Prof.Dr. Mehmet Seyfettin Erol: NATO gelecekte de var olacak. Tartışma, “NASIL” VE “KİMİN NATO’SU” olacağıdır

Ukrayna savaşıyla dünyada yeni güvenlik mimarisi ile ilgili gündeme gelen sorular, yaşanan son gelişmeler bağlamında daha ciddi şekilde tartışılmakta ve bazı adımlar gözlenmektedir. NATO ve ABD arasında, AB ve ABD arasında yaşanan kriz daha da derinleşmekte. Peki farklı yabancı basın kuruluşlarının ve uzmanlarının iddia ettiği gibi, NATO’nun parçalanması veya yapısında değişiklerin meydana gelmesi ihtimali mümkün müdür?
Türkiye’nin Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi Başkanı (ANKASAM) Prof.Dr. Mehmet Seyfettin Erol, konuyla ilgili Oxu.Az‘ın sorularını yanıtladı:

– Ukrayna savaşıyla birlikte küresel güvenlik mimarisi ciddi biçimde tartışılıyor. Bu süreci nasıl okumak gerekir?
– Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekir: Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş ve 2025’den bu yana yaşanılan ABD/İsrail-İran savaşları, aslında sadece bölgesel bir çatışma değil; Soğuk Savaş sonrası kurulan düzenin sorgulanması ve inşa halindeki yeni sürecin kendisiyle ilgili. Bu süreçte NATO, Soğuk Savaş döneminin birçok kurumu gibi başta Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler olmak üzere, diğer yükselen güçlere karşı yeniden tanımlanıyor ve bir pozisyon almaya zorlanıyor. Artık daha parçalı, çok katmanlı ve rekabetin arttığı bir güvenlik mimarisine doğru gidiyoruz. Enerji güvenliği, tedarik zincirleri ve teknoloji rekabeti de bu yeni güvenlik anlayışının ayrılmaz parçaları haline geliyor. Buna ek olarak, askeri caydırıcılığın yanı sıra ekonomik yaptırımlar ve finansal araçlar da güvenlik politikalarının merkezine yerleşiyor. Devletler arası rekabet, hibrit savaş yöntemleriyle daha belirsiz ve süreklilik arz eden bir karakter kazanıyor. Haliyle uluslararası ilişkilerin tanımı ve çerçevesi de ittifaklar-müttefiklik ilişkileri bazında yeniden yapılandırılıyor. Amiyane tabirle, uluslararası ilişkiler “kaygan zeminde kaypak ilişkilere” dönüşmüş vaziyette. NATO da bundan nasibini almış durumda.
– Peki, bu yeniden inşa sürecinde NATO nasıl bir geleceğe doğru sürükleniyor? Parçalanması ya da zayıflaması mümkün mü?
– Mevcut görüntünün çok parlak olduğunu söylemek mümkün değil, özellikle de Trump’ın ikinci döneminde yaşananlar boyutuyla. Diğer taraftan NATO’nun sabahtan akşama dağılacağını, lağvedileceğini söylemek de fazla iddialı olur. Varşova Paktı’nın şartları ya da SSCB-Doğu İttifakı ilişkileri burada NATO üyeleri için geçerli değil. Dolayısıyla en azından kısa ve orta vadede NATO’nun parçalanması pek olası değil. Tam tersine Finlandiya ve İsveç örneklerinde gördüğümüz gibi genişleme eğilimi var. Buna eski Sovyet alanındaki birkaç ülke daha eklenebilir. Ancak bu husus, NATO içinde görüş ayrılıklarının olmadığı anlamına da gelmiyor. ABD’nin odağını Asya-Pasifik’e kaydırması, Avrupa’da “stratejik özerklik” tartışmalarını hızlandırıyor. Yani NATO dağılmaktan çok dönüşüyor. İttifak içi uyum, özellikle savunma harcamaları ve tehdit öncelikleri konusunda farklılıklar nedeniyle zaman zaman test edilmeye devam edecek gibi. Ayrıca siyasi liderlik değişimleri ve kamuoyu baskıları, NATO’nun karar alma süreçlerinde dalgalanmalara da zaman zaman yol açıyor ve ittifakın stratejik yönelimini dönemsel olarak etkileyebiliyor. Rusya-Ukrayna Savaşı (“Rusya Sorunu”) ve ABD/İsrail-İran Savaşı (“İran Sorunu”) ve “Çin Faktörü”, burada Batılı devletler arasında NATO’yu bu denli gündeme taşımış durumda. Dolayısıyla “NATO Sorunu”, aslında daha ziyade “Batı Sorunu” olarak da nitelendirilebilir. “Batı Sorunu”nun geleceği, NATO’nun geleceğini de büyük ölçüde belirleyecektir. Bu seferki NATO tartışmaları, değişimden ziyade daha çok yapısal nitelikte bir dönüşüm sancısına işaret etmektedir.
– Bu dönüşümden kastınız nedir?
