Rusya’nın Yeni Orta Asya Stratejisi

Rusya’nın Orta Asya’ya olan ilgisi yüzyıllardan beri devam etmektedir. Her ne kadar Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bölgede beş bağımsız devlet kurulmuşsa da Soğuk Savaş sonrasında yaşadığı travmayı Vladimir Putin’in liderliğinde atlatan Moskova yönetimi, son dönemde Orta Asya’yla yeniden yakından ilgilenmektedir. Üstelik bölge, zengin doğal kaynaklara sahip olması sebebiyle yalnızca Rusya’nın değil; tüm büyük güçlerin ilgisini çekmektedir.

Bu kapsamda Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Rusya’nın son dönemde Orta Asya’ya yönelik politikalarını değerlendirmek üzere alanının önde gelen uzman ve akademisyenlerinden alınan görüşleri dikkatlerinize sunmaktadır.

Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN (ANKASAM Türk Dış Politikası Danışmanı)

Konuya dair yaptığı açıklamada Dr. Öğr. Üyesi Emre Ozan, “Rusya, Orta Asya’yı yakın çevresi olarak görmekte ve Amerika Birleşik Devleti (ABD) başta olmak üzere diğer büyük güçlerin bölgede etkin olmasını engellemek istemektedir. Nitekim bölge ülkeleri, değişen düzeylerde de olsa Rusya’ya karşı bağımlı durumdadır. Orta Asya ülkeleri, Rusya’yı karşısına almak istememekte ve Rusya’yla iyi ilişkilere sahip olmayı yararlı görmektedir. Fakat Rusya’nın söz konusu ülkelerle kurduğu münasebetlerin ekonomik ayağı biraz zayıftır. Yani ekonomik olarak bakıldığında Batı ya da Çin’le kurulacak ilişkiler, Orta Asya ülkelerine daha fazla fırsat sunmaktadır.” yorumunu yaptı.

Ozan, “Rusya, sadece güce dayalı ilişkilerle Orta Asya’daki etkinliğini sürdüremez. Çünkü bir noktadan sonra Orta Asya ülkeleri, Rusya karşısında bağımsız devletler olmaları hasebiyle çeşitli taleplerini dile getireceklerdir. Nitekim Kazakistan’ın bu noktada öne çıktığını görmekteyiz. Fakat bu talep, Rusya karşıtı bir politika anlamına gelmemektedir. Buna rağmen bahsi geçen ülkelerin, Rusya’dan bağımsız çıkarlarının bulunduğunun Moskova tarafından kabul edilmesi gerekecektir. Yani uzun vadede bakıldığında, Rusya’nın Orta Asya üzerindeki etkisini sürdürmek için bu ülkelere ekonomik ve toplumsal alanda daha fazla fırsat ve imkân sunması gerekecektir. Dolayısıyla Rusya’nın bölgesel nüfuzunu sadece güç ilişkileriyle sürdürmesi mümkün değildir.” diyerek açıklamalarını noktaladı.

Prof. Dr. Toğrul İSMAYIL (Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi-Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler)

Konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede Prof. Dr. Toğrul İsmayıl, “Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da Rusya, eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini devam ettirmeye çalışmıştır. Bu konuda Güney Kafkasya’da pek başarılı olamasa da Orta Asya’daki hedeflerine belirli düzeyde de olsa ulaştığı söylenebilir. Bunun nedeni söz konusu coğrafyanın Batı’dan ve Türkiye’den coğrafi bakımdan uzak olmasıdır. Zira Orta Asya; Rusya, İran ve Çin üçgeninde kalmış ve Hazar Denizi’yle ayrılmış bir bölgedir.” ifadelerini kullandı.

İsmayıl, “Rusya; Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) Orta Asya’da etkin birer jeopolitik aktöre dönüşmesini arzulamamaktadır. Bu yüzden de bölgede Çin’le işbirliğine yönelmektedir. Bunu yaparken de bölgesel projelere ağırlık vermektedir. Örneğin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) bunun somut bir örneğidir. Zira Moskova ile Pekin arasında geçmişte yaşanan sınır sorunlarına bahsi geçen örgüt aracılığıyla orta yol bulunmaya çalışılmıştır. Putin’in bölgeye yönelik politikalarının temelini ‘Avrasya Birliği’ düşüncesi oluştursa da Kazakistan’ın bağımsızlığını korumak için kurulacak herhangi bir birliğin sadece ekonomik alanı içermesine yönelik ısrarı, Avrasya Ekonomik Birliği’ni (AEB) ortaya çıkmıştır. Ancak buna rağmen Moskova, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) sayesinde bölge ülkelerini bir güvenlik şemsiyesi altında buluşturma noktasında muvaffak olmuştur.” yorumunu yaptı.

Rusya’nın Orta Asya’da yürüttüğü Türkiye ve Batı karşıtı siyasetin Çin’in işine yaradığına dikkat çeken İsmayıl, “Çin, özellikle ekonomik projeler başta olmak üzere birçok alanda Rusya’yı geçmiş durumdadır. Çünkü Pekin, Moskova’ya göre hem ekonomik açıdan çok daha güçlü hem de Orta Asya’ya coğrafi bakımdan daha yakındır. Bahsi geçen etkenler, Çin’in işine daha fazla yaramış ve özellikle de Çin’in enerji alanındaki yatırımları, Rusya’nın bölgedeki tekeline son vermiştir. Çünkü Orta Asya ülkeleri için doğal kaynaklarını satacak alternatif güzergâhlar oluşmuştur. Örneğin geçmiş dönemde Rusya, Türkmenistan’ın doğalgazını ucuza alıp satmaktaydı. Günümüzdeyse Aşkabat, Pekin’le ticaretini geliştirme yoluna gitmektedir. Dahası Çin, bölgedeki birçok enerji ve boru hattı projesine de yatırım yapmaktadır. Bunlar önemli meselelerdir.” dedi.

Son olarak AEB’nin de birtakım sıkıntılar barındırdığını hatırlatan İsmayıl, “Ülkeler arasındaki bazı meseleler çözüme kavuşmamıştır. Üstelik Rusya’daki bazı aşırı radikal siyasilerin, ülkenin en büyük komşusu olan Kazakistan’dan toprak iddialarında bulundukları görülmektedir. Bu konular, AEB içerisindeki güveni ciddi şekilde sarsmaktadır. Dolayısıyla Rusya’nın mevcut Orta Asya politikası üzerinden bölgedeki tek hegemon güç olması mümkün değildir. Aslında Moskova’nın bir an önce siyasetini yeniden yapılandırması gerekmektedir. Zira artık eski taktikler işe yaramamaktadır. Örneğin Rusya, Türkiye’nin Orta Asya ülkeleriyle olan ilişkisine de kıskançlıkla yaklaşmaktadır. Lakin Türkiye, Orta Asya’daki tüm çalışmalarında oldukça hassas davranarak Rusya’nın çıkarlarını göz önünde bulundurmaktadır. Rusya’nın bu yaklaşımı, her şeyden önce kendisine zarar vermektedir. Neticede Moskova’nın Türkiye ve Batı karşıtı politikaları, Pekin’in işine yaramış ve Çin bölgedeki etkinliğinin artmasına olanak sağlamıştır.” açıklamasında bulundu.

Prof. Dr. Sait YILMAZ (Esenyurt Üniversitesi İşletme ve Yönetim Bilimleri Dekanı)

Rusya’nın Orta Asya politikasının küresel gelişmelerden ve ülke liderlerinin dünya görüşlerinden ayrı tutulamayacağını öne süren Prof. Dr. Sait Yılmaz, “Kısaca özetlemek gerekirse, 2014 yılındaki Ukrayna Krizi’yle birlikte Rusya, resmi olarak Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) düşman listesine girmiş ve Soğuk Savaş sonrasında az da olsa devam eden iyimserliğin yerini, büyük güçlerin mücadeleleri; yani jeopolitik rekabet almıştır. Nitekim Batı, zaten bu döneme kadar Rusya’nın çevresinde gerçekleştirdiği örtülü güvenlik ortamını şekillendirme çalışmalarını, şimdi açıkça yapmakta ve Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi çevreleme stratejisiyle Rusya’yı zayıflatmaya çalışmaktadır. Diğer yandan Çin’in Kuşak-Yol Projesi de Rusya’yı hem Orta Asya’dan Karadeniz’e hem de Arktik Bölgesi’nden kuşatmaya çalışan bir görünüm arz etmektedir. Bu gelişmeler karşısında Rus karar alıcılar ise hem Moskova’nın küresel güçler arasında sözü geçen bir aktör olmasını hem de Doğu Avrupa hariç eski Sovyetler Birliği coğrafyasında etki oluşturmayı hedeflemektedir. Bu kapsamda Ruslar, Kafkasya ve Orta Asya gibi bölgelerde yabancı müdahaleleri düşmanca görmektedirler.” dedi.

Yılmaz, “Rusya’nın Orta Asya politikası, aslında 1924 yılında bölgenin adı olan Türkistan’ın Orta Asya olarak değiştirilmesiyle somut bir evreye girmiştir. Sovyetler Birliği’nin ‘uluslaşma’ stratejisi nedeniyle bu coğrafyadaki Türklere ayrı ayrı millet ve devlet isimleri verilerek ayrışmaları istenmiştir. 1991 senesinde Sovyetler Birliği’nin ani bir biçimde dağılmasından sonra da bağımsızlığını kazanan Türk devletleri, kapasitelerindeki yetersizlikten ötürü Rusya’nın dolaylı etkisine maruz kalmışlardır. Bu kapsamda Rusya’nın uyguladığı yöntem, her zaman olduğu gibi ülkeler arasında sorunlar yaratmak, ihtilaflı meseleleri körüklemek ve bahsi geçen sorunlar karşısında gerektiğinde bir tarafı destekleyerek ama her iki tarafa da silah satarak etkili olmak üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, Orta Asya’daki Türk devletlerinin Rusya’nın işaret çubuğunu takip etmeleri için bir manifestodur. Zaten aksi takdirde ülkelerdeki rejimler değişir ve Rusya’ya sadık kalacak birisi tercih edilir. Bu bağlamda Rusya, eski KGB’nin mirası olan örtülü operasyon sistemini bu ülkelerde aktif olarak kullanmaktadır. Özellikle de bakan ve general seviyesindeki devlet görevlilerini tayin etmek için zorlayıcı metotlar uygulamaktadır.” yorumunu yaptı.

Son olarak Yılmaz, “Bugünün gerçeği, 280 milyonluk Türk Dünyası’nın büyük ölçüde Rus şantajına maruz olmasıdır. Dış dünyanın Orta Asya’ya olan fiziki uzaklığı ve bu coğrafyadaki ülkelerin farklı kültürü, Batı’nın bölgeye nüfuz etmesini zorlaştırmaktadır. Bununla birlikte Çin’in Tarihi İpek Yolu’nu canlandırma hedefiyle Orta Asya’dan Karadeniz’e uzanan coğrafyada; yani Rusya’nın etki sahasını içine alan bölgede sessiz sessiz etkin bir aktör haline gelmeye başladığı gözlemlenmektedir. Rusya’nın devam eden düşüşünün önümüzdeki 20 yılda önemli bir dönemece geleceği öngörülmektedir. Çünkü büyük bir güç olarak kalabilmek için iki şeye ihtiyaç vardır: insan ve ekonomi. Rusya, (30 milyonu Müslüman ve/veya Türk olan) 142 milyonluk nüfusu ve sadece enerji ve silah satışına dayalı ekonomisiyle bu coğrafyayı uzun süre kontrol edemeyecektir. Orta Asya’ya gelecekte yine Türk devletleri damgalarını vuracaktır. Zaten Orta Asya’daki Türk devletleri, son yıllarda eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında önemli gelişmeler sağlamışlardır. Bu devletlerin modernleşmesi ve gelişmesinde itici güç Türkiye olmalı; ekonomik ve kültürel birlik daha da güçlendirilmelidir.” diyerek açıklamalarını noktaladı.

Doç. Dr. Fahri ERENEL (Emekli Tuğgeneral)

Günümüzde Orta Asya’nın Rusya, Çin ve ABD arasındaki güç mücadelesine sahne olduğunu belirten Emekli Tuğgeneral Fahri Erenel, “Rusya’nın bahsi geçen mücadelede Çin ve ABD’ye nazaran özellikle de Putin döneminde öne çıktığını söyleyebiliriz. Rusya’nın arka bahçesi olarak gördüğü Orta Asya’da gücünü pekiştirme ve artırma çabalarına aralıksız devam etmektedir. Rusya, söz konusu politikalarını uygularken ideolojik yaklaşımlardan uzak durmakta, konjoktürel şartlara bağlı olarak çıkarlarına uygun neorealist bir politika izlemektedir.” ifadelerini kullandı.

Erenel, “Putin göreve başladığında, ‘Orta Asya’da ikinci bir Afganistan istemiyoruz. Bundan dolayı çok dikkatli olacağız.’ demiştir. Putin’in bu ifadeleri, Moskova’nın Orta Asya politikasını ortaya koymaktadır. Aynı zamanda Putin’in önceliğin Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üyelerine verileceği yönündeki açıklaması da Orta Asya politikasının ikinci boyutunu teşkil etmektedir.” yorumunu yaptı.

