İkinci Dünya Savaşı öncesinde Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) temel tehdit algısı büyük ölçüde Avrupa devletlerine yönelmişken, savaş sonrasında bu algı Sovyetler Birliği ekseninde şekillenmiştir. 2000’li yılların başından itibaren Amerikan dış politikasında “küresel terörle mücadele” söylemi ön plana çıkmıştır. ABD tarafından El Kaide, DAEŞ/İŞİD gibi örgütler bu bağlamda başat tehdit unsurları olarak tanımlanmıştır. Bu örgütlerin ortaya çıkışına paralel olarak ABD’nin dünya genelindeki askerî müdahaleleri artmıştır. Diğer bir ifadeyle bu örgütlerin terör eylemleri, ABD’nin Orta Doğu’daki işgallerine meşruiyet zemini oluşturmuştur. Bu durum terör örgütlerinin eylemleri ile ABD çıkarlarının örtüştüğünü göstermektedir.
Dünya petrol rezervleri bakımından ilk sırada yer alan Venezuela, başta altın olmak üzere birçok kritik mineral açısından da önemli bir doğal kaynak zenginliğine sahiptir. ABD, Venezuela’nın bu kaynakları üzerinde tek başına belirleyici bir konum elde etmek istemiştir. Bu çerçevede ABD, demokratik ve hukuki normlarla bağdaşmayan yöntemlere başvurarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırmıştır. ABD bu kaçırma olayına gerekçe ya da meşruiyet zemini oluşturmak amacıyla, Venezuela’dan ABD’ye yönelik uyuşturucu kartelleri tehdidini bahane göstermiştir. ABD’nin bu tutumu Irak’ı işgali öncesinde, Irak’ta kitle imha silahları var bahanesiyle benzerlik taşımaktadır.
Tarihsel olarak enerji kaynakları, küresel güç dengelerinin belirlenmesinde merkezi bir rol oynamıştır. Yaklaşık olarak 18. ve 19. yüzyıllar kömürün, 20. yüzyıl petrolün, 21. yüzyılın ilk çeyreği ise doğal gazın belirleyici olduğu dönemlerdir. 21. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren nadir toprak elementlerinin stratejik önemi artmaya başlamıştır. Diğer bir ifadeyle “21. yüzyıl nadir toprak elementleri yüzyılı” olacaktır. Bu bağlamda petrolün küresel sistemdeki belirleyici rolünün zayıfladığı ve daha da zayıflayacağı beklenmektedir.
Çin, elektrikli araçlar ve yenilenebilir enerji teknolojilerinde kritik öneme sahip, nadir toprak elementleri alanında küresel ölçekte dünyanın patronu konumundadır. 2024 yılı itibarıyla dünyada üretilen yaklaşık 390 bin ton nadir toprak elementinin yaklaşık 270 bin tonunu (%69) Çin tek başına üretmiştir. Bu bağlamda küresel ölçekte işlenen nadir toprak elementlerinin yaklaşık %85’i Çin’in kontrolündedir. Ayrıca Çin’de kritik minerallerin işlenmesine yönelik tesisler, diğer ülkelere kıyasla yaklaşık %50 daha düşük maliyetle faaliyet göstermektedir. Bu alanda Çin rakiplerine göre yaklaşık on yıl ileridedir.
Kritik mineraller özellikle yenilenebilir enerji teknolojileri başta olmak üzere elektrikli araçlarda yoğun kullanıldığı için bu üstünlük, Çin’in otomotiv sektörüne de yansımıştır. Küresel ölçekte en yüksek piyasa değerine sahip 50 otomobil şirketinin 17’si Çin, 8’i Japonya, 6’sı ABD, 5’i Hindistan, 4’ü Almanya, 2’si Güney Kore, 2’si Türkiye, 1’i Fransa, 1’i İsveç ve 1’i de Hollanda merkezlidir. Özetle bir dönem araba üretiminde dünyanın patronu olan Almanya, bu patronluğu Çin’e kaptırmıştır. Almanya başta olmak üzere Avrupa ekonomisindeki daralmalar, ABD ekonomisini de derinden etkilemiştir. Gelinen süreçte ABD, ekonomik anlamda eski gücünde değildir. Örneğin 1950’li yıllarda ABD, dünya toplam ekonomik üretiminin yaklaşık yarısını gerçekleştirirken, günümüzde bu oran yaklaşık %25 seviyesine gerilemiştir.
Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ABD, Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmiş; yenilenebilir enerji kaynaklarına mesafeli, fosil yakıt üretimini önceleyen bir enerji politikası benimsemiştir. Trump yönetimi, OPEC ve OPEC+ ülkelerinin petrol piyasalarındaki belirleyici rolünü kırarak fiyatlar üzerinden küresel enerji düzeninde daha baskın bir konum elde etmeyi hedeflemektedir. Ancak bu hedefin hangi araçlarla ve ne ölçüde gerçekleştirilebileceği belirsizliğini korumaktadır. Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu ülkesinden kaçırma hamlesinin arkasında, enerji kaynakları üzerindeki hâkimiyet mücadelesi vardır.
ABD’nin Venezuela petrol gelirlerinden nasıl kar edebileceği ve bu gelirlerin, doların rezerv para olarak gücünü nasıl koruyacağına ilişkin büyük belirsizlikler vardır. ABD’nin enerji arzını artırması (Venezuela petrolü çokça üretildiğinde) petrol fiyatlarının düşmesine yol açmakta ve bu durum özellikle enerji ithalatçısı Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelere avantaj sağlamaktadır. Buna karşılık ABD’nin arzı kısıtlaması, yüksek petrol fiyatlarından fayda sağlayan Rusya gibi üretici ülkelerin ekonomik kazanımlarını artırmaktadır.
2010’lu yıllarda ABD’de yaşanan kaya gazı devrimi, ülkeyi enerji ithalatçısı konumundan ihracatçı konuma yükseltmiştir. Böylelikle ABD enerji politikalarını küresel hegemonya stratejisinin önemli bir unsuru hâline getirmiştir. ABD dış politikasında Latin Amerika, uzun süredir stratejik öncelik atfedilen ve “arka bahçe” olarak tanımlanan bir bölge konumundadır. Bu çerçevede ABD, küresel hegemonyasını sürdürmek amacıyla öncelikle kendi yakın çevresini kontrol altına almaya çalışmaktadır.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik petrol hamlesi yalnızca enerji güvenliği bağlamında değil, aynı zamanda dedolarizasyon süreciyle de doğrudan ilişkilidir. Trump yönetimi, Venezuela petrolünün ABD şirketleri tarafından çıkarılıp işlenerek küresel piyasalara ihraç edileceğini söylemiştir. Fakat bu hedefin uygulanabilirliğine yönelik somut ve teknik mekanizmalar henüz netlik kazanmamıştır. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) bünyesindeki ülkeler, dolar merkezli küresel finans sistemine alternatif arayışlar içerisindedir. Diğer bir ifadeyle Küresel Güney olarak adlandırılan BRICS ve ŞİÖ gibi oluşumlar, ABD’nin dolar hegemonyasına meydan okumaktadırlar.
Rusya ve Çin’in Venezuela üzerindeki uzun yıllara dayanan nüfuzu, Maduro’nun kaçırılmasıyla birlikte zayıflamış ve bu nüfuz alanı ABD lehine el değiştirmiştir. Uzmanlara göre “Venezuela petrolü, teknik açıdan çıkarılması son derece güç ve yüksek maliyetlidir”. Bu bağlamda, ekonomik kapasitesi görece daha güçlü olan Çin, uzun yıllar boyunca Venezuela’da yüksek hacimli petrol üretimi gerçekleştirememiştir. Buna karşılık ekonomik gücü giderek zayıflayan ABD’nin, bu kaynakları hangi yöntemlerle çıkaracağı ve sürdürülebilir bir kârlılık sağlayıp sağlayamayacağı önemli bir belirsizliktir.
ABD açısından askerî güç ile finansal güç arasındaki öncelik tartışmasında, doların küresel rezerv para statüsünün korunması temel önceliktir. Nitekim ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dolar hegemonyası üzerine inşa edilmiş bir uluslararası sistem kurmuştur. Bu bağlamda Venezuela petrolünün önemli bir kısmının kripto para birimleri ve/veya Çin Yuan’ı üzerinden Çin’e ihracatı, dolar hegemonyasına yönelik dolaylı bir tehdittir. ABD’nin Venezuela yönetimini devralma girişimi, kendi arka bahçesinde kontrolü sağlamaya yönelik olmakla birlikte, Venezuela’nın enerji rezervleri aracılığıyla doların küresel rezerv para olarak gücünü arttırma çabasının dışa yansımasıdır. Bu çerçevede ABD’nin Güney Amerika’ya yönelik olası askerî veya siyasi müdahaleleri, ABD’nin küresel güç kaybını tamamen durdurmasa da kısmen geciktirici bir işlev görebilir.
