Tarih:

Paylaş:

Moskova Antlaşması’ndan Günümüze Türkiye-Rusya İlişkileri

Benzer İçerikler

Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) olarak 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşması’nın 100. yılında Türkiye-Rusya ilişkilerinin geçmişten günümüze nasıl şekillendiğini ve gelecekte iki ülke arasındaki münasebetlerde neler yaşanabileceğini Moskova Devlet Üniversitesi Asya ve Afrika Ülkeleri Enstitüsü Misafir Öğretim Üyesi Dr. Mehmet Perinçek’le konuştuk.

16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşması’nın üzerinden 100 yıl geçti. 2021 yılından bakıldığında, söz konusu antlaşma taraflar için ne ifade etmektedir?

Türk-Rus ilişkilerinin tarihine bakıldığında, bir “Tunç Yasası” karşımıza çıkmaktadır. Rusya Çarlığı döneminde, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, Soğuk Savaş döneminde ve günümüzde Türk-Rus çatışmalarından iki taraf da zararlı çıkmış; hatta çatışmaların tek galibi Batı olmuştur. Batılı devletlerin bu bölgedeki planlarını gerçekleştirme konusundaki temel dayanakları Türkiye ile Rusya arasında bir çatışma ve rekabet ortamı yaratmaktır. Böylece Batı’nın hedeflerine ulaşmasını engelleyecek olası bir işbirliğinin de önüne geçilecektir. Ankara ve Moskova’nın çatışma halinde olması, iki devleti de güçsüz duruma düşüreceği için Batı’nın bölgedeki hedeflerine ulaşmasına uygun bir zemin yaratacaktır.

Bununla birlikte ilişkilerde Tunç Yasası’nın tam tersi de söz konusudur. İki ülkenin işbirliği yaptığı dönemlerde, hem milli çıkarlar daha rahat hayata geçirilmiş hem de diğer bölge ülkeleri için olumlu neticeler ortaya çıkmıştır. Türkiye-Rusya işbirliği, bölgenin refahını, istikrarını ve barışını sağlamıştır. Fakat tarih boyunca Türk-Rus savaşlarının sayısı oldukça fazladır. Tunç Yasası’nın tersine işlediği asıl dönem ise Moskova Antlaşması’nın imzalandığı dönemdir. Mustafa Kemal Atatürk ve Vladimir Lenin önderliğinde, Batı emperyalizmine karşı ortak hareket edilmiş ve Batı’nın iki ülkeye yönelik planları bertaraf edilmiştir. Antlaşmanın en önemli yansımaları, Güney Kafkasya’da cereyan etmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Mustafa Kemal Paşa’nın de ifade ettiği şekliyle, Batılı emperyalist devletler Güney Kafkasya’da bir “Kafkas Seddi” oluşturmuştur. Atatürk, Kafkas Seddi’nin ortadan kaldırılmasını, Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşması açısından zaruri görmüştür. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) açıldıktan hemen sonra, 26 Nisan 1920 tarihinde Lenin’e bir mektup göndermiş ve Güney Kafkasya’daki İngiltere işbirlikçisi hükümetlerin Türk Ordusu ve Kızıl Ordu tarafından ortadan kaldırılmasını önermiştir. Bunun üzerine Güney Kafkasya’da iki ordu arasında bir işbirliği gerçekleşmiş ve bölgede İngiltere destekli Taşnak ve Menşevik hükümetleri yıkılmıştır. Yeni çıkarmış olduğum “Kafkasya’da Türk-Sovyet Askeri İşbirliği” adlı kitabımda da söz konusu işbirliğinin ayrıntılarını yazdım.

Bahsi geçen işbirliği, Güney Kafkasya’da bir barış ortamının doğmasına yol açmıştır. Hem Türkiye’deki Kurtuluş Savaşı’nı hem de Rusya’daki Ekim Devrimi’ni tehdit eden İngiliz güdümlü hükümetlerin sonunu getirmiştir. İşte Moskova Antlaşması, bu işbirliği üzerine imzalanmıştır. Antlaşma günümüz penceresinden sadece tarihi bir metin olarak görülmemelidir. Türkiye ve Rusya, bugün de benzer tehditlerle karşı karşıyadır ve bunun sonucunda benzer işbirliği stratejilerine ihtiyaçları vardır. Bu kapsamda Moskova Antlaşması, tarihsel bir metin olmasının ötesinde bugünü ve geleceği aydınlatmakta ve geleceğe yönelik doğru bir yolu işaret etmektedir.

