Türkiye-ABD İlişkileri ve Doğu Akdeniz Meselesi

Paylaş

Doğu Akdeniz Gaz Forumu, 2020 yılının Eylül ayında Mısır, İsrail, Ürdün, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İtalya’nın katılımıyla resmen kurulmuştur. Aynı tarihlerde Amerika Birleşik Devletleri (ABD), “daimi gözlemci” statüsüyle Forum’a davet edilmiş ve Washington yönetimi, söz konusu daveti olumlu karşılamıştır. Yunanistan Çevre ve Enerji Bakanı Kostis Hatzidakis’in geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamaya göre ABD, 13 Ocak 2021 tarihi itibarıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na katılım talebini resmileştirmiştir.

Forum, Doğu Akdeniz’de enerji alanında işbirliğini amaçlayan bir platform olarak kurulmuştur; fakat üyelik için Doğu Akdeniz’e kıyıdaş olmak gibi bir kriteri yoktur. Bu nedenle Akdeniz’e kıyısı olmadığı halde Ürdün’ün üye olması; lakin en geniş kıyılara sahip ülkelerden biri olmasına rağmen Türkiye’nin dışarıda kalması gibi garip durumlar ortaya çıkabilmektedir. Ancak bölgenin jeopolitik ortamına bakıldığında, durumun çok da garip olmadığı anlaşılacaktır.

Yunanistan, GKRY ve İsrail son on yıldır enerji konusunda işbirliğini artırmış ve bu işbirliğini siyasal alana da taşımıştır. Enerji alanında başlayan işbirliği de facto bir ittifaka dönüşmüştür. Bu üç ülkenin ortak özelliklerinden biri ise Türkiye’yle yaşadıkları siyasi sorunlardır. Yetki alanlarının belirlenmesi, Kıbrıs Sorunu ve bölge ülkeleriyle yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle Türkiye, mevzubahis oluşumun dışında kalmakta ve Forum, giderek Türkiye karşıtı bir cephe haline dönüşmektedir.

ABD’nin daimi gözlemci olarak resmi katılım başvurusu, Türkiye’ye karşı atılan adımların son örneğini teşkil etmektedir. Bu noktada dikkat çekilmesi gereken ilk husus, başvurunun Donald Trump’ın henüz Başkanlık görevini sürdürdüğü tarihlerde yapılmasıdır. Yeni ABD Başkanı Joe Biden ise bu kararda herhangi bir değişikliğe gitmemiştir. Doğu Akdeniz’deki enerjiye ilişkin yaşanan sorunların nasıl çözüleceği konusunda ABD’nin tavrı Türkiye’den yana değildir ve bunun Biden döneminde değişmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır. Fakat konuyla ilgili değerlendirmeyi, Biden’ın genel dış politika gündemine bakarak yapmak daha uygun olacaktır.

Öncelikle hem Barack Obama döneminde hem de Trump döneminde olduğu gibi, Biden döneminde de ABD’nin temel dış politika sorunu Çin’in yükselişini dengelemek ve Rusya’yla yaşanan sorunlara karşı önlemler almak olacaktır. Nitekim Biden, bunun işaretlerini görevinin daha ilk günlerinde vermeye başlamıştır. Bu konuda Biden’ın Trump’tan farkı ise müttefiklerini suçlayıcı ve hatta aşağılayıcı bir söylem kullanmak yerine, onlarla işbirliğine daha fazla önem vererek Çin ve Rusya’ya karşı kapsamlı bir ittifak geliştirmek istemesidir.

Biden’ın bu stratejisi, müttefik ülkelerle daha yakın işbirliği gerektirdiği gibi, müttefikler arasında daha uyumlu bir politikayı da zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’de bir tarafta NATO üyesi Türkiye; diğer tarafta ise bir başka NATO üyesi Yunanistan ve ABD’nin en yakın müttefiki olan İsrail’in bulunduğu bir kutuplaşma, Biden’ın tercih edeceği bir durum değildir. Fakat kutuplaşmanın nasıl giderileceği ve Biden’ın nasıl bir strateji izleyeceği de henüz netleşmiş değildir.

Belirgin olan şey, Biden için Türkiye’yle ilişkilerde ana gündemin Doğu Akdeniz değil; S-400’ler olduğudur. Trump döneminde gündeme gelen yaptırımlardan herhangi bir geri adım atılmadığı gibi, Türkiye’ye karşı daha kararlı bir yaptırım politikası izlenmesi de olasılık dahilindedir. Bir başka deyişle, ABD’nin Doğu Akdeniz ve genel olarak Ortadoğu bağlamında birinci önceliği Rusya’nın dengelenmesidir.

Aleksey Navalni Meselesi de ABD-Rusya ilişkilerinde gergin bir dönemin bizi beklediğini göstermiştir. Bu nedenle Türkiye’nin güvenilir bir müttefik olarak S-400’lerden vazgeçmesi ve Rusya karşısında ABD’yle birlikte hareket etmesi talep edilmektedir. Fakat Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PYD/YPG’ye destek vermeye devam eden ABD’nin Türkiye için güvenilir bir müttefik olmadığı gerçeği de Washington’un şu ana kadar pek önem vermediği bir meseledir.

Görüldüğü üzere, ABD ile Türkiye arasında giderilmesi zor bir güven bunalımı söz konusudur. ABD’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na katılımını da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Aslında ABD’nin Forum’a dahil olması başlı başına bir sorun değildir. İkili ilişkilerdeki güven sorunu çözüldüğü takdirde, Washington yönetiminin bu oluşumda söz sahibi olması, Ankara için bir koza bile dönüşebilir. Çünkü Doğu Akdeniz denkleminde Yunanistan, GKRY ve Fransa uzlaşmazlıktan fayda sağlamaya ve Türkiye’nin çıkarlarını tamamen görmezden gelmeye devam etmektedir. Türkiye’nin ABD ve İsrail’le ilişkilerini iyileştirmesi, Doğu Akdeniz’deki Türkiye karşıtı cepheyi bölebilir.

Tam da bu noktada ABD’nin Forum’a resmi katılımının gündeme düştüğü günlerde, İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz’in bir açıklamasına dikkat çekmekte fayda vardır. Steinitz, Türkiye’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na katılmak istemesi halinde memnuniyet duyacağını dile getirmiştir. Son zamanlarda Türkiye-İsrail ilişkilerinde normalleşmenin başlayabileceği yönünde haberler de medyaya yansımaktadır. İsrail’in Yunanistan ve GKRY ile işbirliğinin pragmatik bir temelde yürüdüğünü hatırlamak gerekir. Ayrıca Türkiye’nin İsrail’le yaşadığı sorunun daha çok siyasal bir içerik taşıdığını, Yunanistan-GKRY ikilisiyle yaşanan sorunların ise deniz yetki alanlarına; yani egemenliğe ilişkin çok temel sorunları içerdiğini de vurgulamak gerekir.

Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi ve ABD’yle arasındaki güven sorunlarını çözmesi durumunda, Doğu Akdeniz denkleminde çok köklü bir değişimin gerçekleşmesi muhtemeldir. Fakat bu senaryonun hayata geçmesi hiç kolay değildir. Bunun birinci nedeni ABD’yle güven sorunlarının çözülmesinin sadece Türkiye’nin atacağı adımlarla alakalı olmamasıdır. Zira Washington’un de güvenilir bir müttefik olarak hareket etmesi ve Ankara’nın güvenini kazanacak adımlar atması gerekmektedir. Daha önce değinildiği üzere, terör örgütü PYD/YPG’yle işbirliğini sürdürerek ya da Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) liderini ülkesinde barındırmaya devam ederek Türkiye’den S-400’lerden vazgeçilmesi gibi taleplerde bulunmak, ittifak hukukuna yakışan bir dış politika stratejisi değildir.

Diğer taraftan İsrail’le ilişkilerin de hızla normalleşmesini beklemek gerçekçi olmayacaktır. Son on yılda yaşanan birçok sorun iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları derinleştirmiştir ve iki ülkenin 1990’larda olduğu gibi yeniden yakınlaşması imkânsız değilse de ancak orta ve uzun vadede mümkündür.

Türkiye hem ABD hem de İsrail’le temiz bir sayfa açmaya yönelik iyi niyetli taleplerini birçok defa dile getirmiş ve getirmeye devam etmektedir. Bu iki ülkeyle de köprüler hiçbir zaman tamamen atılmamıştır. Fakat Türkiye, bu yeni sayfanın ne pahasına açılacağı sorusunu da sormak durumundadır ve sormaktadır. Türkiye, temel çıkarlarından vazgeçmeye niyeti olmadığı mesajını güçlü bir şekilde vermektedir.

ABD’nin Türkiye’den beklentisi, S-400’lerden vazgeçmek ve Rusya’yla arasına mesafe koymaktır. Fakat Türkiye için Rusya’yla ilişkiler de değerlidir. Geçmişte Türkiye’nin kurduğu bütün ittifaklar; yani Osmanlı Devleti döneminde, önce İngiltere ve sonra da Almanya’yla kurulan ittifak ve Cumhuriyet döneminde ABD’yle kurulan müttefiklik ilişkisi, Rusya’ya karşı bir güvenlik arayışının ürünü olmuştur. Fakat Soğuk Savaş bittiğinden beri Türkiye’nin Rusya’yla sınır komşusu olma durumu sona erdiği gibi, iki ülke arasındaki tehdit algısı da önemli ölçüde ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla Türkiye’yi Rusya’ya karşı ABD’yle ya da başka herhangi bir ülkeyle ittifak kurmaya yönelten güçlü bir motivasyon yoktur.

Ankara ile Moskova arasında halen birçok sorun bulunsa da taraflar, söz konusu sorunlara rağmen yapıcı bir ilişki yürütmenin kendine özgü yolunu bulmuştur ve bundan vazgeçmek istememektedir. Dolayısıyla ABD’nin Türkiye’yi kendisiyle Rusya arasında tercih yapmaya zorlaması, günümüz konjonktürüyle uyumlu değildir. Türkiye ne ABD ne de Rusya’yla katı ve daimi bir ittifak kurmak istemektedir. Bunun yerine dengeli bir dış politika yürütmeyi hedeflemektedir. Washington’un bu gerçeğe uygun bir şekilde Ankara’nın nasıl olup da Moskova’yla bu kadar yakınlaştığı sorusuna sadece Türkiye’ye bakarak değil; aynı zamanda kendi dış politikasına bakarak yanıt araması ve Türkiye’den beklentilerini revize etmesi, Ankara-Washington hattındaki ilişkileri çok daha sağlıklı bir zemine oturtacaktır. Bu sağlıklı zemin, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de daha etkin ve çözüm odaklı stratejiler geliştirmesinin de önünü açacaktır.

Doç. Dr. Emre OZAN
Doç. Dr. Emre OZAN
Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde 2008 yılında tamamladı. Yüksek Lisans derecesini İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’ndan 2010 yılında, Doktora derecesini ise 2015 yılında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında aldı. 2011-2015 yılları arasında Gazi Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak görev yaptı. Ekim 2015’ten beri Kırklareli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak çalışmaya devam etmektedir. İlgi alanları güvenlik çalışmaları, Türk dış politikası, Türkiye’nin ulusal güvenlik politikaları ve uluslararası ilişkiler kuramlarıdır. Doç. Dr. Emre OZAN, iyi derecede İngilizce bilmektedir.

Benzer İçerikler