Analiz

Küresel Dönüşüm Sürecinde AB’nin Türkiye Stratejisi: Üyelik mi Stratejik Ortaklık mı?

AB-Türkiye ilişkileri ne doğrusal bir genişleme süreci ne de tamamen kopmuş bir ilişki olarak, aksine hibrit bir yapı olarak değerlendirilebilir.
AB-Türkiye ilişkilerinin geleceği, normatif ilkeler ile stratejik çıkarlar arasında kurulacak hassas dengeye bağlı olarak şekillenecektir.
AB, Türkiye ile ilişkilerini koparmak yerine krizleri yönetmeye ve gerilimleri kontrol altında tutmaya dayalı bir strateji izlemektedir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye yönelik son dönem stratejisi, küresel sistemde yaşanan dönüşümlerin etkisiyle giderek daha karmaşık, çok katmanlı ve esnek bir nitelik kazanmıştır. Bu strateji, tek bir politika eksenine dayanmaktan ziyade jeopolitik zorunluluklar, ekonomik çıkarlar ve normatif değerler arasında kurulan hassas bir denge arayışını yansıtmaktadır. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Avrupa güvenlik mimarisi üzerindeki sarsıcı etkisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) küresel liderlik rolündeki göreli dalgalanmalar ve Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, AB’yi daha otonom, daha dirençli ve daha stratejik bir aktör olma yönünde zorlamaktadır. 

Bu çerçevede Türkiye, yalnızca klasik anlamda bir aday ülke olmanın ötesine geçerek Avrupa’nın güvenlik, enerji ve göç politikaları açısından vazgeçilmez bir ortak haline gelmiştir. Türkiye’nin enerji geçiş koridorlarındaki merkezi konumu, düzensiz göçün yönetimindeki kilit rolü, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyeliği ve bölgesel krizlerdeki etkili pozisyonu, onu AB açısından hem önemli bir fırsat hem de dikkatle yönetilmesi gereken bir aktör konumuna yerleştirmektedir. Bu ikili nitelik, AB’nin Türkiye politikasında aynı anda hem işbirliğini hem de sınırlamayı içeren bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.

Bu stratejik çerçevenin ekonomik boyutu, yüksek düzeyde karşılıklı bağımlılığa dayanmakla birlikte bu bağımlılığın giderek daha seçici ve asimetrik bir karakter kazandığı görülmektedir. Türkiye, AB için yalnızca önemli bir üretim üssü ve tedarik zinciri ortağı değil, aynı zamanda Avrupa sanayisi için esneklik ve maliyet avantajı sağlayan stratejik bir tamamlayıcıdır. Buna karşılık AB, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olma özelliğini sürdürmekle birlikte bu ekonomik ilişkileri kendi iç pazarının bütünlüğünü koruma, sanayi rekabet gücünü artırma ve stratejik sektörlerde dışa bağımlılığı azaltma hedefleri doğrultusunda daha kontrollü ve sınırlı bir çerçevede yönetmektedir.

Nitekim küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırıldığı, üretim güvenliğinin ve arz sürekliliğinin ön plana çıktığı ve jeoekonomik rekabetin yoğunlaştığı günümüzde AB, Türkiye’yi üretim ağlarına entegre etmeye devam etmekte; ancak bu entegrasyonu stratejik sektörlerde korumacı eğilimleri de içeren seçici politikalar aracılığıyla şekillendirmektedir. Bu yaklaşım, AB’nin özellikle kritik hammadde, yarı iletkenler ve yüksek teknoloji ürünleri gibi alanlarda dışa bağımlılığını azaltma çabalarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu doğrultuda “Made in EU” gibi girişimler Avrupa üretimini teşvik ederken, üretim süreçlerinde belirli standartların karşılanmasını ve katma değerin önemli bir bölümünün Avrupa içinde oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. Böylece üçüncü ülkelerden gelen üretimin Avrupa menşei sayılabilmesi için daha sıkı kriterler uygulanmaktadır. 

Bu gelişmeler, Türkiye açısından Avrupa değer zincirlerine daha derin entegrasyon fırsatları yaratırken, aynı zamanda bu zincirlerde kalıcı bir konum elde etmeyi zorlaştıran yeni uyum maliyetleri ve yapısal riskleri de beraberinde getirmektedir. Bu süreçte Türk sanayisi bir yandan Avrupa merkezli üretim ağlarına daha fazla entegre olma, teknoloji transferi sağlama, yatırım çekme ve ihracatını artırma imkânı bulurken; diğer yandan AB’nin giderek daha korumacı hale gelen ticaret politikaları, teknik düzenlemeleri ve standartları Türkiye’nin rekabet gücünü sınırlayabilmektedir. Özellikle çevresel düzenlemeler, karbon sınır mekanizmaları ve dijital standartlar gibi yeni nesil ticaret araçları, Türkiye’nin AB pazarına erişimini daha karmaşık ve maliyetli hale getirmektedir.

Gümrük Birliği’nin güncellenmemiş yapısı, Türkiye’nin AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarından otomatik olarak faydalanamamasına yol açmakta ve bu durum Türkiye’nin söz konusu pazarlara aynı koşullarda erişimini zorlaştırmaktadır. Ortaya çıkan bu yapısal asimetri, Türkiye lehine olmayan bir ticaret dengesi oluşturmakta ve ekonomik ilişkilerde uzun vadeli uyumsuzluk riskini artırmaktadır. Her ne kadar AB, Türkiye’nin üyelik perspektifine ilişkin kısa ve orta vadede net bir öngörüde bulunmaktan kaçınsa da Gümrük Birliği’nin yakın zamanda güncellenmesi ihtimali, ekonomik ilişkilerin sürdürülebilirliği açısından daha somut bir politika alanı olarak öne çıkmaktadır.

Siyasi ve kurumsal düzlemde ise AB-Türkiye ilişkileri ciddi bir tıkanıklık sürecinden geçmektedir. Katılım müzakerelerinin fiilen durma noktasına gelmesi, AB’nin genişleme politikasındaki isteksizliğin açık bir göstergesi olmuş ve ilişkilerin artık “tam üyelik” perspektifinden ziyade “stratejik ortaklık” çerçevesinde ele alınmasına neden olmuştur. Bu dönüşüm, AB’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımında hiyerarşik ve koşullandırıcı bir modelden daha esnek ve stratejik ortaklığa dayalı bir işbirliği modeline geçişi de yansıtmaktadır. Bu yeni çerçevede Türkiye, belirli alanlarda yoğun işbirliği yapılan ancak siyasi ve normatif açıdan belirli bir mesafenin korunduğu bir aktör konumuna yerleşmektedir. Özellikle göç yönetimi, enerji güvenliği ve bölgesel krizlerin yönetimi gibi alanlarda işbirliği derinleşirken, siyasi diyalog ve kurumsal yakınlaşma süreçlerinde belirgin bir duraksama gözlemlenmektedir.

AB’nin temel değerlerini oluşturan demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları gibi normatif ilkeler, Türkiye ile ilişkilerde belirleyici olmaya devam etmekte; ancak bu ilkelerin uygulanması giderek jeopolitik ve stratejik hesaplarla dengelenmektedir. Başka bir ifadeyle AB, bu normatif çerçeveyi tamamen terk etmemekle birlikte Türkiye ile ilişkilerinde bu değerleri daha esnek ve seçici biçimde yorumlama eğilimi göstermektedir. Bu durum, AB’nin kendisini “normatif güç” olarak tanımlama iddiası ile uluslararası sistemin güç siyaseti temelli gerçeklikleri arasında belirgin bir gerilim alanı yaratmaktadır. Bir yandan normatif kimliğini korumaya çalışan AB, diğer yandan jeopolitik zorunluluklar nedeniyle daha pragmatik ve çıkar odaklı bir yaklaşım benimsemek durumunda kalmaktadır. Bu nedenle AB-Türkiye ilişkilerinin geleceği, normatif ilkeler ile stratejik çıkarlar arasında kurulacak hassas dengeye bağlı olarak şekillenecektir.

İlişkilerin güvenlik ve jeopolitik boyutu ise AB-Türkiye ilişkilerinin en dinamik ve belirleyici alanlarından biridir. Türkiye’nin coğrafi konumu, Avrupa’nın doğu sınırında önemli bir güvenlik hattı oluşturarak onu AB açısından vazgeçilmez bir ortak haline getirmektedir. Özellikle düzensiz göçün yönetimi bağlamında Türkiye ile yürütülen işbirliği, AB’nin iç siyasal dengeleri ve kamuoyu baskıları açısından kritik bir öneme sahiptir. Bu kapsamda 2016 yılından itibaren uygulanan göç mutabakatı, AB’nin sınır güvenliği, düzensiz göçün kontrolü ve iç istikrarının sağlanması açısından temel bir mekanizma olarak işlev görmektedir.

Türkiye’nin Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de izlediği aktif ve giderek daha bağımsızlaşan dış politika, AB ile zaman zaman çıkar çatışmalarına yol açmaktadır. Enerji kaynaklarının paylaşımı, deniz yetki alanlarının belirlenmesi, askeri varlık ve bölgesel nüfuz mücadelesi gibi konular bu gerilimlerin başlıca alanlarıdır. Buna rağmen AB, Türkiye ile ilişkilerini koparmak yerine krizleri yönetmeye ve gerilimleri kontrol altında tutmaya dayalı bir strateji izlemektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin dışlanan bir aktör değil, kontrollü bir etkileşim içinde tutulması gereken stratejik bir ortak olarak görüldüğünü göstermektedir. Dolayısıyla AB-Türkiye ilişkileri, işbirliği ile rekabetin eş zamanlı olarak var olduğu bir jeopolitik denge alanı niteliği taşımaktadır.

Bu çok katmanlı yapının temelinde AB’nin Türkiye’ye yönelik ikili algısı yer almaktadır. Türkiye bir yandan ekonomik kapasitesi, üretim gücü, stratejik konumu ve güvenlik katkıları nedeniyle önemli bir fırsat olarak görülürken; diğer yandan siyasi ve kurumsal özellikleri ile bölgesel politikaları nedeniyle risk unsuru olarak değerlendirilmektedir. Bu ikili algı, AB’nin tam üyelik yerine seçici işbirliği ve stratejik ortaklık temelli bir yaklaşımı benimsemesine yol açmaktadır. Bu model, belirli alanlarda derinleşen işbirliği ve karşılıklı bağımlılığı artırırken, diğer alanlarda mesafenin korunmasına ve rekabetin sürdürülmesine imkân tanımaktadır. Böylece ortaya çıkan yapı, işbirliği ile rekabetin aynı anda var olduğu çok boyutlu ve esnek bir ilişki modelidir. Dolayısıyla AB-Türkiye ilişkileri ne doğrusal bir genişleme süreci ne de tamamen kopmuş bir ilişki olarak, aksine hibrit bir yapı olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak AB’nin Türkiye ile ilişkilerinde izlediği strateji, çok boyutlu, esnek ve sürekli yeniden şekillenen bir denge arayışına dayanmaktadır. Bu denge, küresel güç kaymaları, bölgesel krizler, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve normatif farklılıkların kesişiminde oluşmaktadır. Gelecekte ilişkinin yönü, AB’nin stratejik otonomi hedefleri ile Türkiye’nin bölgesel güç olma iddiası arasındaki etkileşime bağlı olacaktır. Ortak çıkar alanlarının genişletilmesi ve kurumsal diyalog mekanizmalarının güçlendirilmesi halinde ilişkiler daha kurumsal ve sürdürülebilir bir yapıya evrilebilir. Aksi halde ilişkiler, kontrollü gerilim, sınırlı işbirliği ve seçici etkileşim temelinde devam edecektir.

Bu çerçevede Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği teorik olarak mümkün olmakla birlikte, mevcut koşullar altında kısa ve orta vadede gerçekleşmesi beklenmemektedir. AB’nin Türkiye’ye yönelik stratejisi, üyelik perspektifini tamamen ortadan kaldırmamakla birlikte bu hedefi geri plana itmiş ve stratejik ortaklık ile seçici işbirliği modellerini ön plana çıkarmıştır. Türkiye, bu yeni düzende üyelik hedefi ile dışlanma arasında değil, üyelik perspektifi zayıflamış ancak işbirliği kapasitesi yüksek bir stratejik ortak konumundadır. Dolayısıyla üyelik, ancak uzun vadede hem AB’nin genişleme politikasında hem de Türkiye’nin yapısal dönüşümünde köklü değişimlerin gerçekleşmesi halinde yeniden güçlü bir ihtimal haline gelebilecektir.

Prof. Dr. Murat ERCAN
Prof. Dr. Murat ERCAN
1980 Aksaray doğumlu Prof. Dr. Murat Ercan, 1998-2004 yılları arasında Viyana Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak mezun oldu. 2004 yılında aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında doktora eğitimine kabul edilen Ercan, 2006 yılında doktora eğitimini tamamlayarak 2008 yılında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent Doktor olarak göreve başlamıştır. 2014 yılında Uluslararası İlişkiler-Avrupa Birliği alanından Doçent ve 2019 yılında Profesörlük unvanı alan Ercan, aynı yıl Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümüne geçiş yapmıştır. 2008 yılından itibaren Prof. Dr. Ercan, bölüm başkanlığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuştur. 2008 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesinde uzmanlık alanıyla ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde dersler vermiştir. Ercan’ın verdiği dersler şu şeklide sıralanabilir: Avrupa Birliği, Türkiye-AB İlişkileri, Türk Dış Politikası, Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Örgütler, Uluslararası Güncel Sorunlar, Devletler Hukuku, Küresel Siyaset ve Güvenlik ve Türkiye ve Türk Dünyası İlişkileri, Akademik kariyeri boyunca Uluslararası İlişkiler alanında Avrupa Birliği, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Türk Dış Politikası ve Bölgesel Politikalar alanında çok sayıda makale, kitap ve proje çalışması gerçekleştiren Prof. Ercan, ulusal ve uluslararası kongre ve seminerler düzenlemiş ve bu organizasyonlarda düzenleme kurulu başkanlığını yürütmüştür. Hâlihazırda Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Murat Ercan, evli ve iki çocuk babasıdır.

Benzer İçerikler