– Daha esnek, daha modüler bir NATO yapısı. Amerika Birleşik Devletleri, klasik büyük ittifak yerine daha küçük, hızlı ve bölgesel ittifaklar kurma eğiliminde. ABD, Avrupa dışında Asya-Pasifik’e de açılmak ve NATO’yu orada kullanmak istiyor. Fakat bu çok mümkün değil. Orta Doğu’da NATO’yu istediği gibi kullanamayan ABD’nin bunu daha uzak bölgelerde yapabilmesi mümkün değil. O yüzden ABD, NATO dışında, NATO’nun imkan ve kabiliyetlerinden de büyük ölçüde istifade edebileceği yeni yapılanmalar peşinde; AUKUS bunun en somut örneği. Bu tür “mini NATO’lar”, hem maliyeti düşürüyor hem de operasyonel etkinliği artırıyor. ABD’yi NATO içinde Avrupalı müttefiklerinden daha bağımsız kılıyor, tartışmalardan uzak tutuyor. Aynı zamanda krizlere özgü koalisyonlar oluşturularak bürokratik gecikmeler de azaltılıyor ve askeri-siyasi koordinasyon daha çevik hale getiriliyor. Dolayısıyla bu model, NATO’nun kurumsal ağırlığını korurken, sahada daha dinamik ve hızlı tepki verebilen bir güvenlik mimarisi oluşturmasına imkan tanıyabilir. Ayrıca Avrupa içerisinde de NATO ile bir şekilde entegre yeni “eksen” inşaları söz konusudur; Polonya ekseni gibi. Dolayısıyla ABD ile Avrupa arasında “nasıl bir NATO”, “kimin NATO’su” konusunda bir fikir ayrılığı söz konusu ve bu son iki savaş ile daha belirgin bir hal almış durumda.
– NATO’ya üye olamayan ülkeler bu denklemde nerede duruyor?
– Özellikle Rusya’nın hassasiyetleri nedeniyle NATO’ya alınmayan ülkeler için yeni yollar açılıyor diyebiliriz. Bölgesel ittifaklar, ikili savunma anlaşmaları ve ortaklık programlarıyla NATO’ya dolaylı bir entegrasyon mümkün hale geliyor. Bu da “gölge genişleme” dediğimiz süreci doğuruyor. Bu ülkeler, askeri standartlarını NATO ile uyumlu hale getirerek fiili bir güvenlik ekosistemine dahil oluyorlar. Aynı zamanda bu süreç, NATO’nun doğrudan genişlemeden kaçınarak gerilimleri yönetmesine ve Rusya ile doğrudan çatışma riskini sınırlamasına da katkı sağlayabilir.
– Trump dönemlerinde NATO tartışmaları çok sert geçiyor. Trump ve NATO arasında sorun ne? Bunu nasıl değerlendirmek gerekir?
– Donald Trump’ın söylemleri çoğu zaman NATO’nun geleceği açısından radikal görünse de, pratikte daha hesaplı bir strateji söz konusu. NATO’yu tamamen ortadan kaldırmak ABD için rasyonel değil. Çünkü Çin ve Rusya karşısında ABD’nin en büyük gücü müttefik ağı, bunu bir çırpıda atamaz, yok edemez. Zira Avrupa’yı kaybeden bir ABD, küresel güç mücadelesinde ciddi zayıflar. Trump’ın yaklaşımı daha çok yük paylaşımıyla ilgili. Avrupa’yı daha fazla savunma harcamasına zorlamak, onları silahlandırmak ve bu süreçte ABD savunma sanayine bağımlılığı artırmak hedefleniyor ki, açıkçası bunda da kısmen başarılı olmaya başladı. Yani NATO, sadece Rusya’ya karşı değil, Avrupa’ya karşı da bir pazarlık aracı olarak kullanıldı. Bu yaklaşım, gelecekte de ABD dış politikasında farklı tonlarda devam edebilecek yapısal bir eğilimi işaret ediyor. Özellikle iç politik dinamikler ve bütçe baskıları, ABD’nin müttefiklerinden daha fazla katkı talep etmesini önümüzdeki süreçte de sürdürebilir.
– Avrupa ile ABD arasındaki gerilim nereye evrilir?
– Özellikle Fransa “stratejik özerklik” fikrini güçlü şekilde savunuyor. Almanya ise daha dengeli. Bu da ilişkilerin kopmasından ziyade yeniden dengeleneceğini gösteriyor. Avrupa’nın savunma sanayisini güçlendirme çabaları, uzun vadede transatlantik ilişkilerde daha eşitlikçi bir denge oluşturabilir. Bununla birlikte enerji politikaları, ticaret rekabeti ve teknoloji alanındaki düzenlemeler de gerilim başlıklarını artırmaktadır. ABD’nin Çin’e karşı Avrupa’dan daha net bir hizalanma beklemesi, Avrupa/AB içinde görüş ayrılıklarını derinleştirebilir. Ayrıca NATO içindeki yük paylaşımı tartışmaları, bu ilişkilerin geleceğinde belirleyici olmaya devam edecektir. Buna ek olarak, dijital egemenlik, veri güvenliği ve yapay zekâ regülasyonları gibi alanlarda AB”nin daha bağımsız bir çizgi izleme çabası, transatlantik ilişkilerde yeni pazarlık alanları ve zaman zaman gerilimler üretmeye devam edecek gibi börünüyor.
Ankara’daki NATO Zirvesi neden önemli?
– Her şeyden önce şunu ifade etmekte fayda var: Ankara’da yapılacak zirve, bu dönüşümün somutlaşacağı bir platform olarak tarihi bir önem taşımaktadır. Mevcut şartlar, gelişmeler itibarıyla kolay bir zirve olmayacağı şimdiden söylenebilir. Fakat ittifakın geleceği açısından kendisinin varlığı kadar, küresel krizlerin belirsizliği boyutuyla da büyük bir önem arz etmekte. NATO’suz bir dünya ne kadar güvenli olur, açıkçası bunu da bir düşünmek gerekir. Zira yeni tehdit tanımları, hibrit savaş, siber güvenlik, enerji arzı gibi konular daha da öne çıkacak gibi görünüyor. Dolayısıyla Ankara’daki zirveye müttefik ülkeler kuvvetle muhtemel bu psikoloji içinde gelecek.
Söz konusu zirvede “mini ittifaklar” ile NATO arasındaki ilişki ve Orta Doğu’daki yeni dengeler de tartışılabilir. Dolayısıyla Zirve, ittifakın stratejik konseptinin güncellenmesi açısından da kritik bir dönüm noktası olabilir. Bunun yanı sıra, üyeler arasındaki güven krizinin aşılması ve ortak tehdit algısının yeniden tanımlanması açısından da önemli kararların alınması beklenebilir. Özellikle NATO’nun küresel rolü, Çin’e yaklaşımı ve bölgesel ortaklık modellerinin kurumsallaştırılması gibi başlıklarda alınacak kararlar, ittifakın önümüzdeki on yıldaki yönelimini doğrudan şekillendirebilir. Ayrıca Rusya’ya karşı caydırıcılığın seviyesi, Çin’in sistemik rakip olarak konumlandırılması ve Ukrayna savaşının gidişatına yönelik stratejik yol haritası da zirvede netleşebilir. Olası bir donmuş çatışma senaryosu, NATO’nun uzun vadeli konuşlanma ve genişleme politikalarını doğrudan etkileyecektir.
– Peki, Türkiye’nin bu süreçteki rolü hakkında neler söyleyebilirsiniz?
– Hiç kuşkusuz Türkiye bu yeni dönemin kilit aktörlerinden biri. Hem NATO üyesi hem de bölgesel güç olması nedeniyle dengeleyici bir rol oynuyor. Arabuluculuk kapasitesi, askeri gücü ve jeopolitik konumu Türkiye’yi tüm aktörler açısından vazgeçilmez kılıyor. Açıkça ifade etmek gerekirse, Türkiye’nin NATO üyeliği, sadece üye devletler açısından değil, diğer aktörler açısından da bir şans, fırsat olarak değerlendirilebilir. Meseleye bir de bu perspektiften bakmakta fayda var. Zirvede, Türkiye’nin bu rolünü güçlendirecek kararlar çıkabilir. Özellikle enerji koridorları, tedarik zincirleri, savunma sanayii işbirliği ve kriz yönetimi alanlarında Türkiye’nin etkisi daha da artabilir. Ayrıca Karadeniz güvenliği, göç yönetimi ve Orta Doğu dengeleri bağlamında da Türkiye’nin rolü daha stratejik bir boyut kazanacak gibi görünüyor.
– Son olarak, mevcut gidişat sizce nasıl bir geleceği işaret ediyor? Bu kapsamda nasıl bir genel çerçeve çizebilirsiniz?
– Artık şu bir gerçek: Dünya tek merkezli bir güvenlik sisteminden uzaklaşıyor. Tüm ezberleri bozma vakti. Soğuk Savaş döneminin kurumları, kuralları, değerleri, her bir şeyi ya değişiyor, dönüşüyor ya da yok oluyor, yok olmaya mahkum ediliyor. Burada NATO varlığını sürdürecek ama dönüşecek. Zira daha esnek ittifaklar, bölgesel işbirlikleri ve büyük güç rekabetinin iç içe geçtiği, kaygan zeminde kaypak ilişkilerin ön plana çıktığı daha kaotik bir döneme giriyoruz. Bu yeni düzende güç, sadece askeri kapasiteyle değil; ittifak kurma becerisiyle de ölçülecek. Diplomasi, teknoloji ve ekonomik dayanıklılık da en az askeri güç kadar belirleyici hale geliyor. Küresel sistemde belirsizlik artarken, orta ölçekli güçlerin manevra alanı genişleyebilir ve bu da yeni bölgesel güç dengeleri yaratabilir. Nitekim kaynaklar ve stratejik koridorlar üzerindeki kontrol tartışmaları, tek kutuplu ve çok kutuplu dünya paradigması çerçevesinde daha belirgin hale geliyor. Süreğen krizler, güvenlik tehditleri ve belirsizlikler, NATO üyeleri açısından gerçek bir güvene dayalı ittifak yapısını zorunlu kılıyor. Bu durum, üye devletler için hem stratejik bir ihtiyaç hem de zoraki bir birlikteliğin temelini oluşturuyor.
Söhrab İsmayıl