Antlaşmanın 100. yıldönümü vesilesiyle konuşma yapan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Türk-Rus ilişkilerinin tarihsel önemine vurgu yaparak Moskova’nın Ankara’yla her alanda yapıcı etkileşim geliştirmeye hazır olduğunu söylemiştir. Bu noktada işbirliğinin derinleştirilebileceği alanları açıklar mısınız?

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), dünyadaki tüm bölgeleri kapsayan bütüncül bir stratejiye sahiptir. ABD’nin esas hedefi, Orta Asya’daki enerji kaynaklarını ve enerji koridorlarını kontrol altına almaktır. Dolayısıyla Washington’un dünya üzerindeki tüm bölgelerde uyguladığı politikalar, söz konusu stratejiye hizmet etmek üzere planlanmıştır. Bahsi geçen stratejinin uygulamaya geçirilmesindeki en önemli engel ise Türkiye, Rusya, Çin ve İran gibi güçlü bölge ülkeleridir. Türkiye ve Rusya da ABD’nin sahip olduğu gibi bütünsel bir stratejiye yönelmelidir. Bu bakımdan iki ülke, tek tek bölgeler üzerinde antlaşmaktan ziyade ABD’nin stratejisini göğüsleyecek bütünsel bir stratejiye odaklanmalıdır.

Bu noktada işbirliğinin geliştirilebileceği öncelikli nokta Ankara ve Moskova’nın ABD’nin bölgelere yönelik hedeflerine karşılık genel bir işbirliği stratejisi yapmalarıdır. Bu açıdan ulusal güvenlik meselesi son derece önemlidir. Örneğin Suriye’deki süreçte var olan pürüzlerin giderilmesi gerekmektedir. Güney Kafkasya’da Karabağ Savaşı’ndan sonra başlayan işbirliği ortamı derinleştirilmelidir. Doğu Akdeniz ve Karadeniz de bu noktada önem arz eden bölgelerdir. Türkiye, Doğu Akdeniz’de sadece kendi çıkarlarını değil; tüm Orta Asya coğrafyasının çıkarlarını savunmaktadır. Çünkü Atlantik cephesinin bölgede aktif hale gelmesi, Karadeniz’e çok daha rahat ulaşabilmesi ve Rusya’yı tehdit etmesi demektir. Bu bakımdan Türkiye’nin bölgedeki savunması Rusya tarafından da desteklenmelidir.

ABD, Karadeniz ve Avrupa üzerinden Rusya’yı çevrelerken; aynı zamanda Türkiye’yi de kuşatmaktadır. Bu bakımdan Ankara ve Moskova, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’i birbirini tamamlayan cepheler olarak değerlendirmeli ve ortak adımlar atmalıdır.

Enerji ikinci bir önemli işbirliği alanıdır. Türk-Akım Projesi, Akkuyu Nükleer Santrali Projesi bu alanda öne çıkmaktadır. Enerji alanındaki mevcut işbirliği geliştirilmeli ve derinleştirilmelidir. Savunma teknolojileri alanında da bir ortaklık geliştirilebilir. Türkiye, resmi olarak NATO üyesi olmakla birlikte pratikte örgütün hedefi halindedir. Suriye’de ve Doğu Akdeniz’de ABD ve NATO birlikleriyle uyuşmazlık halindedir. Olası bir çatışma durumunda Türkiye’nin ABD savunma teknolojisini kullanma imkânı bulunmamaktadır. Bu açıdan Türkiye, savunma sanayi alanında kendi savunma teknolojisini çeşitlendirmek zorundadır. Bahsi geçen durumun en somut örneği S-400’lerin alınması olmuştur. Türkiye’nin S-400’leri alma kararı stratejik bir adımdır. Ankara, Amerikan tehdidine bu şekilde cevap vermiştir. Önümüzdeki süreçte Türkiye’nin kendi milli ve yerli savunma sistemini geliştirmesi şarttır. Ancak Moskova’yla yapılacak işbirliği de yerinde olacaktır. Çünkü işbirliği, teknoloji transferini ve birlikte üretimi öngörmektedir. Gelecek dönemde savunma sanayisinde ortak üretimin de yer aldığı işbirlikleri gündemde olacaktır.

Rusya’nın yakın çevresi olarak nitelendirdiği eski Sovyet coğrafyasında Türkiye’nin etkisi artmaktadır. Bu durum Türkiye-Rusya ilişkilerini nasıl etkiler? Daha açık bir şekilde sormak gerekirse, Türkiye ve Rusya’nın Ortadoğu’da başlattığı yakın çalışma şeklinin Orta Asya ve Kafkasya’ya da taşınması mümkün müdür? Yani Moskova, Türkiye’yi rakip olarak mı görüyor; yoksa işbirliği yapılacak bir partner şeklinde mi algılıyor?

Astana Süreci, Türk-Rus ilişkileri ve bölgedeki sorunların çözümü açısından önem arz etmektedir. Batı’nın bölgeye müdahalesi engellendiği ve Türkiye, Rusya ve İran gibi ülkeler işbirliği yaptığı takdirde, bölgesel sorunlar çözülmüş ve Suriye’de önemli başarılar sağlanmış olur. Aslında Astana Formatı, bölgedeki tüm çatışma alanlarına uygulanabilir. Bu bakımdan yukarıda da ifade edildiği gibi, rekabetin değil; işbirliğinin esas alınmasıyla Güney Kafkasya ve Orta Asya’da iki ülke için önemli fırsatlar doğmaktadır.

Orta Asya açısından 1990’lar tecrübesi önemlidir. 1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türkiye, Orta Asya’ya ABD planlarına uyumlu bir çıkar tanımlamasıyla giriş yapmış; ancak söz konusu giriş hüsranla sonuçlanmıştır. Türkiye, bölgedeki Türk devletleriyle ilişkilerini arzu ettiği kadar geliştirememiştir. Türk Dünyası’nın birliği konusunda gerekli adımlar atılamamıştır. Bu yüzden de Türkiye, zaman geçtikçe ABD planları çerçevesinde değil; Türk Dünyası’nı birleştirme arzusuyla bölgede var olmak istemiştir. Bu amacını da Rusya ya da Çin’e karşı bir politika olarak değil; bir işbirliği zemininde yürütmesi gerekmektedir. Turan coğrafyasıyla Türkiye’nin birleşmesi, ancak ve ancak Rusya ve Çin’le yapılacak işbirliğiyle sağlanacaktır.

Benzer bir durum Rusya açısından da geçerlidir. Ezelden beri Moskova’nın sıcak denizlere inme politikasından bahsedilmektedir. Rusya’nın Türkiye’yle çatışarak sıcak denizlere inme ihtimali yoktur. Ama Türkiye’yle işbirliği o kapıyı Moskova için açabilecektir.

Bu açıdan İkinci Dağlık Karabağ Savaşı önemlidir. Ankara-Moskova-Bakü ekseni, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü sağlamıştır. Bununla birlikte savaş sonrasında, Nahçıvan Koridoru’nun açılması, Türkiye’nin Orta Asya coğrafyasıyla bütünleşmesine fırsat sunmaktadır. Nahçıvan Koridoru da Türk-Rus işbirliğiyle hayata geçirilmektedir. Yani Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleriyle yakınlaşması Rusya’yla rekabet değil, işbirliği içinde hayata geçmektedir.

Bu kapsamda özellikle de Orta Asya merkezli gelişmeler bağlamında Rusya’daki Türk algısından bahseder misiniz?

Kremlin, Türkiye’yi önemli, potansiyel ve stratejik bir müttefik olarak görmektedir. Çünkü iki ülkeye yönelik tehdit ortaktır. Özellikle ABD Başkanı Joe Biden’ın son açıklamaları, mevzubahis durumu kanıtlar niteliktedir. Bu çerçevede iki ülke de birbirine muhtaçtır. Dolayısıyla Kremlin, Türkiye’nin Atlantik cephesinden koparak bağımsız bir dış politika belirlemesini arzulamaktadır. Son dönemdeki Ankara-Moskova işbirliği konusunda atılan adımlara çok büyük değer atfetmektedir.

Türkiye’nin Orta Asya konusunda uyguladığı politikalar çerçevesinde Rusya’da oluşan algısında belirleyici olacak olan nokta da Türkiye’nin tavrıdır. Ankara, Atlantik’ten uzaklaşarak, bütünsel bir strateji çerçevesinde Moskova’yla anlaştığı durumda, tıpkı Güney Kafkasya’da ve Suriye’de olduğu gibi Orta Asya’da da işbirliğinin önü açılacaktır.

Türkiye’de Rusya’yla işbirliğinin yapılmasını istemeyen kimseler de bulunmaktadır. Aynı şekilde Rusya’da da Batıcı bir grup, Türkiye’yle işbirliğini istememektedir. Fakat “5. Kol” faaliyeti olarak nitelendirilen “Turuncu Hareketler”, Rusya’da etki yaratmamıştır. Ülkede yakın tarihte cereyan eden Aleksandr Navalnıy olaylarında da görüldüğü üzere, küçük çaplı parlamalar yaşansa da eylemlerin sürekliliği olmamıştır. Böylesi “5. Kol” faaliyetlerinin başarı şansı bulunmamaktadır. Lakin Rusya içerisinde bir de “6. Kol” faaliyeti olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar doğrudan Putin’i hedef alan değil; onunla yan yana yürüyüp kendisini Batı tarafına çekmeye çalışan, Putin’le işbirliği içerisinde olup da aslında Rusya’yı Batı karşısında daha yumuşak tavırlar almaya zorlayan hareketlerdir. Aynı güçler, Türkiye’yle işbirliğini de engellemeye çalışmaktadır. Ancak Putin’in tavrına bakıldığında, Ankara’yla işbirliği içerisinde olduğu görülmektedir. İki ülke yönetimlerinin de birbirlerine ihtiyaç duyduğu ve bir karşılıklı bağımlılık durumunun bulunduğu aşikardır. Aslında bu durum, bir seçenekten ziyade zorunluluktur.

Peki, Türkiye ve Rusya’nın öncülüğünde Orta Asya ve Kafkasya’da işbirliğini içeren ve bölgesel bir barışa katkı sağlayacak pakt fikrinin gündeme gelmesi mümkün müdür? Hatırlayacak olursanız Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ Zaferi’nden sonra Kafkasya özelinde böyle bir öneride bulunmuştu. Moskova bu öneriye nasıl bakıyor? Daha kapsamlı bir şekilde Orta Asya’yı da içine alacak işbirliği projeksiyonlarına Rusya nasıl yaklaşır?

Recep Tayyip Erdoğan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in “altılı platform” önerisi, bölge için büyük önem taşımaktadır. Altılı platforma Ermenistan’ın da dâhil edilmesi kritiktir; çünkü Ermenistan, 100 sene sonra tekrar Batılı güçler tarafından kullanılıp köşeye atılmıştır. İkinci Dağlık Karabağ Savaşı’yla beraber Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü sağlanınca, Ermenistan’ı içine düştüğü krizden kurtarmak ve ülkeyi bölgedeki işbirliğine kazandırmak adına altılı platform önerisi oldukça mühimdir.

Türkiye, Rusya ve zaman zaman İran’ın işbirliği, Batı’nın bölgeye müdahalesini ortadan kaldırmış ve Minsk Grubu’nun sonunu getirmiştir. Dolayısıyla Batı’nın müdahale edebileceği araçları sınırlandırmıştır. Sırada Ermenistan’la işbirliği vardır. Ermenistan halkı, kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye ve Azerbaycan’la işbirliğinden yana olmalıdır. Çünkü ülkedeki ekonomik, toplumsal ve siyasal kriz, Türkiye ve Azerbaycan’la düşmanlık sürdüğü takdirde sona ermeyecektir. Ermenistan’ın hem Azerbaycan karşısındaki yükümlülüklerini yerine getirdiği hem de Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalarından vazgeçtiği takdirde, altılı platforma dahil edilmesinin önü açılacaktır.

