Özel Röportaj: Tarihi Çarpıtmak: Sözde Soykırım İddiaları

24 Nisan 2021 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı (ABD) Joe Biden, sözde Ermeni Soykırımı’nı tanıma kararı almış ve bu karar, Türk-Amerikan ilişkilerinde onarılması güç bir yara açmıştır. Söz konusu kararla birlikte 1915 Olayları yeniden uluslararası toplumun gündemine gelmiştir. Bu kapsamda Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) olarak meselenin tarihi boyutunu Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selma Yel’le konuştuk.

İlk olarak 1915 Olayları’nın arka planını anlamak adına tarih boyunca bir arada yaşayan Türkler ile Ermeniler arasındaki münasebetlere değinmenizi rica edeceğiz. Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde bu ilişkiler nasıldı?

Birçok kaynakta ifade edildiği üzere Ermeniler ve Türklerin ilk karşılaşması, 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’dır. Aslında Ermeniler, Bizans İmparatorluğu’nun mezhep değiştirmeye yönelik yoğun baskıları sonucunda yok olma tehdidine maruzken; bu süreç sayesinde dini ve kültürel boyutta büyük bir rahatlama yaşamışlardır. Devamında da Selçuklu ve Osmanlı Devletleri döneminde herhangi bir sorun yaşamadan 19. yüzyılın sonlarına kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Peki, 19. yüzyılda ne oldu? Büyük devletler Ermenileri farklı siyasi emelleri için kullanmaya mı başladı?

18. yüzyılın sonlarından itibaren Rus Çariçe Katerina’nın ve daha sonra da muadillerinin takip ettikleri bir “Ermeni Yurdu” yaratma projesi başlamıştır. Bu durum ise günümüze kadar uzanan sorunun fitilini ateşlemiştir. Aslında Çariçe Katerina, bugünkü Dağlık Karabağ bölgesinde bir Ermeni devletinin kurulmasını istemiş ve böylelikle Osmanlı Devleti ile Rusya Çarlığı arasındaki sınırı güvenlik altına almaya çalışmıştır. Ancak Rusya Çarlığı’nın da Ortodoks olması Gregoryen Ermenileri için kötü anıları hatırlatmış ve Ermenilerin kısa süre içinde İngiltere’yle daha yakın bağlar kurmasına neden olmuştur. Yine de mezheplerini koruyarak da olsa Kafkasya’da Rusya’nın desteğiyle Azerbaycan Hanlıkları aleyhine yayılmaları devam etmiştir. Nitekim İran ve Doğu Anadolu’dan yapılan göçlerle bugünkü Erivan Ermenileşmiştir. Yerleşik, meskûn Türk halkının anavatanı olan bu coğrafyanın Ermenileşmesi ise soykırım düzeyindeki eylemlerle; yani büyük ve kitlesel bir şekilde Türk halkının yok edilmesi ve göçe zorlanmasıyla mümkün olabilmiştir. Fakat söz konusu katliamların belgeleri hem Rus hem de Türk arşivlerinde olmasına rağmen demokrat Batı’nın çok da ilgisini çekmemektedir.

Ermeni Meselesi denildiğinde akla Ayastefanos ve Berlin Anlaşmaları gelmektedir. Biraz da bu anlaşmaları anlatabilir misiniz?

1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sonucunda önce Ayastefanos Anlaşması’nın imzalanması, arkasından da İngiltere’nin müdahalesiyle söz konusu anlaşmanın iptal edilerek yerine Berlin Anlaşması’nın imzalanması, Ermeni Meselesi’ni uluslararası bir konu haline getirmiştir. Batılı devletler, Hıristiyan halkın çoğunlukta bulunduğu illerde temsilci bulundurma hakkını elde etmişlerdir. Kuşkusuz bu da istiklallerini elde ederek ayrı bir devlet kurma rüyası gören ayrılıkçı Ermenilere büyük bir fırsat sunmuştur. Aslında Ermeni Meselesi, özellikle Amerikan misyoner okullarının Anadolu’da kurulmaya başlanmasıyla birlikte çok daha sistematik bir biçimde gündeme gelmiştir. Bu anlamda Gregoryanlık yerine Protestanlığa geçmeleri sonucunda daha militan ve silahlı eylemler yapan bir kitleye dönüştüklerini söylemek mümkündür.

