Katar Krizi’nde Yumuşama Evresi: Türkiye ve Bölge Perspektifinden Bir Bakış

Ortadoğu jeopolitiğinde rekabetin ve çatışma riskinin ciddi boyutta hissedildiği en önemli bölgesel bloklaşma ve ayrışmalarından biri 5 Haziran 2017 tarihinde yaşanmıştır. Söz konusu tarihte Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır ve Bahreyn, Katar’la olan diplomatik ilişkilerini kesmişlerdir. Katar’a yönelik bu kararın gerekçesi ise Doha yönetiminin terör gruplarını desteklediği ve bölgeyi istikrarsızlaştırmayı hedeflediği iddiasıyla açıklanmıştır. Bu iddiayı öne süren dört devlet, sadece Katar’la ilişkilerini kesmekle kalmamış; aynı zamanda ekonomik ambargo uygulamaya da başlamıştır. Teröre destek iddialarını reddeden Katar’ın geri adım atmamasıyla, bölgede çatışma riskini de bünyesinde barındıran yeni ve önemli bir kriz daha ortaya çıkmıştır.

2017 yılında patlak veren krizin fotoğrafını çekmeye çalıştığımızda, ilk olarak karşımıza çıkan görüntü ise ideolojik farklılıklara dayalı rekabetin sürdürülebilir olmaktan çıkmasıdır. Zira 1950’li yıllarda İhvan hareketinin Mısır siyasetinden tasfiye edilişiyle birlikte İhvancı yapılar, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerce vekil aktör olarak kullanılacak aparatlar olarak ele alınmıştır. Ancak bu enstrüman, zamanla Suudi Arabistan açısından Vahhabi-Selefi ideolojiye karşı bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla Riyad yönetimi ve eksenindeki aktörler, İhvancılara karşı politika izlemeye başlamıştır. Buna karşın bölgede yer alan ve Suudi Arabistan ile doğrudan ya da dolaylı rekabet içerisinde olan bazı devletler de bahse konu ideolojiyi ve bu ideolojiye bağlı aktörleri, Riyad’a karşı kullanılabilir olarak görmüşlerdir. Nitekim temelinde bölgesel rekabet ve bunun merkezinde yer alan ideolojik ayrışmanın bulunduğu bir kriz, 2017 yılında bütün bölge için bir risk faktörü halini almıştır. Böylece önceki cümlelerde ifade edilen ideolojik ve tarihsel rekabetle birlikte Suudi Arabistan liderliğindeki Körfez Ülkeleri’nin İran’ı yıpratma ve etkisizleştirme hedefi temelinde Katar’a karşı bir politik ve ekonomik operasyon başlatılmıştır.

Katar ve ona karşı sert kararlar alan bölgenin dört devletiyle sınırlı kalmayan bu kriz, Türkiye ve İran’ı da ciddi boyutta sürece dahil ederken; Körfez bölgesi başta olmak üzere Ortadoğu jeopolitiği açısından da ciddi riskleri ve tehditleri bünyesinde barındırmıştır. Ancak özellikle Ankara yönetimin rasyonel ve sağduyulu yaklaşımıyla Katar Krizi, bölge dışı devletlerin ve bölgede kaos isteyen aktörlerin beklentilerine uygun sonuçları doğurmamıştır. Türkiye, kriz çıktığı andan itibaren sorunun taraflarıyla yoğun diplomatik temaslar kurmuş ve ilk aşama ciddi bir kaza yaşanmadan atlatılmıştır. Bu nedenle de Türk karar alıcıların başarısının ve bu süreçte İran, Azerbaycan ve Pakistan’ın Ankara’ya verdiği desteğin altı çizilmelidir. Çünkü Türkiye, bölgede hem önemli bir yumuşak güç olduğunu göstermiş hem de dengeleyici aktör rolünü başarıyla yerine getirerek bölgede yeni bir kaos/çatışma alanının oluşmasına engel olmuştur. Mevzubahis başarının temelinde ise başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez Ülkeleri ve krize çanak tutan bölge dışı devletlerin Türkiye’nin Katar’a destek vereceğine dair varsayımda bulunmaması yer almaktadır.

Anlaşılacağı gibi, Suudi Arabistan liderliğinde esasında İran’ı hedef alan ve çatışma sahası olarak Katar’ın seçildiği bu yeni oyuna, Türkiye’nin oyun bozucu aktör olarak girmesi üzerine kartlar yeniden dağıtılmıştır. Bir yandan Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Bahreyn hedeflerine ulaşamamış ve kriz kendileri açısından maliyetli hale gelmiş; diğer yandan ise Türkiye, İran ve Katar arasındaki ilişkiler daha da ileri bir seviyeye taşınmıştır. Dolayısıyla krizi sürdürmenin kendileri açısından rasyonel olmadığını gören Körfez Ülkeleri, Katarla normalleşme için arayışlara girmiştir.

Bu arayış çerçevesinde gerçekleştirilen 41. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Zirvesi’nde bir araya gelen Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Katar Emiri Al Sani’nin birbirlerine karşı sıcak tavırları, krizin çözüleceğinin açık bir sinyali olarak yorumlanmıştır. Nitekim 5 Ocak 2021 tarihinde Suudi Arabistan’ın El-Ula kentinde gerçekleştirilen zirvenin ardından Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Al Suud, Katar’a uygulanan ambargonun sona erdirildiğini ve diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edildiğini deklare etmiştir.

Normalleşme ve Katar’a uygulanan ambargonun sona erdirilmesinde hem küresel dinamikler ile Körfez bölgesi ve Ortadoğu’daki dinamikler hem de Türkiye gibi aktörlerin tercihlerinin etkili olduğunu belirtmek gerekir. Bu zaviyeden bir değerlendirme yapılması halinde, ilk olarak küresel dinamik bağlamında ele alınan gelişmenin izah edilmesi faydalı olacaktır. Bilindiği üzere, Amerika Birleşik Devletleri’nde 2020 yılının Kasım ayında başlayan Başkanlık Seçimleri sonuçlanmış olup; Demokratlar seçimi kazanmıştır. Mevcut Başkan Cumhuriyetçi isim Donald Trump’ın reddiyesi ve itirazlarına rağmen Demokratların adayı Joe Biden, 20 Ocak 2021 tarihinde ABD Başkanlık koltuğuna oturacaktır. Başkan değişikliğiyle birlikte başlayacak olan yeni dönemde ise Washington yönetiminin, Trump’ın İran ve Körfez politikalarını sürdürmeyeceği aşikardır. Bu nedenle Trump döneminde İran’a karşı şahin bir tutum izleyen ABD yönetiminin desteğini arkasına alan Suudi Arabistan’ın İran’ı kuşatmaya yönelik Katar hamlesi önemli bir destekten yoksun kalmıştır. Çünkü Biden yönetimi, ilk bakışta İran’la çatışma eğilimi göstermemekte ve daha ılımlı bir politika izleneceğinin işaretlerini vermektedir.

Bölgesel dinamikler bağlamında ise BAE ve Suudi Arabistan’ın Yemen’de istedikleri başarıyı elde edememiş olmamaları büyük önem arz etmektedir. Dolayısıyla bölgesel ve küresel konjonktür perspektifinden bakıldığında, söz konusu ambargonun devam ettirilmesi veya krizin sürdürülmesi Riyad ve Abu Dabi açısından maliyetli hale gelmiştir. Ayrıca vurgulamak gerekirse, Ankara’nın bu kriz esnasında Tahran ve Doha’nın yanında yer alması, planlanan oyunun bozulmasında belirleyici olmuştur. Buna ek olarak Azerbaycan ve Pakistan’ın Türkiye’yle birlikte hareket etmesi de bir diğer önemli gelişmedir.

Sonuç itibarıyla bölge açısından pozitif anlamda önemli bir gelişme olan ambargonun kaldırılmasıyla sona eren krizin kazananın en başta Ortadoğu ve Körfez bölgesi olduğunu belirtmek gerekir. Bunun dışında Suudi Arabistan ve birlikte hareket ettiği devletler de sürdürülmesi maliyetli olan bu krizin sona ermesiyle daha fazla maliyet ödemekten kurtulmuştur. Katar, kendisine dayatılan şartları kabul etmeyerek normale dönüş sürecine girmiş, İran ise karşısında oluşturulmak istenen cephenin tesis edilememesinden ötürü kazananlar kulübünde yer almıştır.

Meselenin Türkiye boyutunda ise birden fazla noktaya dikkat çekilmesi gerekir. Bu bağlamda ilk olarak Türkiye’nin bölgesel krizlerde etkili bir aktör olarak öne çıktığı belirtilmelidir. Çünkü kriz sürecinde Ankara’nın politik duruşu hem Türkiye’nin imajına olumlu katkı sunmuş hem de yumuşak gücünün kapasitesini net bir şekilde gözler önüne sermiştir. Dahası Türkiye, Katar’la çok ciddi ekonomik, politik ve askeri ilişkiler de geliştirmiştir. Son olarak belirtilmesi gereken husus ise Körfez Ülkeleri’nin ambargonun kaldırılması için Katar’a dayattığı 13 maddelik talep listesinin çöpe atılmasıdır. Zira bu husus Türkiye, İran ve Katar üçlüsünün krize dair kazanımlarının en önemli nişanesidir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Kadir Ertaç ÇELİK
Kadir Ertaç ÇELİK
ANKASAM ABD-Güvenlik Danışmanı

SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZ

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz