Tarih:

Paylaş:

Pakistan’daki Değişim Hindistan Dış Politikasını Nasıl Etkiler?

Benzer İçerikler

This post is also available in: English Русский

9 Nisan 2022 tarihinde Pakistan Parlamentosu’nda yapılan güvensizlik oylaması neticesinde İmran Han Hükümeti devrilmiş ve 11 Nisan 2022 tarihinde yapılan seçim sonucunda Şahbaz Şerif, Pakistan Başbakanı olarak seçilmiştir. Bu gelişmeyi yakından takip eden ülkelerin başında ise Hindistan gelmektedir. Zira iki ülke arasında bağımsızlıklarını kazandıkları güne dayanan bir düşmanlık vardır. Bu durum, tarafların bölgesel güç mücadelesinde rakip olmalarını beraberinde getirmiş ve küresel düzeyde tesis ettikleri ilişkilere yön vermiştir.

Bilindiği üzere Hindistan dış politikasında iki tehdit algılamasına sahiptir. Bu tehditlerin kaynağını ise Çin ve Pakistan olarak görmektedir. Zaten bu yüzden de Yeni Delhi yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) küresel güç mücadelesindeki temel rakibi olan Çin’e karşı “Özgür ve Açık Hint-Pasifik” söylemi üzerinden uyguladığı çevreleme-kuşatma politikasının bir parçasıdır. Yine Çin bağlamında Hindistan, Hint-Pasifik merkezli Dörtlü Güvenlik Diyaloğu’nun (QUAD) da üyelerindendir. Yeni Delhi’nin ABD ve Batı ittifakıyla kurduğu yakın ilişki ise özellikle de 11 Eylül 2001 tarihli terör saldırılarından itibaren Pakistan’ı Çin’le müttefiklik ilişkisi tesis etmeye yönlendirmiştir. Bu anlamda Çin’in küresel hedefleri bakımından büyük önem arz eden Kuşak-Yol Projesi’nin altı ekonomik koridorundan biri olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, İslamabad’ın küresel güç mücadelesindeki konumunu ve tercihlerini de yansıtmıştır.

Pakistan’ın Çin’le yakınlaşmasına yol açan 11 Eylül 2001 tarihli terör saldırıları, ABD’nin Afganistan’ı işgaline yol açmıştır. Bu süreçte Washington yönetimi, Pakistan’ı “terörü destekleyen devlet” şeklinde yaftalamaya çalışmıştır. İslamabad yönetiminin üzerinde ciddi bir nüfuza sahip olduğu Taliban’ın “Sonsuz Özgürlük Operasyonu” adı verilen işgalle devrilmesi ise Pakistan’ı Afganistan’daki denklemin dışına iterken Hindistan’a jeopolitik ve jeoekonomik bakımdan mühim fırsatlar sunmuştur. Bu süreçte Hint karar alıcılar tarafından ABD’yle aynı safta konumlanmak oldukça avantajlı bir durum olarak görülmüştür.

20 yıllık işgalin ardından ABD’nin Afganistan’daki savaşın sürdürülebilir olmadığını anlaması ve Taliban’ı yok edemeyeceğini kabullenmesi ise 29 Şubat 2020 tarihinde ABD ile Taliban arasında Doha Antlaşması’nın imzalanmasına yol açmıştır. Söz konusu anlaşmanın ardından ABD, Taliban’a yönelik operasyonlarını durdurmuş ve Taliban’ın sahadaki ilerlemesi hız kazanmıştır. Nihayetinde 2021 yılının Ağustos ayında Afganistan’da ikinci Taliban dönemi başlamıştır. Bu durum ise pek çok analist tarafından “Pakistan’ın zaferi” şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim İslamabad, Afgan Sorunu’nda inisiyatifi kendi elinde tutmaya özen göstermiş, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun Afganistan’ı da içerecek biçimde genişletilmesi gündeme gelmiş ve Afganistan merkezli gelişmelere dair bölge devletleri arasında yürütülen konferans diplomasisinden Hindistan’ın dışlanmak istendiği görülmüştür. Dolayısıyla Han döneminde Pakistan, Çin’le birlikte hareket etmiştir.

Bu ortamda Hindistan ise her ne kadar Çin ve Pakistan’la olan sorunlarından mütevellit Batılı aktörlerle yakın çalışsa da dış politikasındaki “bağlantısızlık” geleneğinin de etkisiyle çok yönlü dış politika uygulamaya özen göstermiştir. Bunun yansıması olarak da Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemleri satın almıştır. Aslında Pakistan’ın Çin’le olan ilişkileri ve Afganistan’daki durum, çok yönlü dış politika uygulayabilme noktasında Yeni Delhi’ye konforlu bir alan yaratmıştır. Çünkü ABD, Hindistan’ı vazgeçilemeyecek bir aktör olarak görmüş ve normal şartlarda Rusya’yla silah ticareti yapan ülkelere uyguladığı ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) yaptırımlarından Hindistan’ı muaf tutmuştur. Lakin Pakistan’da yaşanan dönüşüm, Hindistan’a bazı konularda tanınan ayrıcalıkları sona erdirebilir. Çünkü Pakistan, dış politikasında dengeye dayalı çok yönlü bir siyaset uygulayacağının sinyallerini vermektedir. Nitekim Pakistan Başbakanı Şerif’in ilk mesajları da bu yönde olmuştur.

Dış politikaya dair verdiği mesajlarda Şerif; Suudi Arabistan, Türkiye, Avrupa Birliği ülkeleri, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İngiltere ve İran’la iyi ilişkilere sahip olmanın önemine vurgu yapmış ve ABD’yle ilişkilerin eşitlik temelinde güçlendirilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Ayrıca Şerif, Hindistan’la da normalleşme yaşanabileceğini ifade ederek şunları söylemiştir:[1]

“Neden gelecek nesillerimizin acı çekmesini isteyelim. Gelin Keşmir sorununu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları ve Keşmirlilerin beklentileri doğrultusunda çözelim.”

Anlaşılacağı üzere yeni dönemde Pakistan, Çin’le olan ilişkilerini sürdürürken; diğer aktörlerle işbirliğini önemseyen ve bölgesel-küresel normalleşme süreçlerine katkıda bulunan bir aktör olarak konumlanacaktır. Bu durumun Hindistan dış politikası açısından da birtakım fırsatları ve riskleri beraberinde getireceği söylenebilir.

Olası risklerden başlamak gerekirse, Hindistan’ın karşılaşacağı en büyük zorluğun dış politikada Rusya üzerinden kurduğu dengenin yitirilmesi noktasında Batı’nın yapacağı baskı olacağı söylenebilir. Ukrayna’nın işgaline rağmen Rusya’yı karşısına almamaya özen gösteren; fakat Batı’nın Hint-Pasifik’teki temel partneri olan Hindistan, S-400 Hava Savunma Sistemleri alma kararında gördüğü imtiyazlı konumu, benzer meselelerde görmeyebilir. Zira artık ABD başta olmak üzere Batılı devletler, Güney Asya’da tek müttefiklerinin Hindistan olduğunu düşünmeyecek ve Pakistan’la da iyi ilişkiler geliştirecektir. Nitekim bunun işaretleri de mevcuttur. Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, Washington yönetiminin Hindistan ile Rusya arasındaki ilişkilerin on yıllardır geliştiğini kabul ettiğini; ancak Yeni Delhi’nin artık Washington’un neredeyse her alanda tercih edilen ortağı olacağını söylemiştir. Bu kapsamdaBlinken, Hindistan’ı Rusya’yla dostane ilişkilerini sınırlandırmaya çağırmıştır.[2] Bu anlamda ABD, nasılsa Pakistan’ı kendi safına çekeceğini düşünerek Hindistan üzerindeki baskıyı arttırma kararı almış olabilir.

Benzer bir yaklaşımdan hareketle, Hindistan’ın Hint-Pasifik’te de Çin’e karşı daha fazla inisiyatif alması istenebilir. Zira Yeni Delhi, Pekin’le olan tüm sorunlarına rağmen QUAD’ın askeri bir yapılanma olmadığını her fırsatta vurgulamakta ve esasında yine çok yönlü dış politika anlayışını korumaya çalışmaktadır.

Fırsatlar bağlamında ise Hindistan’ın bölgesel işbirliği, istikrar ve refaha katkıda bulunacak süreçler yürütebileceği söylenebilir. Bu anlamda Şerif’in Keşmir Sorunu hakkında verdiği mesaj önemlidir. Bu noktada ABD’nin de Çin’i yalnızlaştırmak adına atılacak adımları teşvik etmesi neticesinde Keşmir Meslesi’ni çözümüne yönelik bir süreç yaşanabilir. Bu da iki komşu arasındaki tek sorunun aşılmasına kapı aralayabilir. Ayrıca Hindistan, güvenlik paradigmasında Pakistan’dan tehdit algılayan bir ülke olma durumunu değiştirebilir.

Bir diğer fırsat ise Han döneminde Afganistan’da pastayı paylaşmak istemeyen Pakistan’ın Şerif’in göreve gelmesinin ardından Afgan Sorunu’nda daha yapıcı bir tavır takınacak olmasıdır. Bu da Amerikan işgali döneminde Afganistan’a 3 milyar dolarlık yatırım yapmış ve 1,5 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirmiş[3] olan Hindistan’ın söz konusu pazara yeniden güçlü bir şekilde girmesine katkı sağlayabilir. Üstelik Afgan Sorunu karşısında Hindistan ve Pakistan’ın birlikte hareket edebilmesi, ülkenin istikrar, barış ve refaha kavuşmasına hizmet edecek temel formül olarak da yorumlanabilir.

Tüm bu riskler ve fırsatlar ise küresel güç mücadelesindeki ABD-Çin rekabetini esas alan senaryolar üzerinden yapılan yorumlardır. Oysa Hindistan’ın bağlantısızlık geleneğine ve iki devletin de dengeye dayalı çok yönlü diplomasi arzusuna uygun üçüncü bir seçenek de vardır.

Mevzubahis seçenek ise tarafların büyük güçlerin baskılarını önemsemeksizin kendilerinin birbirlerine karşı kullanılmasını önleyecek iradeyi ortaya koymalarıdır. Bu doğrultuda Keşmir Sorunu’nun çözümü için “Tac Mahal 2.0” şeklinde nitelendirilebilecek bir sürecin yürütülmesi ve hatta bu sürecin Afgan Sorunu’nun çözümü için de işletilmesi ideal bir model olabilir. Bu da iki devletin de çok kutuplu dünyanın bir kutbu olarak konumlanmasına kapı aralayabilir.


[1] “Pakistan’ın Yeni Başbakanı Şerif’ten ‘Türkiye ile Pakistan Ayrılmaz Bağlara Sahip’ Vurgusu”, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/pakistanin-yeni-basbakani-seriften-turkiye-ile-pakistan-ayrilmaz-baglara-sahip-vurgusu/2560973, (Erişim Tarihi: 15.04.2022).

[2] “США предложили Индии отказаться от дружбы с Россией во всех сферах”, VZ, https://vz.ru/news/2022/4/12/1153288.html, (Erişim Tarihi: 15.04.2022).

[3] Vinay Kaura, “India’s Search for A New Role in Afghanistan”, MEI, https://www.mei.edu/publications/indias-search-new-role-afghanistan, (Erişim Tarihi: 13.04.2022).

Dr. Doğacan BAŞARAN
Dr. Doğacan BAŞARAN, 2014 yılında Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. Yüksek lisans derecesini, 2017 yılında Giresun Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda sunduğu ‘’Uluslararası Güç İlişkileri Bağlamında İkinci Dünya Savaşı Sonrası Hegemonik Mücadelelerin İncelenmesi’’ başlıklı teziyle almıştır. Doktora derecesini ise 2021 yılında Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı‘nda hazırladığı “İmparatorluk Düşüncesinin İran Dış Politikasına Yansımaları ve Milliyetçilik” başlıklı teziyle alan Başaran’ın başlıca çalışma alanları Uluslararası ilişkiler kuramları, Amerikan dış politikası, İran araştırmaları ve Afganistan çalışmalarıdır. Başaran iyi derecede İngilizce ve temel düzeyde Farsça bilmektedir.