5 Mart 2026 tarihinde İran, Nahçıvan’a insansız hava aracı saldırıları düzenlemiş ve Azerbaycan, bu eylemi “bir terör saldırısı” olarak nitelendirerek İran’a hesap vermesi çağrısı yapmıştı. Tahran ise bu saldırının “İsrail’in bir provokasyonu” olduğunu söylemişti.[1] İran, Türkiye sınırları içerisinde düşürülen füzelerle ilgili de benzer açıklamalar yapmış ve İsrail’in provokasyonuna dikkat çekmişti. Her ne kadar bu saldırıların çıkış noktasının İran toprakları olduğu belirtilse de Tahran’ın bu konuda sorumluluktan kaçınarak İsrail’i suçlamaya yönelmesi, akıllarda bir dizi şüphe uyandırmıştır.
Burada sorgulanması gereken birinci husus, İran menşeli bu saldırılarla ilgili Tahran’ın sorumluluk almaktan kaçınması ve İsrail’e suçlamalar yöneltmesidir. Bu durum, savaş esnasında dahi olsa İran’ın kendi toprakları ve askeri unsurları üzerinde tam bir kontrol sahibi olmadığı düşüncesine yol açmaktadır. Başka bir ifadeyle bu saldırılar, eğer İran’ın iddia ettiği gibi İsrail’in bir provokasyonu olarak görülürse, İran’ın içerisinde güçlü bir İsrail varlığından söz etmek de mümkün olacaktır. Çok sayıda İranlı üst düzey siyasi liderin ve askeri kurmayın son bir yıl içerisinde İsrail tarafından öldürülmesi de bunun bir göstergesi olarak yorumlanmaktadır. Nahçıvan ve Türkiye’ye dönük saldırıların gerçekleşme biçimi ne olursa olsun İran’ın sorumluluktan kaçınması ve İsrail’i suçlaması, bölgesel dengeleri bozmaya ve jeopolitiği değiştirmeye dönük bir hamle olarak görülebilir.
Azerbaycan’a bağlı Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti toprakları, son yirmi yıllık periyotta komşu ülkeler Türkiye, İran, Ermenistan, Gürcistan ve Rusya’nın da dahil olduğu bölgesel işbirliği ve bazen de rekabet sürecinin önemli bir bileşeni olmuştur. Bu rekabetin ana unsurları ise enerji, ticaret, ulaştırma projeleri ve güvenlik gibi başlıklardır. Bu rekabetin yoğunlaştığı ve kilitlendiği nokta ise Nahçıvan’ı Azerbaycan’a bağlaması planlanan Zengezur Koridoru olmaktadır. Bu bağlantının önündeki en büyük engel ise 2020 yılına kadar Karabağ topraklarının Ermenistan’ın işgali altında olmasıydı. 2020 yılındaki 44 günlük Vatan Savaşı ile bu toprakların kurtarılması, Güney Kafkasya’daki güç dengelerini ve jeopolitiği hızla değiştirmiş; bölgesel barış, istikrar ve refah yolunda büyük bir adım atılmıştır. Karabağ Zaferi, Zengezur Koridoru’nun inşası için de umut verici bir gelişme olmuştur. Yeni jeopolitik ortamda Azerbaycan’ın Nahçıvan’a ulaşmak için İran’a duyduğu ihtiyaç da azalmıştır. Dolayısıyla İran, bu yeni jeopolitik ortamda güç kaybeden aktörlerden biri olarak konumlanmıştır.
Güney Kafkasya’daki güç dengelerini sarsan ikinci büyük gelişme; Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) bölgesel gelişmelere müdahil olması, bu bağlamda Azerbaycan-Ermenistan Barış Anlaşması’nın imzalanmasına arabuluculuk etmesi ve “Zengezur Koridoru” olarak bilinen hattı “Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası (TRIPP)” adıyla çözüme kavuşturması olmuştur. Böylece Azerbaycan ve Nahçıvan’ın birbirine bağlanabilmesinin önündeki “Ermenistan engelinin” ve ihtiyaç duyulan “İran bağlantısının” ortadan kaldırılması yönünde kritik bir eşik aşılmıştır. ABD’nin de müdahalesiyle oluşan bu yeni jeopolitik ortam, İran’ın gücünü büyük oranda kaybettiği bir denklem oluşturmuştur. Bu açıdan TRIPP projesi, ABD’nin İran’ı bölgede tamamen yalnızlaştırabilmek ve onu kuşatabilmek adına atmış olduğu bir hamle olarak dikkat çekmiştir.
Fakat yine de Türkiye’nin girişimleriyle yürütülen 3+3 mekanizması sayesinde Ermenistan, İran ve Rusya’nın da dahil olduğu bölgesel işbirliği ve dayanışma ortamı sürdürülmektedir. Bu bakımdan bilhassa Türkiye’nin çabaları sayesinde Nahçıvan’daki saldırılar sonrasında potansiyel biçimde büyüyebilecek olan Azerbaycan ve İran arasındaki gerilim henüz başlamadan yatıştırılmış ve bu çabalar, Türkiye’nin bölgesel dostluk, dayanışma, güvenlik ve istikrara verdiği önemi ve bağlılığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Dolayısıyla İran’daki savaş, Güney Kafkasya’daki ulaştırma koridorları, büyük güç rekabeti ve bölgesel jeoekonomik dönüşümün doğrudan bir uzantısı olarak da değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle Güney Kafkasya ve Zengezur Koridoru etrafında şekillenen rekabet, İran’ın stratejik yalnızlaşma ve çevrelenme algısını derinleştirerek savaşın jeopolitik zeminini hazırlayan faktörlerden biri olmuştur. Buna karşılık 3+3 Bölgesel İşbirliği Platformu gibi mekanizmalar ve Türkiye’nin dengeleyici girişimleri, söz konusu gerilimin bölgesel ölçekte kontrol altında tutulmasını ve yatıştırılmasını hedeflemektedir. Türkiye’nin yürüttüğü çok taraflı diplomasi, özellikle Azerbaycan-İran hattında ve daha geniş anlamda Orta Doğu’daki gerilimin doğrudan çatışmaya evrilmesini engelleyen önemli bir denge unsuru olarak öne çıkmaktadır.
Nahçıvan’a yönelik saldırı sonrasında İran’ın Güney Kafkasya ve bölgesel işbirliğine dair yaklaşımı daha fazla sorgulanmaya başlanmıştır. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in bu saldırıyla ilgili ilk başta sert bir açıklama yapması,[2] İran’a duyulan güvensizliğin açık bir dışa vurumu olmuştur. Nitekim İran’ın karar alma mekanizmalarındaki parçalı yapısı (örneğin Devrim Muhafızları Ordusu ve Hükümet arasındaki bazı politika farklılıkları), yalnızca komşu ülkeler nezdinde değil, söz konusu politikanın etki doğurduğu tüm dünya ülkeleri açısından da bir belirsizlik ve şüphe kaynağı olmaktadır. Bu anlamda saldırılar, doğrudan kendisi tarafından gerçekleştirilmiş olsa bile İran yönetimi, bunu inkâr ederek bir anlamda bölgesel anlamda sürdürülebilir/kontrollü bir gerilim veya kriz stratejisi izliyor da olabilir. Bu yaklaşım, İran’ın son on beş yıllık periyotta bölgesel gelişmelerle ilgili takındığı rekabetçi tavırla bir arada değerlendirildiğinde makul bir ihtimal olarak ele alınabilir.
Nahçıvan’daki saldırı, bu bağlamda yalnızca askeri bir eylem değil, aynı zamanda İran’ın kriz yönetimi ve bölgesel stratejisine dair önemli ipuçları sunan bir gösterge niteliğindedir. Saldırının sorumluluğunu reddetme strateji sayesinde İran, bir yandan sahada caydırıcılık üretirken diğer yandan doğrudan çatışmanın doğurabileceği diplomatik ve askeri maliyetleri sınırlamayı hedefliyor da olabilir. Bu yaklaşım, İran’ın son on beş yılda bölgesel gelişmelere yönelik benimsediği rekabetçi ve çok katmanlı dış politika anlayışıyla birlikte değerlendirildiğinde daha anlamlı hale gelmektedir. İran, Orta Doğu’da vekil aktörler, sınırlı askeri hamleler ve çeşitli söylemler üzerinden etkisini sürdürmeye çalışan bir strateji izlemektedir. Nahçıvan saldırısı sonrasında ortaya çıkan tablo da bu stratejik hamlelerin Güney Kafkasya’daki son yansımaları olarak okunabilir.
[1] “Azerbaycan lideri Aliyev: İran’ın Nahçıvan’a saldırısı ‘terör eylemi’”, BBC, https://www.bbc.com/turkce/articles/cn711nplyk4o, (Erişim Tarihi: 26.03.2026)
[2] “Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’den İran’a sert tepki: Bize karşı bu terör eylemini gerçekleştirenler pişman olacaklar”, Hürriyet, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/azerbaycan-cumhurbaskani-aliyevden-irana-sert-tepki-bize-karsi-bu-teror-eylemini-gerceklestirenler-pisman-olacaklar-43122188, (Erişim Tarihi: 26.03.2026).
