine düzenlenen suikastlara rağmen paranoya ile hareket etmemiştir. Diktatör kelimesi üzerine hiç oturmamıştır. Diktatör kelimesi, onunla birlikte anılmak istense de bu kelimeyi üzerinden yırtıp atmıştır. John Lenon öldürüldüğünde, Yugoslav radyosu Lenon’un parçalarını çalmaya başlaması buna güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Tito’dan bahsederken eşi Jovanko Broz’a da değinmek gerekmektedir. Tito, bir istihbaratçı olmasına rağmen, Yugoslavya bir istihbarat ülkesi olmamıştır. Onu, bütün milliyetlerin sevmesinin nedeni de buydu. Tito’nun heykeli yıkılmamış, sökülmemiş, aşağılanmamıştır. Tito’nun eşi ve yoldaşı Jovanka Broz’da Tito’nun ölümüne yakın her şeyden el çektirilmiştir. Bunun nedeni ise, Sovyet casusu olma iddiası olmuştur. Bu iddia çok konuşulmuş, ancak hiçbir zaman netliğe kavuşmamıştır. Partizanların sembolü olan Jovanka Broz, aynı zamanda keskin bir nişancıydı. Tito’nun dağlarda verdiği mücadelede Jovanka yanı başında olmuştur. Yugoslav ordusundaki rütbesi ise yarbaydı.

“O, Yaşayan Bir İstihbarattı”

Jovanka Broz ile 2006 yılında tanıştığını belirten Boşnak kökenli Sırp Bakan Rasim Ljajic, BBC’ye yaptığı bir değerlendirmede, Jovanka Broz’u şöyle tanımlamıştır: “O, yaşayan bir istihbarattı.” Jovanka, 2013 yılında vefat etmiştir. Çok uzun yıllar göz hapsine tutulmuş, adeta bir çember içinde yaşamak zorunda bırakılmıştır. Eğer Jovanka bir Rus casusuysa Tito neden onu yıllarca korkmadan, hiç endişe etmeden ve bunu da kimseye söylemeden yanında taşımıştı? Nikola Tesla’nın da kuzeni olan Jovanka Broz’un Rusya için çalışan bir casusu olduğuna inanmıyorum. Ondan bu kadar korkulmasının sebebinin “koltuk kaygısı”ndan ileri geldiği kanaatindeyim. Tito’dan sonra Broz, Yugoslavya’yı yönetebilecek güce sahipti. Kendisine atılan “Rus casusu” yaftasının sebebini de bu oluşturmaktadır. Jovanko “Yaşayan İstihbarat” ise Tito neydi? Belirtmeliyim ki ben “Yaşayan İstihbarat” nitelemesini çok beğendim. Jovanka, genç yaşında partizanlara katılmış ve ardından Tito’nun sekreterliğine getirilmiştir. Ömrü, ülkesine hizmet içinde geçmiştir. Tito’yu uluslararası arenada, her yönüyle; zarafeti, zekâsı, bilgisi ile taşıyabilmiştir.

Tito, bir dönem Türkiye’de de saklanmıştır. Türkiye’de istihbarat faaliyeti yürütmese de kısa bir süre İstanbul’da zaman geçirmek zorunda kalmıştır. Burada Türkleri ve Türkiye’yi yakınan tanıma fırsatı bulmuş ve Türkleri sevmiştir. 1951 yılından beri Türkçe, Kosova’da resmi dil statüsünde olmuş, buna da Tito izin vermiştir.  Kosova, Cumhuriyet olunca, Türkçe resmi dil statüsünden çıkarılmış ve belediye statüsüne indirilmiştir. Bugün, Kosova’da Sırpça ve Arnavutça olmak üzere iki resmi dil mevcuttur.

New York Times Muhabirine Tarihi Cevap

Tito, Balkan dillerinin yanında İngilizce, Almanca, Rusça, İtalyanca ve Fransızcayı ileri düzeyde biliyordu. Tito, Amerika ziyareti öncesi New York Times muhabiri James Resto’nun sorularını cevaplamıştır. Önemli ve ilgi çeken bu röportajda, Tito verdiği cevaplarla deneyimli muhabiri kendine hayran bırakmıştır. Tito’nun ben-merkezci olmadığı şu sözlerle bir kez daha ortaya çıkmıştır: “Bir devlet adamı, her şeyden önce akıllı hareket etmeli çeşitli konularda geniş bilgi sahibi olmalı ve esnek davranabilmelidir. Devlet adamı birlikte çalıştığı insanlara güvenmelidir. Kuşkusuz ara sıra bazılarını denetlemek gerekebilir… Bir devlet adamı için geriye değil de ileriye bakmak özellikle önemlidir.”[1]

Almanlara karşı verdikleri savaşı ise su sözlerle ifade etmiştir: “Büyük ölçüde bilgi, cesaret ve fedakârlık gerekliydi ve bu bir tek kişinin davası değildi. Bütün halk savaştı.”[2] Tito, çok akıllı bir liderdi. Sovyetlerle arası açıldığı zaman silah tedarikini yine kendisine özgü zekâsıyla çözmüştür. Sırbistan, Tito’nun Ak-47’nin muadillerini üretmedeki başarısının ekmeğini, bugün hala yemektedir. Ben bunu bizzat müşahede etmiş bulunmaktayım. “IDEF 2019” silah sanayii fuarında Sırpların standı hayli iyiydi. Buna karşılık Bosna-Hersek standı boştu.[3] Rusya, Sovyetlerle ünsiyeti olan ve bizatihi kuruluşunda Sovyetlerin büyük yardımı bulunan Yugoslavya’nın parçalanmasını ve Sırbistan’ın bombalanmasını içine sindirememiştir. Bunu göğüsleyecek ekonomik gücü de yoktu. İstihbarat toplama ve bir şeyler yapma içgüdüsüyle, Akdeniz’e ve Adriyatik’e gemi göndermiştir. Ancak bunlar içi boş adımlar olarak kalmıştır. Bunu, en iyi Rusya ve AB biliyordu. Çünkü bu süreçte, IMF heyeti Moskova’da Rusya’nın kurtuluşu için reçete yazmakta idi.

Sırplar, uzun yıllar boyunca, büyük Sırbistan hayaliyle yanıp tutuşmuş ve büyük Sırbistan’ın sınırları içinde bugünkü Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Makedonya, Kosova’nın olduğunu tahayyül etmişlerdir. Sırplar, buraları kendi toprakları, buradaki halkları da kendi tebaaları olarak görmüşlerdir. Bu nedenle, her zaman Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünden yana olmuşlardır. Hırvatlar ve Slovenler, hiçbir zaman kendilerini Yugoslavya’nın bir parçası olarak görmemişlerdir. Sırplar içinse Yugoslavya, bu ülkeleri bir arada tutup yönetmenin diğer adı anlamında olmuştur. Sırplar, Yugoslavya’da en büyük etnik gruptu ve haliyle her yerde onlar öne çıkmıştır. Bu nedenle Yugoslavya’nın parçalanmasına en fazla onlar karşı çıkmıştır. Bu, bugün hala “ihtiyar” Balkanların görünen yüzü, ancak asla maskesi değildir.

Benim Babam Nerede: Papaoutai

Paul Van Haver denildiğinde ilk başta kimsenin zihninde bir şey canlanmayabilir. Ancak Stromae denildiğinde, bazı şeyler biraz daha belirginleşmektedir. Stromae, Haver’in sahne adıdır. Anne tarafından Belçikalı, babası ise Ruandalı olan Haver, tarzı ve müzikleriyle tüm dünyanın beğenisini kazanan bir sanatçıdır. Haver, dil olarak Fransızcayı tercih etmiştir.

Sevilen parçalarından biri de Papaoutai’dir. Şarkı dinlenildiğinde, kişinin duygusal dünyasında enerjik bir iz bırakmaktadır. Şarkının, dinleyeni eğlendiren müziği ve ritminin yanı sıra, klipte de dans figürü bolca kullanılmıştır. Fransızca bilmeyen hemen herkes bu şarkının ne kadar eğlenceli olduğunda hem fikir olacaktır. Alt yapısı, ritmi, formlarıyla fazlaca özenilmiş olan bu parçanın sözlerini okunup anlaşıldığında ise insanın zihnine adeta kocaman bir çivi çakılmaktadır. Haver, parçada babasızlığı, yetimliği ve bu durumun ruhumuzda bıraktığı derin acıyı anlatmaktadır. Haver, tüm dünyanın dans ettiği bu parçada aslında bir ağıt yakmaktadır. Bunu öğrendiğinizde, garip bir zihin bulanıklığı ile baş başa kalıyorsunuz.

Klipte, çocuğa sunulan sahte manken baba da çocuğun arzuladığı baba profilinden uzaktır. O, diğer çocukların olduğu gibi, hareket eden, kendisiyle duygusal bir ilişki yaşayacak, ona baba şefkatini gösterecek bir babayı istemektedir. Sperm bankalarının kurulduğu bir dünyada “baba şefkati” ve “baba evi” gibi tanımlamaların içerdiği manadan da kopuş yaşanmaktadır. İnsanoğlunun zihni, yirminci yüzyılda kasıtlı olarak tahribata uğratılmıştır. Dünyayı yöneten küresel oligarklar ve kapitalist düzenin bekçileri, bunu neden yaptıklarını bilmektedirler. Sosyal medyanın da hayatımıza girmesiyle insanlar hakikatten giderek uzaklaştırılmaktadır.

Kör Bir Biçimcilik ve Caudwell

Christopher Caudwell, 1907 yılında İngiltere’de dünyaya gelmiştir. Ailesi onun papaz olmasını istediğinden, on yedi yaşına kadar din eğitimi almıştır. Caudwell, din adamı olmak istemediğini anlayınca okulu bırakmıştır. Yazmaya olan ilgisi onu gazeteciliğe yöneltmiştir. Mesleğe olan yatkınlığı sayesinde ise kısa zamanda, edebiyatın farklı dalları da dâhil olmak üzere önemli işlere imza atmıştır. Toplumsal olaylara olan ilgisi onu İspanya’ya götürmüş ve İspanya İç Savaşı’na katılmıştır. İspanya’da Uluslararası Tugay saflarında savaşmış, Jarama Harekâtında ise hayatını kaybetmiştir. Caudwell, sanatın farklı dallarıyla uğraşmış ancak şiir, onun için zirveyi teşkil etmiştir. “Yanılsama ve Gerçeklik” adlı kitabı sizi de bu zirveye taşımaktadır. Otuzlu yaşlarda hayatını kaybeden Caudwell, kitabında, şiirin tarihsel gelişimi üzerinden, sosyolojiyi, ekonomiyi, sınıfsal ilişkileri ve toplumsal gerçekliğin nasıl hasıraltı edildiğini anlatmaktadır.

“Örneğin kölelerin bulunduğu toplum, özgürlüğü, zorlayıcı ilişkilerin yokluğunda değil, fakat özel bir baskı ilişkisinde görür; istenç ilişkisidir bu. Lord yönetmek, köle ise körü körüne boyun eğmek hakkına sahiptir. Böyle bir toplumda özgür olmak, “istemek”tir. Fakat sınıfların gelişmesi, istenci yöneten bilinci, bu istence körü körüne boyun eğen kölenin etkin olarak savaşım vermek zorunda olduğu gerçeklikten ayırmaktadır. Bunun sonucunda ise ortaya çıkan ekonomik çöküş, insanın gereklilik konusunda gittikçe artan bilinçsizliğine, bilincin ve dolayısıyla özgürlüğün taşıyıcısı olması gereken sınıfın gittikçe artan tembelliğine bağlı olan özgür olamamasının bir yansımasıdır. Bilinç, insanın doğayla etken bir şekilde savaşımından doğmakta, bu göğüs göğse savaşım biter bitmez kör bir biçimcilik içinde yok olmaktadır.”[4] Caudwell ne kadar da haklıdır. O yıllardan günümüze geldiğimizde bu haklılığı rahatlıkla görebilmekteyiz.

Amerika’da kölelik, köleliğe ilişkin yapılan yasal düzenlemelerle 1865 yılında kaldırılmıştır. Ancak gerçek bunun tam tersiydi. Yasalarda yazan bu “özgürlük” sosyal hayatta geçerli olamamıştır. Afrika kökenli Amerikalılar oy kullanma hakkını 1965 yılında elde etmiştir. İlk siyahi vali, 1990 yılında seçilen Douglas Wilder olmuştur. Ancak o günlere gelmek kolay olmamıştır. Bugün hala ABD’de siyahi vatandaşlar, eğitim sağlık ve sosyal haklar açısından beyazların gerisindedir. Beyaz adam, Afrikalıları köle olmak için dünyaya geldiklerini o kadar inandırılmıştır ki, köleliğin dışında başka bir hayatı düşünememişlerdir. Bazı zencilerin köleliğin kaldırılmasına karşı çıkmalarının temelinde bu yatmaktadır: gerçeği bilmemişler, bilmek için de çaba sarf etmemişlerdir. Onlar için tek gerçek efendileri ve onların kuralları olmuştur. Hz. Musa, Yahudileri Mısır’dan çıkardıktan sonra bir süre zor durumda kalan Yahudiler Hz. Musa’ya isyan ederek “en azından Firavun karnımızı doyuruyordu” demesi gibi, ABD’de de çok sayıda köle de benzeri bir tepki göstermiştir. Kölelerin mevcut durumlarına razı gelmelerinin sebebi, bir zihniyet meselesidir. Beyazların dünyadaki rolü siyahların efendileri olmalarıdır çıkarsaması, tatminkâr kölelerin anayasası olmuştur.

İlerleyen yıllarda, insanların haplarla besleneceği iddia edilmektedir. Bu konu, çeşitli film ve dizilerde de işlenmektedir. Et ürünleri yerine yut bir hap, sebze ürünleri yerine de bir tane yut bakalım tamam doydun işte. Ya da hamsi yerine kahverengi hapı yutacaksın, dolma yerine yeşili artık böyle besleneceğiz. O haplar bizde o ürünü/mamulü, yemeği yediğimiz hissi uyandıracak. Uyuşturucu haplarda böyle değil mi zaten. Sahte mutluluklar, geçici sarhoşluklar yalan iktidarlar… Her şeyin sahtesi dolduracak midemizi, aklımızı ve gönlümüzü. Doldurmaya da başladılar çoktan.

Sisifos Söyleni

Sisifos (Sisyphos), Yunan Mitolojisinde, tanrılar tarafından sonsuza kadar büyük bir kayayı bir dağın en yüksek noktasına kadar yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kraldır. Cezanın sebebi Zeus’un sırrını ifşa etmesidir. Sisifos kayayı dağın zirve noktasına çıkarmaya çalışırken elinden kaçırmakta ve zirveye çıkardığı kaya yeniden aşağıya yuvarlanmaktadır. Sisifos yeniden kayayı yukarı çıkarmaya koyulmaktadır. Bu kısır döngü böyle sürüp gitmektedir. “Sisifos Sendromu” olarak adlandırılan bu hikâye, farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bu süreci “faydasız tekrar” olarak niteleyenler, “başarısızlıkla ısrar edenler” için alıntı yapanlar olmuştur…

Fakat en önemli tespit Albert Camus’un yazdığı “Le Mythe de Sisyphe” “Sisifos Söyleni” kitabında yer almıştır. Camus, Sisifos üzerinden yeniden başlamanın “direnişini” anlatmaktadır. Sisifos’un her gün sonrasına bilerek yaptığı bu iş “saçmadır”. Ancak bu saçmalık onu var eden yegâne şeydir. Camus bu kitabı II. Dünya Savaşı sırasında yayınlamıştır. Umutsuzluğun, karamsarlığın hüküm sürdüğü bir dönemde, intiharı ve hayatı sorgulayan Camus, Sisifos üzerinden mücadele etmeyi vurgulamıştır. Bence Camus hayatın anlamsızlığına, hayatı anlamlandırmadaki yetersizliğe, tek düze hayata ve hayatın tüm saçmalığına rağmen yeniden başlamanın altını çizmektedir. İnsanın hayatında her zaman başlayabileceği bir yeni vardır. Hayat mücadeleden ibarettir, bu mücadelenin Sisifos’unki gibi sonucu belli olsa dahi bizi savaşmaktan alıkoymamalıdır.

“Sisifos’u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisifos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün bağlılığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan böyle efendisi olmayan bu evren, ona ne kısır görünür ne de değersiz. Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı tek başına bir dünya oluşturur. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeterlidir. Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir.”[5]

Sisifos’tan başlayarak şöyle zihnimizi yoklarsak, mücadeleyle, emekle ve sabırla ilmek ilmek işlenerek bin bir zahmetle kazanılan başarıların sayısı ne kadar çoktur. Çoğu romanlara, filmlere, şiirlere konu olmuştur ve saymakla bitmez… Şunu unutmamak gerekir, yeniden başlamak, yeniden umutlanmaktır ve umut ki hayatı yaşanabilir kılan yegâne şeydir. Umut gerçeğin bileyicisidir.


[1] “Tito Kendi Geçmişi ve Birikimi İle Dünyanın Gerilimli Bölgelerini Değerlendiriyor”, Çev. Jülide Ergüde, Birikim Dergisi, Sayı: 60, s. 8

[2] Aynı yer.

[3] Gökçen Göksal, “F-35’lerden önce Su-35’ler geldi”, Milli Gazete, https://www.milligazete.com.tr/haber/2487775/f-35lerden-once-su-35ler-geldi, (Erişim Tarihi: 02.04.2021)

[4] Caudwell, Christopher, Yanılsama ve Gerçeklik, Çev.: Mehmet H. Doğan, Payel Yayınları, 2. Baskı, 1988, s. 84-85.

[5] Albert Camus, Sisifos Söyleni, Çev: Tahsin Yücel, Can Yayınları, 2013; Vassilis K. Fouskas, Balkanlar Ortadoğu Kafkasya Soğuk Savaş Sonrası ABD Politikaları, Çev: Ali Çakıroğlu, Aykırı Yayınları, 2004; Maria Todorova, Balkanları Tahayyül Etmek, Çev: Dilek Şendil, İletişim Yayınları, 2010; Boris Yuskovic, Yugoslavya’da Toplumsal Eşitsizlik, Çev: Sabir Yücesoy, Birikim Dergisi, Sayı: 42-43-44.

 

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Gökçen GÖKSAL
Gökçen GÖKSAL
Gökçen Göksal, 1979 yılında İstanbul'da doğmuştur. Dumlupınar Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Medya ve İletişim Sistemleri üzerine Yüksek Lisans yapmıştır. Uzun yıllar dergi, gazete, radyo ve televizyon başta olmak üzere çeşitli basın-yayın kuruluşlarında görev yapan Göksal’ın yayımlanmış çok sayıda eseri, makalesi ve röportajı bulunmaktadır.

SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZ

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz