Tarih:

Paylaş:

Yeni START Sözleşmesi’nin Sona Ermesi: Nükleer İşbirliğinin Son Halkası Koptu mu?

Benzer İçerikler

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başından itibaren yaşanan gelişmeler, hipersonik füzeler başta olmak üzere nükleer silahlanmanın hiç olmadığı kadar tehlikeli bir noktaya ulaştığını göstermiş ve nükleer caydırıcılık, yeniden uluslararası kamuoyunun gündemine gelmiştir. Bu süreçte kaleme aldığımız analizlerde “Nükleer silahlara ilişkin son yasal sözleşmelerin de yürürlükten kalkması sürpriz olmayacaktır.” öngörüsünde bulunmuştuk.[1]

Gelinen nokta itibarıyla bu öngörü, beklenenden daha erken bir zamanda gerçekleşmiş ve 21 Şubat 2023v tarihinde Federal Meclis’te yaptığı konuşma esnasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Yeni START Sözleşmesi’nin yükümlülüklerini askıya aldığını duyurmuştur. Nitekim Rus lider, 28 Şubat 2023 tarihinde de mevzubahis kararı imzalamıştır. Meselenin anlaşılabilmesi için “Bu aşamaya nasıl gelindi?” sorusunu tartışmaya açmak gerekmektedir.

Bilindiği üzere dünya, Rusya-Ukrayna Savaşı başta olmak üzere çeşitli güvenlik sorunlarına odaklanmıştır. Bu ortamda nükleer tehdit de sessiz; fakat tehlikeli bir şekilde büyümüştür. Zira kimsenin hayal dahi etmek istemeyeceği adımlar atılmaktadır. Ancak buna rağmen nükleer silahlar konusu, uluslararası toplumun gündeminde yeteri kadar ilgi görmemektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) 2002 yılında Füze Savunma Sistemi şeklinde adlandırılan Anti Ballistic Missiles (ABM) Sözleşmesi’nden çekilmesiyle başlayan “Yeni Soğuk Savaş”, tüm hızıyla devam etmekte ve her geçen gün daha tehlikeli boyutlara evrilmektedir. Günümüzün teknolojik koşullarında mevcut füze savunma sistemleri tarafından yakalanması son derece zor olan hipersonik seyir füzeleri ise nükleer savaşı farklı bir evreye taşımıştır. Çünkü dünyanın artık Karşılıklı Garantili İmha (MAD) konusunda şüphe duymasına gerek kalmamıştır. Zira artık olası bir nükleer savaşta insanlığın ve dahası gezegenin yok olacağı kesinlik kazanmıştır.

Hatırlanacağı üzere Soğuk Savaş döneminin ilk yıllarındaki amansız nükleer silahlanma yarışı, nükleer bir savaşa en çok yaklaşılan Küba Krizi’yle duraksama dönemine girmiş ve detant dönemindeki sembolik anlaşmalardan başlamak üzere nükleer silah testlerinin sınırlandırılması, nükleer silahların yayılmasının önlenmesi, ABD ile Rusya arasında nükleer silahların sayılarının sınırlandırılması ve nihayetinde azaltılması konusunda çeşitli sözleşmeler imzalanarak nükleer silahlanma yarışı sona erdirilmiş ve sonrasında nükleer silahsızlanma süreci başlatılmıştır.

Soğuk Savaş sonrası süreçte ise ABD’nin hegemonyasını ilan etmesi ve Rusya’nın buna karşı çıkmasıyla başlayan gelişmeler, söz konusu gidişatı tersine çevirmiştir. O dönemde çok dikkat çekmemiş olsa da ABD’nin 2002 yılında ABM Sözleşmesi’nden çekilmesi mevcut durumda ortaya çıkan tehlikeli tablonun temelinin atmıştır.

Soğuk Savaş’ın ilk dönemindeki anlamsız ve sonu gelmeyen tehlikeli nükleer silahlanmaya ve buna karşı savunma sistemleri geliştirme mücadelesine son veren temel anlaşmalardan olan ABM Sözleşmesi’nin kısıtlamasının ortaya kalkması hem ABD hem de Rusya tarafından yeni bir silahlanma dönemine ve daha gelişmiş füze savunma sistemleri geliştirilmesine yol açmıştır.

Bahse konu olan dönemde renkli devrimleri ve NATO’nun genişlemesi gibi konuları ulusal güvenliğine yönelik tehdit olarak gören Rusya ile Rusya’nın Ukrayna ve Gürcistan’a müdahalelerini tehdit şeklinde değerlendiren ABD arasındaki rekabet, Soğuk Savaş döneminde imzalanan nükleer silah sözleşmelerinin birer birer yürürlükten kalkmasıyla çok daha farklı bir boyuta taşınmıştır.

Nükleer silah kullanma tehditlerinin havada uçuştuğu Rusya-Ukrayna Savaşı, nükleer silah tehdidinin ne kadar gerçek, yakın ve büyük olduğunu net bir biçimde ortaya koymuştur. Nitekim ABD Başkanı Joe Biden, nükleer silah kullanma riskinin 1962 Küba Krizi’nden bu yana ilk defa bu kadar yakın olduğunu ifade ederken; Putin başta olmak üzere Rus yetkililer de Rusya’nın hangi koşullarda nükleer silah kullanacağını hatırlatarak Moskova’nın ciddiyetini gözler önüne sermiştir. Özellikle de SARMAT füzelerinin etkinliğini Fransa ya da İngiltere’nin topraklarının büyüklüğüyle kıyaslayarak nükleer silahların tehlikesine vurgu yapmaya çalıştıkları görülmüştür.

Nihayetinde ise zaten sallantıda olan süreç, Rusya’nın 28 Şubat 2023 tarihinde Yeni START Sözleşmesi:’ni askıya almasıyla sona ermiştir. Artık iki tarafı da sınırlandıran bir sözleşme kalmamıştır.

Esasen bu sözleşmenin uzatılması hususunda 2021 yılında yaşanan kriz, bunun ilk sinyallerini vermişti. 5 Şubat 2021 tarihinde sona erecek sözleşmenin yenilenmesi için Yeni START Sözleşmesi üzerinde çalışılmış; ancak dönemin ABD Başkanı Donald Trump, özellikle de o dönemdeki Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un da etkisiyle sözleşmeyi imzalamayı reddetmiştir. Biden ise daha göreve gelişinin ilk günlerinde, Trump’un reddettiği imzayı atmış ve sözleşmenin süresini beş yıl uzatmayı kabul ederek ABD ile Rusya arasında stratejik nükleer silahlara yönelik yürürlükte kalan tek sözleşmenin süresinin uzatılması sağlanmıştır. Sözleşmeye yönelik yapılması gereken periyodik görüşmeler ise Covid-19 salgını sebebiyle gerçekleştirilememiştir.

Anlaşılacağı üzere, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ardından sessiz ve derinden ilerleyen nükleer tehlike, çok daha sıkıntılı bir döneme girmiştir. ABD ve Rusya, uzun zamandır fiilen ihlal ettikleri nükleer silahların sınırlandırılması veya azaltılması konusundaki hukuki kısıtlamalardan artık tamamen muaf hale gelmiştir. Elbette bu da hipersonik füzeler üzerinden yürütülen nükleer silahlanma yarışını ve füze savunma sistemlerine ilişkin süreçleri hiçbir hukuki kısıtlama olmaması nedeniyle hızlandıracaktır. Üstelik süreç, sadece ABD ve Rusya’yla sınırlı kalmayacak ve Çin de nükleer silahlanma yarışına dahil olacaktır. Dahası gelişmeler, İran ve Kuzey Kore gibi nükleer silah elde etme çabası içerisinde olan/olduğu iddia edilen aktörlerin çabalarına da meşruiyet sağlayacaktır.

Tüm bunlar ise Kenneth Waltz’un nükleer silahlara sahip devlet sayısının kademeli artışının küresel güvenlik açısından daya iyi olduğu tezini doğrulama imkanı yaratabilir.[2] Elbette bu tezin bir nükleer savaşla sınanmasını kimse istemeyecektir.


[1] Şafak Oğuz, “Nükleer İşbirliğinin Son Halkası: Yeni START Sözleşmesi”, ANKASAM, https://www.ankasam.org/nukleer-isbirliginin-son-halkasi-yeni-start-sozlesmesi/, (Erişim Tarihi: 17.03.2023).

[2] Kenneth Waltz, “The Spread of Nuclear Weapons: More May Be Better”, Adelphi Papers, 21(171), 1981.

Doç. Dr. Şafak OĞUZ
Doç. Dr. Şafak OĞUZ
2019 yılında Doçentlik unvanını alan Şafak OĞUZ, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki (TSK) 23 yıllık hizmetinden sonra 2021 yılında emekli olmuştur. Görevi esnasında Birleşmiş Milletler (BM) ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) bünyesinde de çalışan OĞUZ, Kitle İmha Silahları, Terörizm, Uluslararası Güvenlik, Uluslararası Örgütler ve Barış ve Çatışma Çalışmaları konularında çalışmalar yapmaktadır. OĞUZ, halen Kapadokya Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir. İyi derece İngilizce ve Almanca bilmektedir.