Altılı Platform, Moskova’nın Tiflis’le yaşadığı sorunlardan dolayı 3+3 şekline dönüştürülmüştür. Yani Türkiye, Rusya ve İran ilk üçlü; Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ikinci üçlüdür. Bu öneri de Ankara tarafından kabul görmüştür. Dolayısıyla bu tarz bir birlikteliğe hem Türkiye hem de Rusya olumlu yaklaşmaktadır.

Söz konusu gelişmeler, ABD’nin bölgedeki planlarını bertaraf etmek ve bölgenin hem milli güvenliğini hem de enerji güvenliğini sağlaması açısından Orta Asya’ya da uygulanabilir. ABD’nin bölgeye yönelik planları, Çin’in Kuşak-Yol Projesi’ne karşı da bir girişimdir. Dolayısıyla bölgedeki işbirliğine Çin’in de katılması söz konusudur. Tüm bunlar hayata geçirildiğinde Orta Asya’da Türkiye, Rusya, İran, Pakistan ve Çin önemli adımlar atabilir.

Hatırlanacağı gibi Türkiye, yıllar önce Putin tarafından Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) davet edilmiştir. Benzer bir sürecin işletilmesi de burada etkili olabilir. Ankara, örgüte ilk etapta gözlemci ülke olarak katılabilir. Bu doğrultuda atılacak adımlar, coğrafyamızdaki bölücü hareketlerin önüne geçecek, ABD’nin bölgedeki hedeflerine ulaşmasını engelleyecek ve bölgenin enerji güvenliğinin sağlanmasında kritik bir rol oynayacaktır. Türkiye’nin ŞİÖ’ye girmesine ek olarak başka platformlar geliştirmesi de mümkündür.

Son olarak biraz da Ortadoğu’ya dönmek gerekirse, Astana Süreci’nin geleceği hakkında neler söylersiniz? Özellikle de İdlib’de yaşanan fikir ayrışmasının aşılması mümkün müdür?

Türkiye ve Rusya’nın çıkarı, Astana Süreci’nde de ifade edildiği üzere, Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanadır. Astana Süreci de bu görevi üstlenmiştir. Bahsi geçen görevin yerine getirilebilmesi için Suriye’nin toprak bütünlüğünü bozan tüm unsurların tasfiyesi gereklidir. Bu unsurların ilki, terör örgütü PKK/PYD’nin himayesindeki kukla devlet girişimidir. ABD tarafından desteklenen terör koridorudur. Türkiye ve Rusya, Fırat’ın doğusundaki bölgeyi bu unsurlardan tasfiye etmek üzere işbirliğine yönelmelidir.

İkinci unsur, İdlib Sorunu’dur. Aslında bölgede Ankara ve Moskova’nın çıkarları örtüşmektedir. Bu noktada İdlib’in radikal unsurlardan temizlenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Fırat’ın doğusu ve İdlib konusu birlikte ele alınmalıdır. Ankara ve Moskova ortak hareket ederek bu konuları aşabilmelidir. İki ülkenin de Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana olması en önemli ortak noktadır.

Tüm bu süreç, sadece Ankara ve Moskova’nın işbirliğiyle değil; Ankara’nın Şam’la da iletişim kurmasıyla mümkün olabilecektir. Özellikle bölücü terör örgütlerine karşı Şam da bir tavır ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Ankara’nın Şam yönetimiyle bir normalleşme sürecine girmesi hayati önemdedir.

Özge ELETEK
Özge Eletek 1999 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğretim hayatını İzmir’de tamamlayan Eletek, 2017 yılında Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazandı. Çeşitli düşünce kuruluşlarında birçok konferans ve seminere katılan Eletek, Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’ndeki stajını sürdürmektedir.