Daha militan bir gruba dönüşmeleri kısmını biraz açabilir misiniz?

Elbette, 1895 tarihli olaylarla ilk silahlı eylem safhası başlamıştır. Bundan sonra da giderek şiddetini artıran Ermeni tedhiş ve isyanları devam etmiştir. Bu süreç yaşanırken Osmanlı Devleti, önce Trablusgarp Savaşı ve daha sonra da Balkan Savaşları’yla yoğun bir mücadele sürecine girmiştir. 93 Harbi sonucunda olduğu gibi, Balkan Savaşları neticesinde de milyonlarca insan yerinden yurdundan olmuş ve Anadolu’ya canını zor atmıştır. Milyonlarcası da katledilmiştir. Bu katliamlarda ise Ermeniler çok büyük rol oynamışlardır. Aynı katliamlar, Kafkasya’da da Azerbaycan Türklerine karşı uygulanmıştır. Batılı devletler sürekli Osmanlı Devleti’ne baskı yaparak Hıristiyan halk lehine bazı kararlar aldırmıştır. Buna rağmen sonuç hiç değişmemiştir. Nitekim atılan her demokrasi adımından sonra, azınlıklar çok daha fazlasını talep ederek mücadelelerine devam etmişlerdir. Burada Ermenilerin saldırgan eylemlerine odaklanmak gerekirse, Osmanlı Bankası Baskını ve II. Abdülhamit’e yönelik suikast teşebbüsü örnek gösterilebilir. Bu esnada ironik olan ise II. Abdülhamit’in Maliye Nazırı’nın bile Ermeni olmasıdır.

Bahsi geçen dönemde Osmanlı Devleti’ni idare eden kadroların Ermenilere yaklaşımı nasıldı?

II. Abdülhamid döneminde devletin merkez dairelerinde çalışan Ermeni memurların sayısı 2633’tür. Bunların 40’ı Maliye Nezareti’nde, 202’si Hazine-i Hassa Nezareti’nde görev yapmıştır. Agop Kazzasyan Paşa, uzun yıllar Maliye Nazırlığı görevini sürdürmüş olup; devlete sadakati yüksek bir kişi olarak bilinmektedir. Benzer bir biçimde İttihat ve Terakki Partisi mensupları da devlete sadakat noktasında hala birlikte yaşanabileceğine inandıkları için Birinci Dünya Savaşı başlarında önde gelen Ermeni lider ve siyasetçilerle görüşerek, onları dikkate alan birçok ıslahat yapma sözü vermişlerdir. Bunun üzerine onlar da Osmanlı Devleti’ne sadakat ve destek sözü vermiştir.

Savaş sırasında ne değişti?

Ermeniler savaşın birçok cephede yoğunlaşmasını müteakiben, amaçlarına ulaşma noktasında bunu büyük bir fırsat olarak telakki etmişler ve özellikle de Kafkas Cephesi’nde Rus Ordusu içinde yer alarak, onlara kılavuzluk yapmaya ve girilen her bölgede arşiv belgeleriyle sabit olan vahşi katliamlar gerçekleştirmeye başlamışlardır. Örneğin Erzurum’da 2. Ermeni-Rus Kale Topçu Alay Komutanlığı yapan Rus Yarbay Tverdohlebov’un el yazısıyla tuttuğu “Gördüklerin Anılarım” adlı kitapta, 1917 sonu 1918 yılı başlarında; yani Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin Erzurum’da yaptığı katliamlar açık bir biçimde yer almaktadır. Açıkçası bu vahşeti kitap sayfalarından bile takip etmeye insanın kalbi dayanmamaktadır. Fakat Batı bunu da görmeyecektir.

Tehcir kararı bu yüzden mi alındı?

