İki hafta süreceği belirtilen ve 10 Nisan’da tarafların Pakistan’da bir araya gelmeyi kabul etmelerine dayanan geçici ateşkese ABD ve İran, 8 Nisan sabahı imza atmıştır. İsrail ise andlaşmanın imzacıları arasında yer almamıştır. Fakat 8 Nisan Çarşamba günü Lübnan’a düzenlediği ve yaklaşık 300 kişinin öldüğü saldırılarla aslında sürecin dışında olmadığını; şiddetin yoğunluğunu, savaşı ve haliyle barışı etkileyecek bir aktör olduğunu göstermiştir. İsrail’in gündeminin yanı sıra Tahran ve Washington arasında şüphe, kuşku ve karşılıklı öne sürülen şartların varlığı sürecin oldukça hassas ve kırılgan olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla geçici ateşkesin tehdit altında olduğu bu dönemde kalıcı barışın hangi koşullarda ve nasıl sağlanacağı belirsizliğini korumaktadır. Halihazırda İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun ateşkesi desteklemesi fakat Lübnan’a saldırılarının süreceğini açıklaması, her ne kadar tarafı olmasa da ateşkes üzerinde söze ve etkiye sahip olduğuna işaret etmektedir. İran, Lübnan’a yönelik saldırılar nedeniyle ateşkesin ihlal edildiğini açıklamıştır. Fakat İran heyeti, diplomasiye şans vererek İslamabad’a gitmiştir.
Ateşkesin ve görüşmelerin akıbetini belirleyecek çeşitli unsurlar bulunmaktadır. Bu unsurların en başında Lübnan ve İsrail’in Lübnan’a saldırı düzenlemeye devam etmesi gelmektedir. Ateşkesin Lübnan’ı da kapsadığı bizzat Pakistan tarafından açıklanmıştır. Fakat Netanyahu yönetimi Lübnan’ın ateşkesin dışında olduğunu ve Hizbullah’ın İsrail için tehdit teşkil etmeyeceği güne kadar Lübnan’dan çekilmeyeceğini dünya kamuoyuyla paylaşmıştır. Böylelikle korkulan ve en fazla endişe edilen senaryo gerçekleşmiş, İsrail’in sürece zarar verebileceği ihtimali ateşkesin ilk gününde gerçeğe dönüşmüştür. Sonrasında ABD de İsrail’in söylemini kabul etmiş ve Lübnan’ın ateşkes sürecin dışında olduğunu açıklamıştır.
İsrail’in ateşkesi hiçe sayan tutumunun yanında ABD’nin ve Tahran’ın ateşkesin içeriğine ve sürece ilişkin farklı ve çelişkili açıklamalarda bulunması da kısa ve orta dönemde Orta Doğu’da istikrarın ve barışın değil, belirsizliğin hâkim olduğunu göstermektedir. Farklı ve çelişkili açıklamaların başlıca sebebi tarafların propaganda yaparak süreçten kazançlı çıktıklarını kendi iç ve dünya kamuoyuna kanıtlamaya çalışmasıdır. Örneğin ABD, ateşkes sonrası yaptığı açıklamada İran’ın nükleer kapasitesinin, füze sisteminin yok edildiğini açıklayarak hedeflerinde başarılı olduğunu ifade etmektedir. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, İran’ın artık ABD ve dünya için tekit teşkil etmediği açıklamasında bulunmuştur. İran’ın balistik füze üretiminin ve kapasitesinin yok edilmesi Beyaz Saray’ın önem verdiği unsurların başında gelmektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın dile getirdiği hedeflerin arasında İran’ın balistik füze üretim kapasitesinin ve stoklarının yok edilmesi bulunmakta idi. Bu unsur, aynı zamanda Barack Obama başkanlığında imzalanan İran Nükleer Anlaşması’na Trump’ın getirdiği başlıca eleştiriler arasında yer almakta idi. Trump’ın 2015 anlaşmasından ülkesini çekmesinin başlıca gerekçeleri arasında ilgili metnin Tahran’ın balistik füze sistemlerini içermemesi bulunmakta idi. Dolayısıyla mevcut dönemde 2015’ten farklı bir düzelmeye sahip olunması Trump yönetimini ve dış politikasını meşrulaştıracak unsurların başında gelmektedir.
Şartlı bir ateşkes, hassas ve kırılgan kalıcı barışa evrilmesi İsrail’in saldırılarının yanında ABD ve İran’ın karşılıklı verecekleri tavize de bağlı olacaktır. Örneğin Trump’ın Hürmüz Boğazı’nın tüm devletlerin gemilerinin geçişine açılması şartıyla ateşkes ilan edilmiştir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de İran’a yönelik saldırıların durdurulması şartıyla ateşkesin kabul edileceğini açıklamıştır. Söz konusu şartların kabul edilmesi fakat Hürmüz Boğazı’nın hala tam olarak açılmaması, İran’ın saldırılmayacak bölgeler arasında gösterdiği Lübnan’a saldırıların devam etmesi, sürecin pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve aynı zamanda sert söylemlerine rağmen ABD ve İran’ın diplomasiye şans vermeyi sürdürdüklerini göstermektedir. Bu noktada Trump’ın tutumunun ve Amerikan iç kamuoyunda giderek artan Trump karşıtlığının ateşkesin niteliğini belirleyici unsurlardan biri olacağı düşünülmektedir. Trump’ın mevcut açıklamaları uzun döneme ilişkin ateşkesin hedeflendiğini ve 10-11 Nisan’da başlayacak görüşmelerin bu yönde ilerleyeceğini göstermektedir. Diğer yandan farklı, çelişkili açıklamalarda bulunmaya devam etmektedir. Örneğin Trump, “verimli” olarak nitelendirdiği rejim değişikliğinin gerçekleştiği konusunda ısrarını sürdürmektedir.
Ateşkes öncesinde ise Trump’ın İran medeniyetinin bir daha toparlanmamak üzere yerle bir olacağı tehdidinde bulunmasıyla sivilleri hedef alacağı ve savaş suçları işlemeye devam edeceği endişesiyle dünya genelinde gergin bir bekleyiş yaşanmıştır. ABD’nin İran’ın enerji tesislerine ve köprülerine kapsamlı saldırıda bulunacağından, sivilleri hedef alacağından endişe edilmiştir. Diğer yandan Trump’ın tehdidinin büyüklüğü Washington’ın önünde çok farklı seçeneklerin bulunduğunu düşündürmüştür. Özellikle ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’in de bu yöne çekilebilecek açıklamaları örnek olarak verilebilir. Vance, ABD’nin daha önce hiç kullanmadığı silahlara başvurabileceğini kaydetmiştir. Konvansiyonel olmayan silah seçeneklerini diğer ifadeyle nükleer seçeneklerin de masada olduğunu düşündüren açıklamalarda bulunulması da yıkımın ve Orta Doğu’ya muhtemel etkisinin çok geniş boyutlarda olacağını düşündürmüştür. Endişeleri gidermek istercesine Beyaz Saray, bahse konu silahların kullanılmayacağını dünya kamuoyuna açıklamıştır. İran böylesi büyük ve endişe verici tehdide karşı cevabının bölge dışında da etkileri olacağını iddia etmiş; vereceği cevap neticesinde ABD ve müttefiklerinin bölgedeki petrol ve gaz kaynaklarından uzun yıllar boyunca mahrum kalacaklarını öne sürmüştür.
Trump, neredeyse savaşın başladığı 28 Şubat’tan beri ateşkes masasına oturmak ve İran’a saldırmamak için çeşitli şartlar sürmüş ve süre tanımıştır. Fakat Tahran’ın verilen süre ve öne sürülen şartlara uymaması sebebiyle Trump da tanıdığı süreleri dikkate almamış; hedeflerinde olduğu gibi sürelerde de değişikliğe gitmiştir. Örneğin bir dönem Trump, İran’ın enerji altyapısına büyük ve kapsamlı saldırı gerçekleştireceği yönünde tehditlerde bulunmuş, sahadaki gelişmeler neticesinde ise tehdit ve şartlarını askıya almıştır. Kapsamlı ve yoğun bir kuvvet kullanımını içerecek olan saldırıların gerçekleşmesi durumunda savaş suçu işlemesinin mümkün olacağının hatırlatılması üzerine ise Trump, bu durumla ilgilenmediğini ifade etmiştir. İran bunun karşılığında Trump’ın tehditlerinin savaş suçları hatta soykırım işlenebileceğine dair emareler olarak yorumlamıştır.
Süreçte değerlendirilmesi gereken unsurlar arasında Körfez ülkelerinin tutumu yer almaktadır. Özellikle Suudi Arabistan’ın ne cevap vereceği önem teşkil etmektedir. Bölgesel ve hatta Afrika gibi Orta Doğu dışındaki coğrafyalara da uzanan tarihsel rekabetin yanı sıra yine güvenlik tehditleri de İran ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri belirlemektedir. İki ülkenin çalkantılı tarihinde ilişkilerin kesildiği ve yeniden diplomatik ilişkilerin başladığı dönemler olmuş; Suudi Arabistan’ın İran’a saldırdığı örnekler olmuştur. Böyle bir temelde ilerleyen ilişkiler tarihinde Riyad’ın İran’a yönelik güvenlik kaygısının, güvensizliğinin devam edeceği sürece ise temkinli şekilde destek verdiği söylenebilir. Ateşkese rağmen saldırıların devam etmesi karşısında askeri hazırlıklarda bulunmayı sürdürmektedir. Aynı zamanda Suudi Arabistan’ın süreçten İran’ın zayıflamış şekilde çıkmayı istediğine dair değerlendirmeler yapılmaya da devam etmektedir. Ateşkes öncesinde Amerikan basınında yer alan haberlerde Suudi Krallığı’nın ABD’ye savaşı bitirmesi ve İran’ın olabildiğince zayıflaması yönünde çağırıda bulunduğu iddiaları yer almıştır. Riyad ise söz konusu iddiaları yalanlamıştır. Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesi sonucunda dahi rejim değişikliğinin yaşanmaması, uluslararası topluma yansıdığı kadarıyla sistemin işlevselliğe sahip olması sebebiyle İran’dan Riyad yönetiminin daha fazla endişe edeceğini göstermektedir.
Trump ve Netanyahu’nun “yeni Orta Doğu” hedefleri kapsamında da Riyad’ın öne çıktığı görülmektedir. Özellikle 7 Ekim öncesi ABD-İsrail ikilisinin temel hedeflerinden biri, Suudi Arabistan’ın da Abraham Andlaşmaları’na katılması olmuştur. Diğer bir ifadeyle Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini başlatması amaçlanmaktadır.
Ateşkes sürecinin bir diğer değinilmesi gereken unsuru Pakistan’ın öne çıkmasıdır. Normalde Pakistan, özellikle de bugünkü İran Savaşı gibi yüksek öneme haiz konularda öne çıkan bir arabulucu olmamıştır. Fakat mevcut kriz bağlamında hem ABD hem de İran ile iyi ilişkilere sahip olması, arabuluculuğun Umman’dan Pakistan’a geçmesinde etkili olmuştur. Geçmiş görüşmelerin arabuluculuğunda Umman ve Katar öne çıkmakta idi. Fakat Körfez’in her iki ülkesinin de İran’ın saldırılarına maruz kalması sebebiyle arabuluculukta Pakistan öne çıkmıştır. Körfez ülkeleri ile özellikle de İran ile yakın ilişkileri bulunmaktadır. Bu bağlamda yakın ilişkilerin sahada önemli yansımaları olmaktadır. Örneğin geçen sene İslamabad ve Tahran arasında savunma işbirliği andlaşması imzalanmıştır. İran kısmında ise Pakistan’daki Şii nüfusun varlığı ve İran’a yönelik saldırılar sonrasında söz konusu kesimin sokağa çıkması Pakistan’ın arabuluculuğunun bir diğer nedendir. Ayrıca Pakistan’ın Filistin sorunu sebebiyle İsrail ile diplomatik ilişkileri olmadığı hatırlanmalıdır. Basına yansıdığı kadarıyla özellikle geçen seneden itibaren ABD ve Pakistan arasındaki ilişkiler gelişmiştir. Pakistan, Trump’ın Gazze’ye yönelik Barış Kurulu’na üyedir. Bunun yanında Pakistan’ın petrolünün ve doğal gazının büyük bir kısmını Orta Doğu’dan karşılıyor olması da taraflar arasında arabulucu olarak öne çıkmasına sebebiyet vermiştir.
Sonuç olarak şartlı bir ateşkes olmasından ve İsrail’in ateşkesi baltalama niyetinin olmasından dolayı sürecin hassas bir dengede ilerleyeceği görülmektedir. Uzun dönemde kalıcı bir ateşkese evrilmesi ise ABD’nin ve İsrail’in saldırganlığına bağlı olacaktır. İleri müzakerelerde tüm anlaşmazlıkların masaya yatırılması söz konusu olup tarafların diplomasiye ne zaman tam anlamıyla yer vereceği belirsizliğini korumaktadır. İran Savaşı’nın da müzakereler sürerken başladığının hatırlanması gerekmektedir.
Trump’ın “blöflerine”, Tahran’ın satranç hamleleriyle cevap verdiği diğer ifadeyle İran’ın yıpratma savaşının birtakım hedeflere ulaştığını ifade etmek mümkündür. İran’ın tüm tehditlerle karşı direnmesi, ülkenin maruz kaldığı yıkımı gölgeler niteliktedir. Rejimin kilit isimleri saldırılarda öldürülmüştür. Fakat sistemin, rejimin devam etmesi İran’ın lehine bir gelişme olmuştur. Bu bağlamda İran halkının muhalif kesimi ile birlikte rejimi desteklemesi de önemli bir göstergedir. Diğer yandan savaşın bitmesi durumunda sistemin reform edilmesi taleplerinin artacağı düşünülmektedir. Tahran, bu yönde göstermelik olsa da çeşitli adımlar atabilir. Öte yandan saldırılar sebebiyle en az 3000 kişinin hayatını kaybetmesi ve ülkede sivil altyapının büyük oranda zarar görmesi, İran’ın önündeki toparlanma sürecinin zorlu geçeceğini göstermektedir.
İsrail’in dışarıda kaldığı bu ateşkesi kabul etmesi, Netanyahu ile Trump arasında savaşın amacına dair farklılıklar olduğu tezinin aksini kanıtlar niteliktedir. Mevcut dönemde ABD kamuoyunda Trump’ın Netanyahu’nun etkisinde kalarak savaşı başlattığı iddialarının daha yüksek sesle dile getirilmesi de Tel Aviv ve Washington’un tutumlarını değerlendirmek için çerçeve sunmaktadır. Diğer yandan Lübnan’ın ateşkesin dışında kaldığını ısrarla ifade etmesi, Tel Aviv’in yayılmacı gündeminin devam ettiğini ve işgal hedefinin de sürdüğünü göstermektedir.