Rusya’nın Orta Asya ülkelerinde çok sayıda askeri üssünün bulunduğunu hatırlatan Erenel, “Ayrıca ŞİÖ, AEB, Gümrük Birliği ve KGAÖ içinde bu ülkelere yer vermiş olması, Moskova’nın Orta Asya ülkelerini kontrolü altında tutma politikasının kuvvetli emareleri olarak görülmektedir. Kısacası Rusya, yakın çevresi şeklinde değerlendirdiği bu ülkelerdeki kazanımlarını terk etme düşüncesinde değildir ve buna izin vermeme konusunda da kararlıdır.” dedi.

Son olarak tüm politikalarına rağmen Rusya için işlerin eskisi gibi kolay olmadığını vurgulayan Erenel, “Orta Asya ülkeleri, Rusya’yla ilişkilerini farklı düzlemlerde çeşitli etkileşim araçlarıyla sürdürmektedir. Nitekim Sovyet döneminde kurulmaya çalışılan ve post-Sovyet dönemde de sürdürülmek istenen birliktelik ve buna bağlı olarak Rus nüfuzu ortadan kalkmaya başlamıştır. Kazakistan ve Özbekistan’ın Kiril alfabesi yerine Latin alfabesini tercih etmesi, Suriye itilafında Kazakistan’ın Astana Süreci adı altında oynadığı rol, Nur-Sultan yönetiminin Avrasya Birliği düşüncesi ve Özbekistan’ın KGAÖ üyeliğini askıya alması gibi gelişmeler Rusya’nın işinin giderek zorlaştığını göstermektedir. Ayrıca Rusya, Çin’in özellikle de Kuşak-Yol Projesi’yle Orta Asya’ya verdiği önemi ve geliştirdiği işbirliklerini tehdit olarak algılamaktadır.” diyerek açıklamalarını sonlandırdı.

Hulusi KILIÇ (Emekli Büyükelçi)

Rusya’nın Orta Asya’daki çıkarlarını korumaya çalıştığını ifade eden Emekli Büyükelçi Hulusi Kılıç, “Rusya; Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan’dan sonra Özbekistan’ın da KGAÖ ve AEB’ye üye olmasını istemekte ve bu yöndeki çabalarını arttırmaktadır. Özbekistan, AEB’ye gözlemci olarak katılma kararı alsa da üyelik konusunu şu an için bekletmektedir.” dedi.

Kılıç, “Moskova, Orta Asya ülkelerini kontrol altında tutma arzusundadır. Ancak Rusya’daki bazı milliyetçi çevreler, yaptıkları popülist açıklamalarla bölge ülkelerinde huzursuzluk yaratmaktadır. Örneğin birkaç ay önce Rusya’nın ünlü birkaç siyaset uzmanı, Kazakistan’ı kastederek o toprakların Rusya’ya ait olduğunu belirten açıklamalarda bulunmuştur. Bunlar popülist açıklamalardır. Zira Kazakistan, BM teşkilatına üye olurken mevcut sınırları tanınarak üyeliği kabul edilmiştir. Dolayısıyla Rus uzmanların iddiaları temelsizdir ve hukuki dayanaktan yoksundur. Bu tarz gerçeklerle bağdaşmayan açıklamalar, Kazakistan’ın siyasi çevrelerince endişeyle karşılanmıştır. Ayrıca Kremlin, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevkat Mirziyoyev’in de kendisi açısından olumlu politikalar izlemesini beklemektedir. Ancak Özbekistan, dış ve güvenlik politikalarını Rusya odaklı yürütmek istememektedir. Bölge ülkelerinin Rusya aleyhine takındığı soğuk tavırdan ötürü Moskova, Rusya’da çalışan Orta Asya uyruklu kişileri geri göndereceğini belirterek bu ülkeleri tehdit etmektedir. Örneğin Rusya’da çalışan 120 bin Azerbaycanlının ülkesine geri gönderileceği gelen haberler arasında yer almaktadır.” yorumunu yaptı.

Moskova’nın Orta Asya uyruklu kişilerin yasadışı yollarla Rusya’da çalıştığını iddia ettiğini hatırlatan Kılıç, “Rus karar alıcılar, bu şekilde siyasi bir baskı oluşturmaya çalışmaktadır. Aslında Rusya’nın nüfusu giderek azalmaktadır ve bu yüzden Azerbaycan ve Orta Asya’dan gelen çalışanlara ihtiyacı vardır. Diğer taraftan geçtiğimiz günlerde Tacikistan-Kırgızistan sınırında birtakım çatışmalar yaşanmıştır. Söz konusu çatışmalar, iki ülkede de can kayıplarına neden olmuştur. Ancak ateşkes sağlanmış ve 1 Mayıs 2021 tarihinde iki tarafın da askerlerinin geri çekilmesiyle kriz sona ermiştir. İki ülke arasında yaşanan çatışmalara Moskova müdahale etmemiştir. Çünkü Moskova’nın her iki devletle de stratejik ilişkileri bulunmaktadır. Rusya’nın her iki ülkede de üsleri vardır. Bununla birlikte iki ülke de Rusya’nın kurulmasına öncülük ettiği KGAÖ’ye üyedir. Ancak çatışmaların yaşanması hem Rusya’nın hem de KGAÖ’nün itibarına zarar vermiştir. Ayrıca Rusya, Orta Asya ülkelerinin Türkiye’yle siyasi ve askeri ilişkilerine karışacak durumda değildir. Bunun birinci nedeni Rusya’nın Türkiye’yle ortak ilişkilerin sürdürülmesinden yana olmasıdır. İkinci nedeniyse Rusya’nın Türkiye, Orta Asya ülkeleri ve Azerbaycan’ın ortak soy, dil, kültür ve dine mensup olduğunu göz ardı etmemesidir.” diyerek açıklamalarını sonlandırdı.

Gürkan DEMİR (Gazeteci-Ulusal Kanal Ankara Temsilcisi)

Gazeteci Gürkan Demir konuya dair yaptığı açıklamada, “Dünyanın ekonomik sarkacının Asya’ya kaydığı bir dönemde, Orta Asya ülkelerinin her biri büyük önem taşımaktadır. Bu ülkelerin bazıları, zengin ve verimli tarım arazileriyle; bazıları ise doğalgaz ve petrol rezervleriyle öne çıkmaktadır. Hatta bu bölgedeki ülkeler, sadece kontrol ettikleri sınır boylarıyla da dikkatleri üzerine çekmektedir. Rusya’nın bölge ülkeleriyle olan ilişkisi, Rusya Çarlığı’ndan itibaren devam etmiştir. Başta doğalgaz ve petrol üzerinden olmak üzere, Rusya ile bölge ülkeleri arasında iyi bir ekonomik ilişki kurulmuştur. Ticaretin yanı sıra Moskova, Rus azınlıkların çıkarlarını da göz önünde bulunduran politikalar izlemiştir. Her ikisi de hala güncelliğini korumaktadır.” yorumunda bulundu.

Demir, “Diğer yandan Atlantik cephesi tarafından kuşatma altına alınmak istenen Rusya için Orta Asya bölgesi, güvenlik açısından da hayati bir konumdadır. Dolayısıyla Rusya, ABD’nin bölgede oluşturmayı hedeflediği istikrarsızlık planlarını bertaraf edecektir. Bunun için de bazı Orta Asya ülkeleri arasındaki anlaşmazlıkların son bulması için yapıcı olacak ve işbirliğini öne çıkaracaktır.” dedi.

Bölge ülkelerinin, Rusya’nın Pakistan, Hindistan, Afganistan ve hatta Afrika’yla bağlantısı açısından önemli bir geçiş güzergahı olduğunu hatırlatan Demir, “Özetle ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutlarından ötürü Orta Asya, Rusya’nın nefes borularından birisidir. Moskova, bu nefesinin tıkanmasını istemiyorsa, bölge başkentlerinin yanı sıra Ankara ve Pekin’le de bu bölgede önemli ortaklıklar tesis etmek zorundadır.  Zira Türkiye, “Yeniden Asya Açılımı’yla” ve Çin de Kuşak-Yol Projesi’yle etkinliğini arttırmaktadır. Bu gelişmeler, ABD ve müttefiklerine karşı yapılacak kapsamlı bir işbirliğine kapı aralamaktadır. Söz konusu ilişkilerde doların egemenliğinin sonlandırılması ve ulusal para birimleriyle ticaret yapılması konuşulması gereken bir meseledir. Ayrıca askeri işbirlikleri kurmak için ŞİÖ’nün konumu da önemlidir. Bu süreçte Türkiye’nin ŞİÖ üye üyeliği gündeme gelmelidir.” diyerek açıklamalarını sonlandırdı.

Bu çalışmada yer alan görüş ve değerlendirmeler yazarına ait olup, kurumsal olarak ANKASAM’ın resmi görüşünü yansıtmaz.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

DİĞER HABER-ANALİZLER

SOSYAL MEDYA HESAPLARIMIZ

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz