Covid-19 Salgınının Hatırlattıkları-2: Rusya’nın Biyolojik Silah Çalışmaları

Covid-19 salgınına karşı aşılama çalışmaları tüm dünyada büyük bir hızla devam etmektedir. Ancak salgının hızı bir türlü beklenilen seviyeye düşürülememektedir. Diğer yandan mutasyona uğramış virüsün tehdit seviyesi tam olarak kestirilememekte ve salgının nasıl seyredeceği konusunda farklı fikirler ortaya atılmaktadır. İşte bu ortamda salgının kaynağı konusundaki tartışmaların ve bu konuda ortaya atılan komplo teorilerinin büyük oranda azaldığı ve tartışmaların geçmişten ziyade geleceğe odaklandığı görülmektedir. Aşılama faaliyetlerinin başlamasından sonra ise ortaya atılan komplo teorileri virüsün kaynağından ziyade aşının etkilerine (daha çok olumsuz anlamda) yoğunlaşmıştır.

Daha önceki yazımızda da bahsettiğimiz üzere, Türkiye başta olmak üzere devletlerin büyük çoğunluğunda virüsün ortaya çıkışı konusunda dile getirilen komplo teorileri, genel olarak Batılı devletler çerçevesinde şekillenmiştir. Aşı çalışmalarına yönelik tartışmalar da bu doğrultuda gelişme gösterse de Çin kökenli aşının yaygın bir şekilde kullanılması ve Rusya’nın da bir aşı geliştirmesi, Batı kaynaklı komplo teorileri gibi Doğu kaynaklı komplo teorilerinin de sıklıkla dile getirilmesine sebep olmuştur. Çin ve Rusya’nın aşı konusunda ilerleme göstermeleri de gözlerin bu iki devletin biyolojik silah programlarına ve buna karşı başlatılan aşı üretimi çalışmalarına çevrilmesine yol açmıştır. Bu nedenle de aşı yeteneği, bir anlamda biyolojik silah, virüs ve bakteri gibi çalışmaların tecrübeleri ışığında şekillenmektedir.

Bir önceki analizde Çin’in tarihte biyolojik silahlar yüzünden en fazla kurban veren ve biyolojik silahlar konusunda en çok mağdur edilen devletlerden biri olduğunu belirtmiştik. Japonya’nın Çinlilere karşı yürüttüğü biyolojik silah saldırılarının ve testlerniin uluslararası kamuoyuna duyurulmasında önemli bir rol oynayan Rusya ise tarihte bilinen en kapsamlı biyolojik silah çalışmalarından birini yürütmüştür. Bu açıdan Boris Yeltsin tarafından 1992 yılında mevcut silahların ve tesislerin imha emri verilinceye kadar çalışmalarını yürüten Moskova’nın biyolojik silah çalışmaları ve buna karşı alınacak tedbirler konusunda büyük bir bilgi birikimi olduğu tahmin edilmektedir.

Rusya’nın biyolojik silah çalışmalarının ne zaman başladığına yönelik çeşitli iddialar vardır. Sovyetler Birliği’nin biyolojik silah çalışmalarında çok önemli bir rol oynayan ve 1992 yılında ABD’ye iltica eden Kazak kökenli Kanatzhan Bayzakovich Alibek (Ken Alibek olarak biliniyordu), Kızıl Ordu’da 1918 ile 1921 yılları arasında meydana gelen tifüs salgınından sonra, 1928 yılında Sovyet askeri yetkililerinin tifüsün biyolojik silah olarak nasıl kullanılabileceği konusunda çalışma yapılması emrini verdiğini iddia etmektedir.[1] Nitekim Eric Croddy, 30 milyon insanın ölümüne sebep olan bu salgının, Sovyet askeri yetkililerini tifüsün önemli bir biyolojik silah olarak kullanılabileceği konusunda ikna ettiğine dikkat çekmektedir.[2] Ancak bir çok kaynakta Rusya’nın biyolojik silah çalışmalarının esas olarak 1928 yılında Askeri Kimya Kurumu tarafından başlatıldığı belirtilmektedir.

Bahsi geçen tarihten sonra Sovyetler Birliği’nin çalışmaları meyvelerini vermeye başlamış ve II. Dünya Savaşı öncesinde çok miktarda toz halinde tifüs ajanlarının elde edildiğine dair bilgilere ulaşılmıştır.[3] Nitekim Rus General Varashilav’ın 1938 yılında “düşmanlarımız biyolojik silah kullanırsa, biz de onlara karşı kullanırız”[4] şeklinde açıklama yapması da buna kanıt olarak gösterilmiştir. Ancak Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşı’ndan itibaren biyolojik silah çalışmalarına ağırlık verdiğini ifade etmek mümkündür. Söz konusu savaşta Sovyetler Birliği’nin Çin’i işgal etmesi ve Japonya’nın biyolojik silah tesislerindeki evrakları ve personelleri ele geçirmesi, Moskova yönetiminin biyolojik silah çalışmalarında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Nitekim Josef Stalin’in Devlet Güvenlik Komitesi (KGB) Şefi Lavrenty Beria’ya Japonların çalışmalarından daha kapsamlı bir çalışma yapması yönünde emir verdikleri iddia edilmektedir.[5]

Nükleer silahlar ve uzun menzilli füzelere sahip olduktan sonra Sovyetler Birliği’nde biyolojik silah çalışmalarının gerekliliği konusunda yoğun bir tartışma başlamıştır. Buna rağmen askeri ve siyasi yetkililer, biyolojik silah çalışmalarına devam edilmesi kararı almış ve 1970’li yıllarda bu çalışmalar hızlandırılmıştır. Leonid Brejnev’in 1972 yılında biyolojik silahların etkinliğinin artırılmasına yönelik yayımladığı gizli direktif ise hem modern tekniklere (genetiği değiştirilmiş biyolojik ajanlar) dayalı çalışmalara hem de bu silahların kıtalararası balistik füzelerle fırlatılmasına yönelik bir aşama kat edilmesini amaçlamıştır.[6] Sovyetler Birliği’nde “ikinci nesil çalışmalar” adı verilen bu faaliyetlerinde, binlerce çalışanın bulunduğu Biopreparat Tesisleri büyük rol oynamıştır.[7]

Söz konusu dönemde Sovyetler Birliği’nin çalışmaları yıllık 20.000 ton çiçek virüsü depolayabilecek boyuta ulaşmıştır. Biopreparat Tesisleri’nin Müdür Yardımcılığı görevini yürüten Alibek, Sovyetler Birliği’nin biyolojik silah programının 1980’li yılların sonlarında zirveye ulaştığını ve sadece 30.000’i Biopreparat Tesisleri’nde olmak üzere 60.000 civarında insanın biyolojik silah programında çalıştığını ifade etmiştir.[8]

1987 yılında Mihail Gorbaçov tarafından verilen programın kademeli olarak azaltılması talimatından sonra ise işleyiş yavaşlamış[9] ve 1992 yılında Boris Yeltsin’in programı sonlandırma, mevcut silah ve tesisleri imha etme emrinden sonra da mevzubahis program sona erdirilmiştir. Bu tarihten itibaren ABD, İngiltere ve Rusya arasında biyolojik silahların imhası ve bu konuda çalışan bilim insanlarının üçüncü devletler tarafından kullanılması hakkında bir çalışma başlatılmıştır. Fakat daha sonraki dönemlerde Rusya, bu tür bir işbirliğini sona erdirmiştir.

Sonuç olarak Rusya hem bilgi birikimi hem de tesis ve personel kapasitesi bakımından büyük bir biyolojik silah üretim geçmişine sahiptir. Buna paralel olarak Moskova yönetiminin biyolojik silahlara karşı alınacak tedbirler konusunda da mühim bir tecrübeye sahip olduğu ve Covid-19’a karşı yürütülen aşı çalışmalarında da bu birikimini kullandığı söylenebilir. Covid-19 virüsünün etkinliği göz önüne alındığında ise Rusya’nın biyolojik silah gibi etkin bir silaha yönelik bilgi birikimini kaybetmek istemeyeceği ifade edilebilir.


[1] Ken Alibek-Stephen Handelman, “Biohazard: The Chilling Story of the Largest Covert Biological Weapons Program in the World”, Random House, s. 33.

[2] Eric Croddy, “Chemical and Biological Warfare: A Comprehensive Survey for the Concerned Citizen”, Springer, s. 233.

[3] Alibek-Handelman, a.g.m., s.35.

[4] Walter Duranty, “Soviet Threatens to Use Gas in War”, The New York Times, https://www.nytimes.com/1938/02/23/archives/soviet-threatens-to-use-gas-in-war-voroshiloff-asserts-bacteria.html, (Erişim Tarihi: 12 Mayıs 2020).

[5] Alibek-Handelman, a.g.m., s. 37.

[6] Alibek-Handelman, a.g.m., s. 41.

[7] Malcolm Dando, “The New Biological Weapons Threat, Proliferation and Control”, Lynne Rienner, s. 11.

[8] Alibek-Handelman, a.g.m., s.89.

[9] Raymond A Zilinskas, “The Anti-Plague System and the Soviet Biological Warfare Program”, Critical Reviews in Microbiology, s. 50.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Doç. Dr. Şafak OĞUZ
Doç. Dr. Şafak OĞUZ
Doç. Dr. Şafak OĞUZ, Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde Misafir Öğretim Görevlisi. Başlıca çalışma alanı güvenlik kuramları olan ve iyi derecede İngilizce bilen Oğuz, aynı zamanda ANKASAM Güvenlik Danışmanı’dır.

SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZ

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz