Türkiye-ABD İlişkilerinde Senatörlerin Mektup Hamlesi

Paylaş

3 Kasım 2020 tarihinde yapılan ve sonuçlarına ilişkin ciddi şaibe iddialarının ortaya atıldığı seçimler sonucunda 20 Ocak 2021 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) 59. Başkanı olarak koltuğa oturan Joe Biden, henüz Beyaz Saray’a alışma evresindeyken; Türkiye’yle ilgili önemli bir çağrının muhatabı olmuştur. Söz konusu çağrı, ABD Senatosu’nun hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi üyelerinin içerisinde yer aldığı 54 senatörün imzasını taşıyan ve Türkiye karşıtı bir şekilde kaleme alınan mektuptur.

9 Şubat 2021 tarihli mektupta Biden’ın başkan adaylığı sürecinde kullandığı “ABD’nin içinde yer aldığı ittifakların güçlendirilmesi ve dünyada gittikçe yükselen otoriterleşme dalgasına karşı demokrasinin teşvik edilmesi” ifadelerine vurgu yapılarak; Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’yi otoriter bir rejime sürüklediği, insan hakları ve demokrasiden uzaklaşıldığı, dış politikada kavgacı ve ABD’nin müttefikleriyle çatışmacı bir pozisyon aldığı şeklinde ağır suçlamalar yer almıştır. Bu suçlamaların ardından Türkiye’nin dünyanın kritik bir bölgesinde önemli bir müttefik olmaya devam ettiğini belirten senatörler, “ABD’nin müttefikleri ve ortaklarına yönelik daha yüksek standartları gözetmesi ve onlarla insan hakları ve demokratik gerileme konularında açıkça konuşması gerektiğine inanıyoruz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve yönetimine Türkiye içinde ve dışındaki muhalefete yönelik baskıyı derhal sonlandırması, siyasi suçluların serbest bırakılması ve otoriter rotanın değişmesi gerektiğini vurgulamanız çağrısında bulunuyoruz” ifadelerini kullanmışlardır.

Mevzubahis mektubun ardından ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan Ankara’yı rahatsız edici iki açıklama gelmesi ise oldukça manidar bir durum olarak değerlendirilmiştir. Bu açıklamalardan bir tanesi rektör atamasıyla gündemde olan Boğaziçi Üniversitesi’ndeki protestolarla ilgiyken; diğerinin konusu ise Osman Kavala ve Henri Barkey’le alakalıdır. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki protestolarla ilgili olarak “Öğrencilerin ve diğer protestocuların gözaltına alınmasından endişe duyuyoruz ve gösteriler bağlamında kullanılan lezbiyen, gay, biseksüel, tras ve interseks (LGBTİ+) karşıtı söylemi güçlü bir şekilde kınıyoruz. ABD insan haklarının korunmasına öncelik vermekte ve temel demokratik özgürlükleri için mücadele edenlerle omuz omuza durmaktadır” ifadelerini kullanmıştır. Osman Kavala ve Henri Barkey konusunda ise Price, bahsi geçen şahıslar hakkında açılan davaların sonlandırılması ve Osman Kavala’nın serbest bırakılması çağrısında bulunmuştur.

Türk kamuoyunu ve karar alıcıları rahatsız eden mektup hamlesi ve bununla ilintili bir hadise olan Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamaları, Washington’un gündelik politik meselelere yönelik bir fikir beyanında bulunmasının çok daha ötesinde bir anlam taşımaktadır. Gerek mektubu gerekse de ilgili açıklamaları değerlendirmeden önce, Türkiye-ABD ilişkilerinin son döneminin seyir grafiğinin ana hatlarıyla incelenmesi gerekir. 11 Eylül 2001 tarihli terör saldırıları sonrasında dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un uluslararası terörizmle mücadele ve önleyici güvenlik stratejisi bağlamında 2003 yılında Irak’a yapılacak saldırı öncesinde Türkiye’yle yaşanan “tezkere krizi”, sürecin devamında iki devlet arasındaki ilişkilerin sorunlu ve güvensiz bir şekilde yürütülmesini beraberinde getirmiştir.

Bahse konu hadiseden önce de iki devlet arasında birtakım krizler yaşanmışsa da hem uluslararası konjonktür ve sistemin yapısı hem de devletlerin politika tercihleri bir şekilde yumuşamayı ve müttefiklik ruhuna sadakati beraberinde getirmiştir. Ancak Cumhuriyetçi Başkan Bush dönemiyle başlayan ve özellikle de bir sonraki Demokrat Başkan Barak Obama’yla devam eden süreçte, ABD’nin bölgede geleneksel müttefiklerine mesafe koyması ve yeni müttefiklerle ilişki tesisi, ikili münasebetlerde onarılması mümkün olmayan yaralar açmaya başlamıştır. Günümüzde de hala devam eden ve PKK/PYD/YPG gibi terör örgütlerini bölgesel müttefik olarak kodlayan Beyaz Saray zihniyeti bir yandan Ankara’da güven sorununa sebebiyet teşkil ederken; diğer yandan da Türkiye’nin milli güvenlik kaygılarının en üst seviyeye ulaşması sonucunu doğurmuştur. Buna ek olarak Amerikan yönetiminin Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar uzanan coğrafyanın siyasi haritasını değiştirme projesi de Ankara için başta güvenlik merkezli olmak üzere dış politikada farklı tercihleri değerlendirmenin gerekliliğini ortaya koymuştur. Ayrıca Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz jeopolitikleri başta olmak üzere bölgesel ve küresel meselelerdeki farklı çıkar ve tehdit algılamaları, iki ülke arasındaki iplerin iyice gerilmesini beraberinde getirmiştir.

Yukarıda ana hatlarıyla ifade edilen kriz sürecinin bir diğer halkasını ise ABD’nin 58. Başkanı Cumhuriyetçi Donald Trump dönemi oluşturmaktadır. Bu dönemde iki ülke arasında Rahip Brunson Krizi, Fetö Terör Örgütü Elebaşının Teslim Edilmemesi ve Himayesi Krizi, Suriye’ye yönelik Türk Silahlı Kuvvetleri’nin icra edeceği operasyonlardan ötürü yaşanan krizler, Mektup Krizi ve CAATSA kapsamında Türkiye’ye karşı uygulanan yaptırımlar önemli gelişmeler olarak yaşanmıştır. Türkiye ise önceki satırlarda bahsedilen bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen ABD’yle gerek Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) müttefikliği gerekse ikili müttefiklik ruhunu korumak ve yaşatabilmek adına bütün adımları atmıştır. Ankara’nın hamlelerine Washington’un duyarsız kalması ise Türkiye için tek taraflı dış politikanın milli çıkarlar ve hedeflerle örtüşmeyeceğini ortaya koymuştur. Böylece Türkiye, 2000’lerin başından itibaren çok kutuplu uluslararası sistemin ruhuna uygun olarak bütün aktörlerle ilişki kurma stratejisinin daha işlevsel hale getirmiştir. Bu kapsamda Rusya ve İran’la Astana Süreci aktive edilmiş, yine Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemi alınmış, Akkuyu Nükleer Tesisi işi Ruslara verilmiş ve Çin’in öncülüğünde başlatılan Kuşak-Yol Girişimi’ne dahil olunmuştur.

Türkiye’nin dış politikada Soğuk Savaş döneminin anlayışlarının ötesine geçmesi ve özellikle de kendisine yönelik tehditlerin çeşitlenmesinden ötürü ortaya koyduğu yeni çok yönlü dış politika vizyonu ve buna bağlı olarak Rusya’yla geliştirdiği ilişkiler, Washington yönetimi oldukça rahatsız etmiştir. NATO’nun en önemli ordularından birine sahip olan ve Batı güvenliğinin merkezi öneme haiz aktörlerinden biri olarak öne çıkan Türkiye’nin Rusya’yla askeri alanda işbirliğine gitmesini, bölgesel ve küresel çıkarlarına aykırı gören ABD’li karar alıcılar, esasında Türkiye’yi Soğuk Savaş dönemindeki dış politikasına geri dönmeye ve bir anlamda proxy devlet olmaya zorlamaktadır. Bahse konu olan durumdan ötürü Washington yönetimi; insan hakları, demokrasi ve hukuk gibi kavramlar üzerinden Türkiye’yi hizaya çekmeye çalışmaktadır. Ancak ABD’nin bu baskısı hem Türkiye’yi hizaya çekme noktasında etkisiz hem de politik gerçeklik ve uluslararası hukuk açısından oldukça sorunludur.

Öncelikle Türkiye’deki yargı süreçlerine dair açıklamaların, ABD’nin kurucu mimarı olduğu Birleşmiş Milletler (BM) sisteminin en temel ilkelerinden olan ve BM Antlaşması’nda Madde 2/7’de yer alan “devletlerin iç işlerine müdahale” yasağının açıkça ihlal edilmesi anlamına geldiği belirtilmelidir. Ayrıca Washington yönetiminin gerek bölge devletlerindeki gerekse de ABD’nin iyi ilişkilere sahip olduğu diğer devletlerdeki anti-demokratik ve hukuk dışı uygulamalara sessiz kalması da samimiyet sorgulamasına neden olmaktadır. Bir diğer husus ise başkanlık seçimlerinde şaibelerin yaşandığı ve Kongre binasının işgal edildiği ABD’nin ne denli bir demokrasiye sahip olduğudur. Zira Amerikan demokrasisi de tartışmaya açıktır. Son olarak vurgulamak gerekir ki; bölgede terör örgütlerini destekleyen bir devletin, bu örgütlerden gelen tehditler başta olmak üzere, ulusal güvenliğine yönelik tehditlere karşı önlem almaya çalışan müttefikini engellemek istemesi, müttefiklik ruhuna yakışmayan bir politika tercihidir.

Neticede ABD yönetiminin Türkiye’yi yeniden Soğuk Savaş döneminin Türkiye’si olarak dizayn etme çabasının yansımaları olan bu hamleler, esasında ülkenin ekonomik ve politik olarak güçsüzleştirilmesini ve buna paralel bir şekilde ülkenin fay hatlarının yeniden aktive edilerek kaotik bir ortama sürüklenmesini hedeflemektedir. Biden’ın adaylığı sürecinde yaptığı “Türkiye’de iktidarı değiştireceğiz” açıklamasıyla da örtüşen bu stratejinin hedefi ise milli ve otonom bir dış politika izleyen Türkiye’yi kontrol etme ve Batı’nın çıkarları için kullanışlı bir aparata dönüştürme arzusudur. Lakin bu hedefe yönelik her hamle, Türk kamuoyundaki Batı karşıtlığını daha fazla tetikleyecektir. Bu da Türk karar alıcıların yeni tercihlerde bulunmasını beraberinde getirebilir. Bütün bunlara rağmen Ankara tarafının rasyonel bir şekilde reelpolitiğe uygun olarak ABD’yle sorunların aşılması için adımlar atması da akılcı bir dış politikadır. Muhtemelen ABD siyasal sistemi içerisinde yer alan çeşitli bileşenler, bu akılcı politikanın başarılı olamaması için senatörler eliyle bir mektup sabotajına imza atmışlardır.

Dr. Kadir Ertaç ÇELİK
Dr. Kadir Ertaç ÇELİK
ANKASAM Uluslararası İlişkiler Danışmanı Dr. Kadir Ertaç ÇELİK, lisans eğitimini Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, yüksek lisans ve doktora eğitimini ise Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda tamamlamıştır. Günümüzde Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi olan Çelik’in başlıca çalışma alanları Uluslararası ilişkiler kuramları, Amerikan dış politikası, Türk Dünyası, güvenlik ve stratejidir.

Benzer İçerikler