Bu kadar farklı cephelerde mücadele ederken sırtını güvenlik altına almak mecburiyetinde hisseden devlet, 24 Nisan 1915 tarihinde öncelikle yazıları, söylemleri ve konuşmalarıyla Ermeni halkını isyana sevk eden komitacı, gazeteci, eğitimci ve siyasilerden oluşan 250 Ermeniden oluşan bir grubu, Anadolu’nun güvenli bölgelerine göç ettirmiştir. Ardından da 27 Mayıs 1915 tarihinde dönemin İttihat ve Terakki Partisi Hükümeti tarafından Osmanlı Devleti’nin askeri birliklerini tehlikeye düşürebilecek iç unsurların savaş bölgelerinden uzakta, güvenlik altında olan bölgelere göç ettirilerek yerleştirmesini içeren tehcir/göç kanunu çıkartılmıştır. Bu kanun, 1 Haziran 1915 tarihinde Takvim-i Vekâyi’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun içeriğinde Osmanlı Ermenilerinden bahsedilmemesine rağmen devlet içinde yaşayan Ermeniler, yaşadıkları bölgelerden savaş dışı bölgelere sevk edilmeye başlanmıştır. Dönemin mevsim şartları, ulaşım imkânlarının yetersizliği ve savaş sebebiyle gerekli gıda ve tıbbi desteğin sağlanamamasından ötürü bu yolculuk esnasında istenmeyen kayıplar olmuştur. Dönemin Dâhiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Talat Paşa’nın Kara Defteri’nde bu kayıplar ve göç ettirilenler kayıtlı olup; tamamı gerçek bilgi ve belgelere dayanmaktadır. Talat Paşa’nın özel evrakları arasında bulunan belgelerde, “1914 itibariyle 1.187.818 Gregoryen ve 63.967 Katolik Ermeni vardır ve toplamları 1.256.403 eder” denilmektedir. Daha sonra sayımda eksiklikler yapılmış olabileceği için bu sayının 1.5 milyon civarında olabileceği söylenmiştir. Türk Tarih Kurumu (TTK) Eski Başkanı Yusuf Halaçoğlu da “Osmanlı arşivlerine dayanan rakamlara göre, 413.067 Ermeni tehcire tabi tutulmuştur. Dönemin kaynaklarına göre, ortalama bir rakamda buluşmak gerekirse, toplam Ermeni nüfusunun en fazla 1.5 milyon olduğu görülecektir. Bunun 924 bin 158’i tehcir edilirken, geride 400 bin kadar Ermeni yerlerinde bırakılmıştır. Ancak diaspora Ermenileri bugün ‘1.5 milyondan fazla Ermeni öldürülmüştü’ iddiasında bulunmaktadırlar ki, bu da belgelerle ters düşmektedir.” demektedir.

Tehcir edilen Ermenilerin sayısına ilişkin bu farklılık nerden kaynaklanıyor?

