1 Nisan 2026 tarihinde Artemis 2 görevi kapsamında Reid Wiseman, Victor Glover, Christina Koch ve Jeremy Hansen olmak üzere dört astronot Ay’ın yörüngesine gönderilmiştir. Yaklaşık on gün sürmesi planlanan görev boyunca astronotlar; Ay çevresinde insanlı uçuş operasyonlarının güvenilirliğini test edecek, derin uzayda yaşam destek sistemlerini değerlendirecek ve gelecekte gerçekleştirilecek yüzey inişleri için veriler toplayacaktır.[1] Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) insanlı son Ay görevini 1972 yılında gerçekleştirdiği düşünüldüğünde, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) uzun bir aradan sonra Ay’a neden geri döndüğü sorusu hemen hemen herkesin aklına gelmektedir.
Geçmişe dönüp bakıldığında ABD’nin uzay faaliyetlerine en yoğun yatırım yaptığı dönemin Soğuk Savaş olduğu görülmektedir. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ABD’nin uzay politikalarında göreli bir duraksama yaşanmış, NASA’nın öncelikleri ve uzay faaliyetlerine ayrılan bütçe daha sınırlı bir çerçevede kalmıştır.[2] Ancak 2000’li yılların başında Çin’in artan uzay faaliyetleri ve uzaya yönelik koyduğu hedefler doğrultusunda uzayda kendisine karşı tehdit algılayan ABD, uzay çalışmalarını yeniden hızlandırmış ve bu alana yönelik yatırımlarını artırmıştır. Bu bağlamda ABD’nin Artemis programı, günümüz uluslararası sisteminde giderek belirginleşen büyük güç rekabeti bağlamında ele alınabilir.
Bu rekabetin arka planında Çin’in son yıllarda uzay alanında kaydettiği ilerleme belirleyici bir etkendir. Çin Ulusal Uzay İdaresi (CNSA) öncülüğünde yürütülen programlar kapsamında Çin’in insanlı uzay uçuşları gerçekleştirmesi, Tiangong Uzay İstasyonu ile kendi uzay istasyonunu kurarak yörüngede kalıcı varlık göstermesi ve BeiDou Uydu Konumlandırma Sistemi ile küresel ölçekte alternatif bir navigasyon sistemi oluşturması, ülkenin uzayda bağımsız bir güç haline geldiğini ortaya koymaktadır. Bu gelişmeler, ABD açısından uzayın bir rekabet alanı haline geldiğini göstermektedir.
Çin’in Rusya’yla birlikte geliştirdiği Uluslararası Ay Araştırma İstasyonu (ILRS) projesi, bu rekabetin en somut örneklerinden bir diğeridir. ILRS, Ay yüzeyinde kalıcı bir araştırma üssü kurulmasını hedeflemekte ve çok taraflı katılım çağrılarıyla alternatif bir uluslararası işbirliği modeli sunmaktadır. Bu girişim, ABD liderliğindeki Artemis programıyla doğrudan bir karşılaştırma alanı yaratmaktadır. Artemis programı kapsamında geliştirilen Artemis Anlaşmaları ise ABD’nin müttefikleriyle birlikte uzayda norm belirleyici bir rol üstlenme çabasını yansıtmaktadır.
ABD’nin Ay’a dönüş motivasyonlarından biri de bu norm oluşturma sürecinde liderliği kaybetmeme isteğidir. Nitekim mevcut uluslararası çerçevenin temelini oluşturan Dış Uzay Antlaşması, uzayın barışçıl kullanımını vurgulasa da kaynakların mülkiyeti, ticari faaliyetlerin kapsamı ve özel şirketlerin rolü gibi konularda açık ve detaylı hükümler sunmamaktadır. Bu boşluk, Ay’da faaliyet gösteren ülkelerin ve kurumların fiili uygulamalar yoluyla yeni normlar üretmesine zemin hazırlamaktadır. Uzay hukukunun henüz birçok açıdan belirsizlikler içerdiği göz önüne alındığında Ay’da gerçekleştirilecek faaliyetler gelecekteki düzenlemelerin temelini oluşturabilir. Bu nedenle Ay’da erken varlık göstermek, kurumsal ve hukuki bir üstünlük anlamına gelmektedir.
Bunun yanı sıra Ay’ın barındırdığı potansiyel kaynaklar da ABD’nin stratejik hesaplamalarında önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle helyum-3 (He-3) gibi enerji üretiminde kullanılabilecek nadir elementler ve su buzunun varlığı, Ay’ı ekonomik açıdan cazip hale getirmektedir. Su buzunun varlığı, yalnızca içme suyu sağlamakla sınırlı değildir; aynı zamanda hidrojen ve oksijene ayrıştırılarak roket yakıtı üretiminde kullanılabilir. Bu durum, Ay’ı bir “lojistik üs” haline getirerek Mars başta olmak üzere diğer gezegenlere ve gökcisimlerine yapılacak görevlerin maliyetini ve zorluklarını önemli ölçüde azaltabilir.
Helyum-3 ise bu bağlamda en dikkat çekici kaynaklardan biridir. Dünya’da son derece sınırlı bulunan bu izotopun, Ay yüzeyinde Güneş rüzgârları nedeniyle daha yüksek miktarlarda biriktiği düşünülmektedir. He-3’ün en önemli özelliği, nükleer füzyon reaksiyonlarında potansiyel bir yakıt olarak kullanılabilmesidir. Özellikle He-3 temelli füzyon reaksiyonlarının, daha düşük radyoaktif atık üretmesi nedeniyle geleceğin sürdürülebilir enerji kaynaklarından biri olabileceği değerlendirilmektedir. Bu kaynakların çıkarılması ve kullanımı henüz teorik düzeyde olsa da gelecekte enerji ve uzay ekonomisi açısından kritik rol oynayabileceği öngörülmektedir. Dolayısıyla Ay’a yönelik yatırımlar, uzun vadeli ekonomik rekabetin de bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Sonuç olarak ABD’nin Ay’a dönüşü çok katmanlı bir stratejinin ürünüdür. Bilimsel keşifler ve teknolojik gelişmeler bu sürecin önemli bileşenleri olmakla birlikte asıl belirleyici unsurlar; büyük güç rekabeti, uluslararası norm oluşturma çabaları ve potansiyel ekonomik çıkarlar olarak öne çıkmaktadır.
[1] Alex Fitzpatrick. (2026). “Artemis II successfully launches for historic Moon mission”, Axios, https://www.axios.com/2026/04/01/moon-artemis-ii-launch-florida (Erişim Tarihi: 04.04.2026)
[2] Célia Cornec. (2019). The Post-Cold War Issues of the Space Conquest. Honors Collegium, 14, 1-37.