Venezuela’nın petrol altyapısı büyük ölçüde eski ve yıpranmış durumdadır. Bu nedenle üretimin sürdürülebilir şekilde artırılabilmesi için yüksek yatırımlara ihtiyaç vardır. Ancak bu yatırımların kısa vadede hayata geçirilmesi zor görünmektedir. İlerleyen yıllarda, küresel ölçekte ekonomik daralma eğilimlerinin artacağı öngörülmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının ve nükleer enerjinin, enerji portföyündeki payı hızla artmaktadır. Bu gelişmeler ışığında, önümüzdeki yıllarda petrolün varil fiyatının yaklaşık 50 ABD doları seviyesinde seyredeceği öngörülmektedir. Avrupa’da sanayisizleşme süreci derinleşirken, Çin’in ürettiği malları küresel pazarlarda satamaması durumunda, dünya genelinde ekonomik durgunluk daha belirgin hale gelebilir. Petrol fiyatlarının düşük seviyelerde kalması durumunda, Amerikan enerji şirketleri Venezuela’da petrol çıkarma konusunda çok istekli olmayabilirler. Bu durum karşısında ABD, dedolarizasyonun önüne geçemeyebilir.
ABD iç siyasetinde enerji politikaları açısından belirgin bir ayrışma vardır. Demokratlar fosil yakıtlara karşı daha mesafeli bir tutum sergileyerek yenilenebilir enerji kaynaklarına öncelik vermektedir. Cumhuriyetçiler ise fosil yakıt üretimini destekleyen bir politika izlemektedir. Donald Trump, ikinci başkanlık döneminin başlangıcında ABD’yi Paris İklim Anlaşması’ndan çekmiş ve fosil yakıt yanlısı olduğunu açık bir şekilde göstermiştir. Bu sebeple fosil yakıt yanlısı Trump, kendi istikbalini büyük oranda Venezuela petrollerinde görmektedir.
ABD’de 2026 yılı sonunda gerçekleştirilecek Kongre seçimlerinin ardından, Cumhuriyetçi Partinin Kongre’deki çoğunluğunu kaybetmesi yüksek olasılık dâhilindedir. Bu durum Trump’ı, ikinci başkanlık döneminde yasama desteği bakımından ciddi ölçüde sınırlandıracaktır. Özetle Trump, ABD’de “topal ördek” konumuna düşecektir. Bu çerçevede Venezuela kaynaklı petrol gelirlerinin, ABD ekonomisine Trump’ın başkanlık süresinde somut ve belirleyici bir katkı sağlama ihtimali oldukça düşük görünmektedir.
Venezuela başta olmak üzere tüm Latin Amerika ülkelerinde “ABD karşıtı” geniş çaplı bir direnişin ortaya çıkması durumunda ABD, küresel ölçekte farklı coğrafyalarda konuşlandırdığı askerî unsurlarının önemli bir bölümünü Güney Amerika’ya kaydıracaktır. Bununla birlikte Venezuela’nın yalnızca Maduro yönetimiyle sınırlı bir yapı olmadığı unutulmamalıdır. Maduro’nun ABD tarafından etkisiz hâle getirilmesi, Venezuela yönetimini bütünüyle kontrol altına alındığı anlamına gelmez. Büyük ekonomik kriz, açlık ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olan Latin Amerika ülkelerinde, ilerleyen yıllarda ciddi iç karışıklıklar ve ayaklanmalar ortaya çıkabilir.
Afganistan ve Irak başta olmak üzere ABD, işgal ettiği hiçbir ülkeye barış ve refah götürmemiştir. Diğer bir ifadeyle ABD’nin gittiği hiçbir yere bahar gelmemiştir. Venezuela’da askerî hiyerarşi çok geniş bir ağa sahiptir. Ülkede iki bini aşkın generalin bulunması, liyakate dayalı bir askerî yapıdan ziyade Hugo Chávez döneminde rejim güvenliğini önceleyen siyasal bir düzenlemenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla yönetim bağlamında Venezuela büyük istikrarsızlık ve iç karışıklıklara gebe durumundadır. İlerleyen yıllarda ABD, Güney Amerika’ya daha fazla odaklanacak ve askerî, siyasi ve ekonomik enerjisinin önemli bir kısmını bu bölgeye yönlendirecektir. Enerjisini burada tüketen ABD’nin küresel ölçekteki gücü daha da zayıflayacaktır.