Aslında tehcir arşivleri ellerinde bulunmayan kimi kurumlar tarafından tehcir edilen Ermenilere, daha önceki yıllardan itibaren farklı sebeplerden dolayı kendi imkânlarıyla göç eden Ermeniler eklenerek rakamlar büyütülmektedir. Örneğin Encyclopedia Britannica, İngiliz Yabancı İşler Dairesi Yetkilisi Arnold J. Toynbee’ye dayandırarak 1-1.2 milyon Ermeni’nin tehcire tabi tutulduğunu ve bunlardan 600.000’inin hayatını kaybettiğini iddia ederken; taraflı olan bu rakamlar bile bugünkü iddia edilen rakamların çok altında kalmaktadır. Mevzubahis rakam, ABD resmî kaynaklarına göre 486.000 kişi, Catholic Encyclopedia’ya göre 600.000 ve İngiliz arşivlerine çok iyi vakıf olduğu bilinen Salahi Sonyel’e göre ise 700.000 olarak tahmin edilmektedir. TTK Eski Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun Osmanlı arşivlerine dayandırdığı rakamlarda, bölgedeki çetelerin saldırısı, hastalık vb. durumlarla toplam 56.610 Ermeninin öldüğü aktarılırken; diğer kaynakları da dikkate aldığımızda, savaş şartları ve mevsim koşulları da dâhil olmak üzere hayatını kaybedenlerin sayısının 300.000’e yaklaşmış olduğunu söylemek mümkündür. Ancak aynı dönemde savaş şartları sebebiyle 1.5 milyon Müslüman halkın hayatını kaybettiği gerçeğini de hatırlatmak gerekir. Üstelik bu rakamlara Azerbaycan coğrafyası dâhil değildir. Mondros Mütarekesi sonrasında mecliste, tehcir Ermenilerinin 1919 senesinden itibaren tekrar iskân edilmesi kararı alınmış ve arşivlere göre, 277.000 civarında Ermeni tekrar memleketlerine yerleştirilmiştir. Ancak geri dönenlerin birçoğu silahlı Ermeni çetelerine katılarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Çukurova Bölgesi’nde Türk halkına tarihin tanık olmadığı boyutta vahşi katliamlar uygulamaya başlamışlardır. Sonuçta Sevr Anlaşması’yla dayatılmaya çalışılan proje, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Anlaşması’yla tamamıyla tarihe gömülmüştür.

Her ne kadar bizim için bu mesele Lozan Anlaşması’nda kapanmışsa da Ermeni terörü Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Biraz da terör örgütü ASALA eylemlerine değinebilir misiniz?

1970’li ve 1980’li yıllarda, genelde Türkiye temsilcilikleri ve Büyükelçiliklerine karşı silahlı ve bombalı eylemler düzenleyen terör örgütü ASALA, aynı zamanda değişik nedenlerle Madrid’de Trans World Airlines ve Los Angeles’ta Air Canada ofislerini de bombalamıştır. 21 ülkenin 38 kentinde, 39’u silahlı, 70’i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 silahlı saldırı gerçekleştirmiş olan ASALA, Türkiye’nin 42 diplomatını öldürmüş, yapılan bu eylemlerde 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken; 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır. Türkiye’nin gerekli tedbirleri alması soncunda 1980’li yılların başlarında ASALA terörü yok edilirken; şaşırtıcı bir şekilde terör örgütü PKK silahlı eylemlerine başlamıştır. Sonuç olarak anılar, tanıklar ve belgeler ışığında tartışılması gereken bir konu, Batılı devletlerin ülkemizden talep ettikleri tavizleri koparmak için kullandıkları ciddi bir silaha dönüşmüştür. Gelinen noktada zaten Batı için ne belgenin ne de gerçek bilginin bir kıymeti olmadığı anlaşılmıştır. Diaspora Ermenileri için de güçlü Batı kültürüne asimile olmamak için bir amaç ve hedef oluşturan bu iddialar, ülkemiz ne zaman kendi özgür iradesiyle kararlarını alarak bağımsız dış politika anlayışına yönelse gündeme getirilmeye devam etmiştir.

ASALA, PKK ve benzeri örgütlerin temel amacı nedir? Arkalarındaki güçler ne istemektedir?

Unutulmamalıdır ki; tarihte hiçbir olay tesadüf değildir. İlk ASALA eylemleri, Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra gerçekleşmiştir. Bu da terörü arka planda destekleyen aktörlerin kimler olduğuna işaret etmektedir. Nitekim ASALA terör örgütü biter bitmez, terör örgütü PKK’nın eylemlerine başlaması da tesadüf değildir. 1919 yılının Ocak ayında gerçekleşen Paris’teki Barış Konferansı’nda ilk defa gündeme gelen Kürt-Ermeni ittifakının farklı eller aracılığıyla kullanıldığı görülmektedir. Nitekim sözde “Büyük Kürdistan” haritası ile sözde “Büyük Ermenistan” haritası üst üste konulduğunda hemen hemen aynı harita karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda ise akıllara “Büyük Arabistan” vaadiyle kandırılan Mekke Emiri Şerif Hüseyin gelmektedir. Zira Mac Mahon Anlaşmaları’yla bu vaatte bulunan İngilizler, Balfour Deklarasyonu’yla da Yahudilerle Filistin üzerinde anlaşma yapmıştır. Bu durum ise tüm ayrılıkçı hareketlerin oturup düşünmesini gerektirmektedir. Zira masumane görünen olayların ardında bile Kürt halkını böyle bir birlikteliğe hazırlama çabası vardır. Örneğin 2009 yılının Haziran ayında Yunanistan’da ölen Ermeni asıllı sanatçı Aram Tigran’ın Diyarbakır’a gömülmek istemesi çok ciddi mesajlar içermektedir. Dönemin idarecileri tarafından bu duruma haklı olarak izin verilmemiştir. Benzer bir biçimde 1990’lı yıllarda ABD vatandaşı bir Ermeninin Van’da büyük bir otel yapma teşebbüsü olmuş; lakin bu girişim engellenmiştir. Yani maşaları tutan eller, güçlü Türkiye istememektedirler. Geçmişte bu coğrafyada parçaladıkları Osmanlı Devleti’nin mirası üstünde kurulan ve yeniden geçmişini hatırlayan bir Türkiye onları uykusuz bırakmaktadır. Bu noktada da Şerif Hüseyin isyanında olduğu gibi, parçala-böl-hükmet politikasını aktör değişikliğiyle yeniden devreye sokmuşlardır. Bu planda aldatılacak olan elbette ki PKK yandaşları olacaktır. Tabii onların planı gerçekleşecek olsaydı!

Konunun jeopolitik boyutu hakkında neler söylersiniz?

Belirttiğim gibi, tarihte hiçbir olay tesadüf değildir. ABD Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski’nin kaleme aldığı “Büyük Satranç Tahtası” adlı eserde 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ABD’nin gücünün devamı için mutlaka hâkim olunması tavsiye edilen “Stratejik Elips” bölgesi, ülkemizin kalpgâh olduğu coğrafyayı işaret etmektedir. Ancak adı geçen coğrafyada ABD, değil var olan gücünü artırmak, giderek bölgede güçlenen ve eski kültür coğrafyası üzerinde unutturulmuş olan haklarını hatırlayan bir Türkiye’yle karşılaşmıştır. Bu durumda da yine sözde Ermeni Soykırım kartı gündeme sokulmuştur. Aslında Ermeni tehciri için “soykırım” ifadesini ilk kez ABD Eski Başkanı Ronald Reagan kullanmıştır. Reagan, 22 Nisan 1981 tarihinde ABD Kongresi tarafından Yahudi Soykırımı kurbanlarının unutulmaması için kurulan Holokost Müzesi’nin açılışı esnasında “Medeniyetin ne denli değerli, özgürlüğün ne denli önemli ve insanlık ruhunun ne denli kahramanca olduğunu ilelebet hatırlamalıyız. Öncesinde Ermenilerin, sonrasında ise Kamboçyalıların hedef oldukları soykırımlar ve daha çok sayıda insanın maruz kaldıkları zulümler gibi, Yahudi Soykırımı’ndan çıkartılan dersler asla unutulmamalıdır.” demiştir. Elbette bu açıklamaya Türkiye çok sert tepki göstermiştir. Buradaki zamanlama da çok önemlidir. Darbe sonrasındaki geçiş süreci içinde olan ve Batılı devletlerden onay bekleyen darbecilerin muhtemelen bu açıklama karşısında zayıf kalacakları düşünülmüştür. Fakat beklediklerinin tersi bir durumla karşılaşmışlar ve devam eden yıllarda da Ankara’nın itirazları nedeniyle hiçbir ABD Başkanı, bir daha “soykırım” tanımını kullanmamıştır. Ya da bu ifadeyi kullanmama karşılığında arka planda yapılan pazarlıklarda bazı tavizler almışlardır.

Yani Biden’ın skandal açıklamasının arka planında Türkiye’nin istenilen taleplere boyun eğmemesinin bulunduğunu mu düşünüyorsunuz?

Bu olayda ABD’nin bir şeylerin müzakeresini yaptığını düşünmek mümkündür. Zira günler öncesinde başta “New York Times” olmak üzere gazetelerde Biden’ın bu defa “Ermeni Soykırımı” ifadesine yer vereceği yazılmış, ABD Başkanı’nın açıklamasından bir gün önce de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Biden arasındaki telefon konuşmasında bu konunun geçtiği ifade edilmiştir. Yani pazarlık için süre verilmiştir ve muhtemeldir ki taviz taleplerinde de bulunulmuştur.

Ne gibi taleplerde bulunmuş olabilirler?

Muhtemelen Libya’dan geri çekil, Kuzey Irak’ta hak arama, bırak Kürdistan kuralım, yıllardır unuttuğun mavi denizi yine unut, Doğu Akdeniz’de hak arama, bırak Kıbrıs yine Rum ağırlıklı tek devlet olsun, Kafkasya’da Azerbaycan’a destek olmaktan vazgeç ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni ABD lehine esnet, Kanal İstanbul’u unut gibi taleplerin gündeme geldiği iddia edilmiştir. Tabii Biden yönetimi, 15 Temmuz 2016 tarihli hain darbe girişimi sonrasında sona erdirilen Türk Ordusu’nun üst kurmay heyetinin ABD’de eğitim alma sürecinin yeniden başlatılması ile Rusya ve Çin gibi aktörlerle ilişkilerde ABD’nin çizeceği sınırların aşılmaması gibi taleplerde de bulunmuş olabilir. Ancak Türkiye, bu isteklere olumlu yaklaşmak yerine 24 Nisan 2021 tarihinde Kuzey Irak’ta Metina’ya geniş çaplı bir askeri operasyon başlatmış ve ulusal çıkarları doğrultusunda bağımsız kararlar alan egemen bir devlet olduğunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Yani kuvvetle muhtemel bu sefer ki pazarlıkta ABD istediğini alamamıştır. “Biz yaşarken Kürdistan’ı göreceğiz” diyen ABD Başkanı’na sert bir cevap verilmiştir. Biden’ın sözde soykırım açıklamasının arkasında bu durumun yattığını düşünüyorum.

Peki şimdi ne olacak?

Bir telaş olduğu görülüyor. Yandık bittik kül mü olduk ya da olacak mıyız? Ebette hayır. Muhtaç olduğumuz kudret Mustafa Kemal Atatürk’ün o veciz sözlerinde de olduğu üzere damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. Yani tarihi kültürümüz ve tecrübelerimizle bu problemleri aşabilecek güçteyiz. Biden’ın açıklamasının Karabağ Zaferi sonrasında gelmesinden de hareketle, Azerbaycan-Türkiye işbirliğine odaklanmalı ve bu çerçevede Ermeni Meselesi’ne dair çalışmalara hız vermeliyiz. Özellikle de Hocalı Katliamı, 1918 Mart Katliamı ve Kuba Soykırım Mezarlığı her ortamda tekrar tekrar gündeme getirilmelidir. ABD’nin New Jersey Eyalet Meclisi’nin 1918 senesinde silahlı Ermeni grupların Azerbaycan halkına karşı “soykırım işlediği” yönünde karar almış olmasını fırsata çevirerek, bu istikamette çalışmalar yürütülmelidir. Çünkü bu iki olayın maddi delilleri soykırım mezarlıkları olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Dolayısıyla artık savunmadan taarruza geçme zamanıdır. Doç. Dr. Cihat Yaycı’nın da ifade ettiği şu sözlere katılmamak mümkün değildir: “Yarından tezi yok Türkiye, Ermenilerin ve Yunanların Türk ve Müslüman nüfusa yaptığı soykırımı yerel mahkeme kararlarıyla tescil edip, soykırımın tanınması için Birleşmiş Milletler’e (BM) müracaat etmelidir. Yani pasif diplomasiden aktif diplomasiye geçmeliyiz.” Yaycı sözlerine şöyle devam etmektedir: “İftiralara, ‘yapmadık, etmedik savunması’ yerine, Ermeni ve Yunanların yaptıkları soykırımı tarihsel belgelerle ve daha önce alınmış görgü tanığı ifadelerine dayanan mahkeme kararlarıyla cevap vermeli, haklılığımızı tescil etmeliyiz. Hukuki süreçleri tamamlayıp BM’ye başvurmalıyız. Ermeni ve Yunanlardan tazminat talep etmeliyiz. Bunlar anlamsız hamleler değil; diplomatik ve hukuki bakımdan yapılacak satrançvari hamlelerdir. Ermenilerin ve Yunanların, Türk ve Müslümanlara yaptığı soykırımı araştıracak, inceleyecek ve belgeleyecek enstitüler kurulsun!” Yaycı’nın sözleri önemli öngörüler içeren cümlelerdir. Artık edilgen değil; etkin politika takip etmeliyiz diyen Yaycı, bu konu kesinlikle müzakere edilmemeli, masaya oturulmamalıdır demektedir. Son derece haklıdır. Zira ABD, Türkiye için güvenilir olmayan müttefikse de Türkiye, ABD için hayati derecede önemli bir partnerdir. Türkiye’yi kaybeden bir ABD’nin içinde bulunduğumuz coğrafyada eski gücünü devam ettirmesi mümkün değildir.

Bu noktada konunun uluslararası hukuk boyutunu bizlere anlatabilir misiniz?

Biden’ın ‘soykırım’ demesinin hukuken bir karşılığının olmadığı ve ülkemizin konumu sebebiyle de siyasi olarak hiçbir şey ifade etmediği gerçektir. Zaten Yaycı’nın da vurguladığı üzere, BM Soykırım Sözleşmesi, 1948 yılında kabul edilmiş olup; Doğu Perinçek’in İsviçre davasında da teyit edildiği gibi, bir olayın ‘soykırım’ olarak tanımlanabilmesi için yetkili mahkemenin mutlaka karar vermiş olması gerekmektedir. Lakin bu olayda, herhangi bir yerel mahkemeden böyle bir karar alınmamıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin de hukukun geriye işlemezlik ilkesi gereği konuyu değerlendirmesi mümkün değildir.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Göz ardı edilmemesi gereken bir konu vardır. Türkiye, 1923 ve 1927 yıllarında farklı sebeplerden dolayı yurt dışına göç etmiş olan Rum ve Ermenilere geri dönebileceklerini ve tapusunu göstermeleri halinde taşınmaz mülklerini geri alabileceklerini belirten çağrılar yapmıştır. Yaklaşık 2.000 kişi, bu şekilde geri dönerek mülkleri üzerindeki haklarını kullanmışlardır. Ancak günümüzde geriye dönük bir şekilde birtakım taşınmazlar üstünde hak iddiasında bulunmak çok hukuki görünmemektedir. Üstelik Bakalian-Davoyan Davaları, Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’da yaşayan ve sonradan Amerikan vatandaşı olan Ermenilerin mallarına el konulduğu iddiasıyla Türkiye Cumhuriyeti ve Türk makamlarına karşı açılan tazminat davaları için bir örnek oluşturmaktadır. Bu davalara dair Kaliforniya eyaletinde yapılan duruşmalar yaklaşık dokuz yıl sürmüştür. Sonucunda yerel mahkeme ve üst mahkeme her ne kadar farklı gerekçelerle de olsa her iki aşamada da davaların reddine karar vermiştir. Bugün söz konusu ret kararları, hukuki anlamda Türkiye için çok önemlidir. Emsal davalar için örnek teşkil edecektir. Artık 30-40 yıl öncesinin zayıf Türkiye’si yoktur.

Bu çalışmada yer alan görüş ve değerlendirmeler yazarına ait olup, kurumsal olarak ANKASAM’ın resmi görüşünü yansıtmaz.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

DİĞER HABER-ANALİZLER

SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZ

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz