Yükselen Asya’nın Anahtarı: Kudüs

Paylaş

İsrail’in 8 Mayıs 2021 tarihinde; yani Kadir Gecesi’nde Mescid-i Aksa’ya ve Filistinlilere yönelik saldırılarda bulunması büyük tepki çekmiştir. Söz konusu saldırılar, Filistin Meselesi’ni bir kez daha uluslararası kamuoyunun gündemine getirmiş ve saldırılar, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Evanjelist politikalarıyla ilişkilendirilmiştir.

Kuşkusuz böylesi bir bağlantının kurulmasının hatalı yanı yoktur. Zira İsrail’in Filistinlilere yönelik zalim politikalarında, Washington yönetiminin bölge stratejisi belirleyici olmaktadır. Bu noktada Ortadoğu siyasetini İsrail’in güvenliğinin sağlanması hedefi üzerinden şekillendiren ABD, özellikle de Donald Trump döneminde, İsrail ile Körfez’deki Arap ülkeleri arasında yaşanan normalleşme sürecine aracılık etmiş ve İbrahim Anlaşmaları vesilesiyle Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) rafa kalkmadığını; yalnızca yöntem değişikliğine gidildiğini gözler önüne sermiştir. Bu anlamda ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve büyükelçiliğini buraya taşıması gibi skandal kararlar hayata geçirilmiştir.

Bahse konu olan normalleşme hamleleri, “Yüzyılın Anlaşması” adı altında olumlu bir paketle dünyaya pazarlansa da Amerikan stratejisini “Yüzyılın Kumpası” şeklinde nitelendirmek mümkündür. Zira süreç, yalnızca Filistin halkına değil; aynı zamanda özel olarak Ortadoğu’da Türkiye ve İran’a, genel düzeyde ise küresel güç mücadelesinde “Yükselen Asya” gerçeğine karşı kurulmuş bir kumpasa işaret etmektedir.

Bu kapsamda ABD’nin kumpas kurduğu argümanını tartışmaya açarak temellendirmek gerekmektedir. 29 Mart 1979 tarihinde Enver Sedat liderliğindeki Mısır’la başlayan ve 26 Ekim 1994 tarihinde Ürdün’le devam eden Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki diplomatik ilişki kurma sürecini, Trump’ın damadı olan Jared Kushner’in koordinatörlüğünde yürütülen normalleşme hamleleri, İsrail lehine bir atılıma dönüştürmüştür. Böylelikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Sudan, İsrail’le ilişki kuran devletler kervanına katılmıştır. Son olarak 2021 yılının Nisan ayında Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal Bin Ferhan, “İsrail’in bölgedeki konumunun normalleşmesinin” tüm bölge için ekonomik, sosyal ve güvenlik açılardan faydalı olacağını öne sürerek Riyad’ın da normalleşme adımları atacağını ortaya koymuştur.[1] Bu da bölge politikasında İsrail’in güvenliğinin sağlanmasını öncelikli mesele olarak algılayan ABD’nin Körfez’deki Arap ülkelerini İsrail’le uzlaştırdığını ortaya koymaktadır.

Körfez’deki Arap ülkelerini ABD ekseninde bir siyasete iten ve ABD’nin teşvik etmesiyle İsrail’e yönlendiren temel husus ise bu aktörlerin Şii-Sünni ayrışması üzerinden algıladıkları “İran tehdidi” olgusudur. ABD, bir yandan İran’ı “öteki” olarak konumlandırıp şeytanlaştırırken; diğer taraftan da “İran tehdidinin” önünü açarak hem Körfez’deki Arap ülkelerine silah satmakta hem de bu ülkelerin kendisine olan bağımlılığını arttırmaktadır.

Öte yandan İsrail’in Filistin halkına uyguladığı zulme itiraz eden başat aktör ise Türkiye’dir. 31 Mayıs 2010 tarihinde gerçekleşen Mavi Marmara Saldırısı’ndan beri Tel-Aviv yönetimiyle diplomatik ilişki kurmayan Ankara, idealist bir duruş ortaya koymakta ve başta Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere çeşitli platformlarda mazlum Filistin halkının hakkını savunmaktadır. Nitekim ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasına karşı, 2017 yılının Aralık ayında BM Genel Kurulu’nda ezici çoğunlukla alınan kınama kararında da önerge Türkiye ve Yemen tarafından hazırlanmıştır.[2]

Kısacası ABD’nin İsrail saldırganlığını meşrulaştırma hamlelerine uluslararası arenada direnen başlıca ülke Türkiye’dir. Arap ülkelerini normalleşme sürecine iten temel dinamik ise ABD eliyle alan açılan “İran yayılmacılığıdır”. Bu anlamda ABD’nin İsrail saldırganlığını meşrulaştırma yönündeki girişimlerinin bölgede Türkiye ve İran karşıtı bir ittifak inşa ettiği söylenebilir. Daha da önemlisi bahsi geçen olaylar, Ortadoğu bölgesiyle sınırlı değildir. Örneğin İsrail’le normalleşme kararı alan aktörlerin bir kısmı, Doğu Akdeniz’de de Türkiye’ye karşı uygulanan “Güneyden Kuşatma Stratejisi” içerisinde sorumluluk üstlenmektedir.

Tüm bunlara rağmen Türkiye’nin Astana Süreci üzerinden Rusya ve İran’la geliştirdiği yakın çalışma formatı, Ortadoğu’da Amerikan gücünün dengelenmesi noktasında kritik bir işleve sahip olmuştur. Üstelik bu süreç, Türkiye’nin “Yeniden Asya Açılımı”yla daha ileri bir evreye taşınmaktadır. Mevzubahis açılım aracılığıyla proaktif bir siyaset uygulayan Türkiye, Kuşak-Yol Projesi’nin Orta Koridor’unda merkezi bir konumda yer almakta ve her geçen gün bu vesileyle jeopolitik önemini daha da arttırmaktadır. Yani Türkiye, Asya’ya olan ilgisi vesilesiyle yalnızca İran ve Rusya’yla değil; küresel güç mücadelesinde ABD’ye meydan okuyan Çin’le de yakınlaşmaktadır. Bu da Ankara’nın sadece Ortadoğu’da değil; küresel düzeyde Amerikan gücünün dengelenmesi noktasında bir arayış içerisinde olduğunu gözler önüne sermektedir.

Rusya’yla imzaladığı 16 Kasım 2001 tarihli Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı’yla birlikte tek kutuplu; yani Amerikan hegemonyasına dayalı düzeni reddettiğini net bir biçimde ortaya koyan Türkiye,[3] “Yeniden Asya Açılımı” üzerinden çok kutuplu dünyanın inşasında kritik bir sorumluluk üstlenmekte ve aslında küresel ekonominin ağırlığını teşkil eden Asya ülkeleriyle yakın ilişkiler geliştirmektedir. Bu anlamda dostlarını arttırarak kendisine uygulanan kuşatmaları da aşma noktasında mühim bir duruş ortaya koyan Türkiye’nin Mısır ve Suudi Arabistan’la temaslarda bulunduğu bir dönemde İsrail’in Filistinlilere saldırması manidardır. Zira Suudi Arabistan ve Mısır, her ne kadar ABD’ye yakınlığıyla bilinen devletler olsa da tıpkı Türkiye gibi Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemleri almayı tartışmakta[4] ve aslında jeopolitik bir arayışı ortaya koymaktadır.

İşte bu ortamda Filistinlilere yönelik saldırılarla İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD’nin “koçbaşı” gibi davranmaktadır. Zira Netanyahu yönetiminin saldırgan politikaları, Türkiye’nin dostlarını çoğaltması noktasında yürüttüğü sürece zarar verebilir. Dolayısıyla Türkiye’nin ABD’ye karşı Asya merkezli olarak bir güç dengesine yöneldiği ve bu güç dengesinde ABD ile bölgesel müttefiki olan İsrail’i etkisizleştirme noktasında mühim atılımlar yaptığı bir dönemde, söz konusu saldırıların gerçekleşmesiyle Ankara-Kahire ve Ankara-Riyad hattındaki yakınlaşma hamleleri sabote edilmek istenmiş olabilir. Fakat bu saldırıların ters tepmesi ve Ankara-Kahire-Riyad hattındaki yakınlaşmayı tetiklemesi de ihtimal dahilindedir.

Kudüs’teki saldırıların ardından konunun Ortadoğu’dan ibaret olmadığını gösteren bir gelişme de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le yaptığı görüşmede, bölgeye uluslararası koruma gücü gönderilmesi fikrinin gündeme gelmesidir.[5] Bu fikir, İsrail saldırıları karşısında sivillerin korunması gerektiği hususunda Moskova’nın da Ankara’yla hemfikir olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla gerek İsrail’in tutumu gerek bölgesel arayışlar ve gerekse de Asya merkezli olarak yaşanan küresel tartışmalar, Kudüs’ün önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu noktada Filistin Meselesi’ni yalnızca İslam Dünyası’nın değil; tüm mazlum milletlerin dayanışma halinde olduğu bir mücadeleye dönüştürmek ve buna yönelik diplomasi yürütmek gerekmektedir. Aslında Türkiye’nin 2017 senesinin Aralık ayında BM Genel Kurulu’na sunduğu önergedeki amacı da bu olmuştur. Dolayısıyla Filistin Davası, Asya’nın yükselişiyle birlikte mazlum milletler dayanışmasını arttıran bir anahtar olabilir. Bu vesileyle de küresel güç mücadelesinde çok kutupluluğun belirginleşmesi ve Türkiye’nin de bir kutup olarak konumlanacağı Asya merkezli yeni dünya düzeni, Filistin’in de bağımsız ve saygın bir devlet olarak yerini aldığı uluslararası sistem yaratabilir. Bu anlamda Kudüs, Amerikan liderliğine karşı itirazın sembolü haline gelebilir.


[1] “Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Bin Ferhan: İsrail ile Normalleşme Tüm Bölge İçin Faydalı Olacak”, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/suudi-arabistan-disisleri-bakani-bin-ferhan-israil-ile-normallesme-tum-bolge-icin-faydali-olacak/2197142, (Erişim Tarihi: 13.05.2021).

[2] Firas Elias, “Yüzyılın Tokadı”, ANKASAM, https://www.ankasam.org/yuzyilin-tokadi/, (Erişim Tarihi: 13.05.2021).

[3] Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı hakkında detaylı bilgi için bkz. Mehmet Seyfettin Erol, “16 Kasım 2001’den 24 Kasım 2015’e Türk-Rus İlişkileri: “Avrasya’da İşbirliği”nden Yakın Çevrelerde Güç Mücadelesine Analitik Bir Bakış”, 2. Uluslararası Osmaneli Sosyal Bilimler Kongresi: Osmaneli’nden 21. Yüzyılı Okumak Bildiriler Kitabı, Murat Ercan vd., der., Bilecik 2016, s. 165-178

[4] “Hangi Ülkeler S-300 ve S-400 Sistemlerini Kullanıyor?”, Euronews, https://tr.euronews.com/2019/07/12/s-300-ve-s-400-sistemlerini-dunyada-kac-ulke-kullaniyor, (Erişim Tarihi: 13.05.2021).

[5] “İsrail-Filistin Çatışması: Erdoğan ve Putin’den Çağrı”, Deutche Welle, https://www.dw.com/tr/israil-filistin-%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1-erdo%C4%9Fan-ve-putinden-%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1/a-57507376, (Erişim Tarihi. 13.05.2021).

Dr. Doğacan BAŞARAN
Dr. Doğacan BAŞARAN
Dr. Doğacan BAŞARAN, 2014 yılında Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. Yüksek lisans derecesini, 2017 yılında Giresun Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda sunduğu ‘’Uluslararası Güç İlişkileri Bağlamında İkinci Dünya Savaşı Sonrası Hegemonik Mücadelelerin İncelenmesi’’ başlıklı teziyle almıştır. Doktora derecesini ise 2021 yılında Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı‘nda hazırladığı “İmparatorluk Düşüncesinin İran Dış Politikasına Yansımaları ve Milliyetçilik” başlıklı teziyle alan Başaran’ın başlıca çalışma alanları Uluslararası ilişkiler kuramları, Amerikan dış politikası, İran araştırmaları ve Afganistan çalışmalarıdır. Başaran iyi derecede İngilizce ve temel düzeyde Farsça bilmektedir.

Benzer İçerikler