Analiz

Venezuela ve 21. Yüzyıl Modern Emperyalizmi: ABD Müdahalesinin Jeopolitik ve Jeoekonomik Yansımaları

Venezuela örneği, 21. yüzyıl modern emperyalizminin işleyiş biçimini somut bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Maduro’nun ABD’ye götürülmesi senaryosu, küresel ölçekte bir domino etkisi yaratma potansiyeline sahiptir.
Bu operasyon aynı zamanda Trump yönetimi açısından iç siyasette de stratejik bir öneme sahiptir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Venezuela, 21. yüzyılın başında dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olması, stratejik coğrafi konumu ve çok kutuplu dış politika tercihleri nedeniyle küresel güç mücadelelerinin merkezî aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Hugo Chávez döneminde şekillenmeye başlayan ve Nicolás Maduro yönetiminde sürdürülen bu siyasi yönelim, petrol ve doğal kaynak gelirlerinin ulusal denetim altında tutulmasını, başta Çin ile Rusya olmak üzere Batı-dışı küresel aktörlerle uzun vadeli ekonomik, finansal ve askerî işbirlikleri geliştirilmesini hedeflemiştir. Fakat söz konusu tercihler, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Latin Amerika’da tarihsel olarak tesis ettiği hegemonik düzenle doğrudan çelişmiş ve Venezuela’yı salt bölgesel bir aktör olmaktan çıkararak küresel enerji ve finans ağları üzerinden hegemonik kapasitenin sınandığı stratejik bir mücadele alanına dönüştürmüştür. Bu bağlamda 2000’li yılların başından itibaren ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikaları, klasik askerî işgal veya doğrudan müdahale yöntemlerinden ziyade modern emperyalizmin yapısal ve sofistike araçları üzerinden yürütülmüştür.

Söz konusu müdahale biçimiyle somutlaşan modern emperyalizm, devlet egemenliğini açık askerî güç kullanımıyla ortadan kaldırmak yerine daha dolaylı araçlar kullanır. Bu araçlar arasında ekonomik yaptırımlar, finansal kuşatma, diplomatik izolasyon ve uluslararası normların siyasallaştırılması yer alır. Burada amaç devletin bağımsız hareket kapasitesini aşındırmaktır. Venezuela örneğinde ABD’nin uyguladığı kapsamlı yaptırımlar, yalnızca siyasi iktidarı değil, doğrudan toplumu hedef almıştır. Devletin gelir kaynaklarını daraltan bu baskılar, kamu hizmetlerinin sürdürülebilirliğini zayıflatmış ve toplumsal refahı ciddi biçimde aşındırmıştır. Bu durum, modern emperyalizmin temel rasyonalitesini açıkça ortaya koymaktadır. Burada amaç, yalnızca bir lideri devirmek değil, devlet kapasitesini ve iç siyasal dayanıklılığı uzun vadede zayıflatmaktır. Latin Amerika bağlamında bu yaklaşım tarihsel bir süreklilik göstermiştir. Örneğin 1954 yılında Guatemala’da Jacobo Árbenz yönetiminin PBSUCCESS Operasyonu ile devrilmesi, ABD’nin doğrudan işgal yoluna gitmeden hükümetleri işlevsizleştirme kapasitesinin erken bir örneği olmuştur.

Benzer biçimde 1970-1973 yılları arasında Şili’de Salvador Allende hükümetine karşı yürütülen ekonomik ve siyasal kuşatma ve 1980’li yıllarda Nikaragua’da Sandinista yönetimine uygulanan Kontra müdahaleleri ile ekonomik baskılar, bu yapısal müdahale yönteminin Latin Amerika bağlamındaki tarihsel öncüllerini oluşturmaktadır. Bu örnekler, modern emperyalizmin günümüzde Venezuela’da somutlaşan biçiminin tarihsel ve yapısal arka planını görünür kılmakta ve bu sürecin sürekliliğine işaret etmektedir.

Bu yapısal baskı mekanizmalarının normatif söylemler aracılığıyla meşrulaştırılması, modern emperyalizmin ayırt edici özelliklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. ABD, Maduro yönetimini otoriterlik, insan hakları ihlalleri, demokratik gerileme ve uyuşturucu ticaretiyle ilişkilendirilen suçlamalar üzerinden sistematik biçimde delegitimize etmiştir. Bu söylem seti, bir yandan uluslararası düzeyde meşruiyet üretirken, diğer yandan muhalefetin “meşru temsilci” olarak tanınmasını mümkün kılarak müdahaleyi haklı ve görünür bir çerçeveye oturtmuştur. Bu bağlamda, hukuk ve insan hakları normlarının seçici ve araçsal biçimde kullanılması, modern emperyalizmin evrensel değerler üzerinden değil, stratejik çıkarlar doğrultusunda işlediğini açıkça göstermektedir. Bu süreçte ABD, Venezuela’nın devlet kapasitesini ve siyasal dayanıklılığını ciddi biçimde aşındırmış, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiş ve siyasal istikrarsızlığı belirgin hâle getirmiştir. Ayrıca, ABD’nin müttefiki konumundaki ülkelerde, örneğin Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’de yaşanan insan hakları ihlallerinin büyük ölçüde göz ardı edilmesi, Venezuela’ya yöneltilen normatif baskının siyasal niteliğini ve müdahalenin yapısal boyutunu daha belirgin hâle getirmektedir. Suudi Arabistan’da Cemal Kaşıkçı cinayeti ve ifade özgürlüğü ihlalleri, Mısır’da 2013 darbesi sonrası muhalefetin bastırılması ve sivil toplumun kısıtlanması, İsrail’de ise Filistin topraklarındaki işgal ve soykırım politikalarına ilişkin uluslararası eleştiriler, ABD’nin bu ülkelerle ilişkilerini sürdürmesinin çifte standart uygulamalarını gözler önüne sermektedir. Bu durum, modern emperyalizmin yalnızca doğrudan güç kullanımıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda hukuki ve normatif araçlar aracılığıyla egemenlik ilişkilerini seçici biçimde yeniden üretebildiğini göstermektedir.

Bu süreç, Trump yönetimi dönemlerinde, özellikle günümüzde daha sert, kişiselleştirilmiş ve cezalandırıcı bir söylem biçimine dönüşmüştür. Washington, Maduro’yu hedef almayı kamuoyuna “uyuşturucu kaçakçılığı”, “terörle bağlantı” ve “demokratik düzenin gasp edilmesi” gibi gerekçelerle açıklamış ve Maduro’yu kriminal bir aktör olarak çerçeveleyerek müdahaleyi bir rejim değişikliği değil, sözde bir “uluslararası güvenlik” meselesi olarak sunmuştur. Bu strateji, modern emperyalizmin normatif meşruiyet üretme kapasitesinin, liderleri suçlu konumuna yerleştirme ve devletleri “sorunlu alanlar” olarak etiketleme yoluyla nasıl işlediğini göstermektedir. Böylece müdahale, yalnızca siyasal bir tercih olmaktan çıkarılarak uluslararası hukuk ve normlar aracılığıyla zorunlu ve kaçınılmaz bir düzenleme olarak meşrulaştırılmıştır.

Trump yönetiminin açıklamalarında öne çıkan bir diğer unsur, Venezuela’nın geleceğine ilişkin siyasal tasarımın açık biçimde dışarıdan tanımlanmasıdır. “Geçiş yönetimi”, “yeniden yapılanma” ve “normalleşme” gibi söylemler, Venezuela’nın egemen bir siyasal özne olarak değil, uluslararası sistem içinde yeniden biçimlendirilmesi gereken bir alan olarak konumlandırıldığını göstermektedir. Bu yaklaşım, modern emperyalizmin yalnızca mevcut iktidarı baskılamakla yetinmediğini; aynı zamanda devletin siyasal mimarisini dış müdahale aracılığıyla yeniden kurgulamayı hedeflediğini göstermektedir. Irak ve Libya örneklerinde görülen “geçiş dönemi” uygulamalarıyla benzerlik taşıyan bu strateji, Venezuela’yı uzun vadede ekonomik ve siyasal bağımlılık ilişkilerine daha açık hâle getirmeyi amaçlamakta ve böylece ulusal egemenliğin yapısal olarak aşındırılması ve son bulması gibi sonuçları kaçınılmaz kılmaktadır. Nitekim bu süreç, iktidar değişikliğiyle sınırlı kalmayıp devlet kurumlarının işlevselliğini ve ulusal karar alma kapasitesini de dolaylı yollarla kontrol altına alma mantığını belirgin biçimde somutlaştırmaktadır.

Fakat bu noktadaki en önemli kritik sorun, ABD’nin Venezuela’ya yönelik geliştirdiği yapısal müdahale modelinin, diğer küresel güçler için bir referans niteliği taşımasıdır. Bu bağlamda Rusya gibi diğer emperyalist güçlerin Venezuela örneğinde uygulanan “modern emperyalizm” araçlarının işleyiş biçimlerini kendilerine referans alarak uluslararası hukuk ve normların nasıl seçici ve araçsal bir şekilde kullanılabileceğine dair stratejik çıkarlar elde etmesi muhtemeldir. Başka bir ifadeyle diğer küresel güçler, kendilerine ABD’nin Venezuela’da uyguladığı emperyalist yöntemi referans alarak kendi stratejik çıkarları doğrultusunda yeni etki ve genişleme alanları yaratabilirler.

Rusya açısından bakıldığında, Maduro’nun ABD tarafından yakalanarak ülke dışına çıkarılması, ABD’nin uluslararası hukuku ikinci plana iterek güç kullanımını önceleyen bir strateji izlediği algısını güçlendirecektir. Moskova, bu durumu Ukrayna’daki askeri varlığını genişletmek ve hatta işgali derinleştirmek için bir fırsat olarak değerlendirebilir. ABD’nin Venezuela’da gerçekleştirdiği operasyonu örnek göstererek kendi müdahalelerini “önleyici güvenlik” ve “istikrar sağlama” söylemleriyle meşrulaştırmaya çalışabilir. Ayrıca bu gelişme, Rusya’nın NATO’nun doğu kanadında yer alan Baltık ülkeleri üzerinde baskıyı artırmasına ve Avrupa güvenlik mimarisini test eden hamleler yapmasına zemin hazırlayabilir.

Çin açısından ise Maduro’nun ABD tarafından etkisiz hâle getirilmesi, yalnızca Latin Amerika’daki ekonomik çıkarların değil, küresel güç dengesinin de doğrudan tehdit altında olduğu şeklinde algılanacaktır. Venezuela, Çin’in enerji güvenliği ve küresel yatırım stratejisi açısından önemli bir konuma sahiptir. ABD’nin bu ölçekte bir operasyon gerçekleştirmesi, Pekin’de “bir sonraki hedef kim?” sorusunu daha güçlü biçimde gündeme getirebilir. Bu bağlamda Çin, ABD’nin dikkatinin Latin Amerika’da yoğunlaştığı bir dönemi Tayvan’a yönelik stratejik planlarını hızlandırmak için uygun bir fırsat olarak değerlendirebilir. ABD’nin aynı anda hem Latin Amerika’da rejim değişikliğine yönelik operasyonlar yürütmesi hem de Asya-Pasifik’te caydırıcılığını sürdürmesi giderek zorlaşacaktır.

Maduro’nun ABD’ye götürülmesi senaryosu, küresel ölçekte bir domino etkisi yaratma potansiyeline sahiptir. Rusya, Ukrayna ve NATO sınırlarında daha agresif bir tutum benimseyebilirken; Çin, Tayvan konusunda askeri ve siyasi seçeneklerini daha açık biçimde masaya koyabilir. Böylece ABD’nin Venezuela merkezli müdahalesi, Avrupa ve Asya’da eş zamanlı güvenlik krizlerini tetikleyerek uluslararası sistemi daha kırılgan ve istikrarsız bir yapıya sürükleyebilir. Ayrıca ABD’nin Maduro’yu “narko-terör örgütü” lideri gibi suçlamalarla hedef alıp etkisiz hâle getirmesi, başta Latin Amerika olmak üzere tüm Amerika Kıtası’nda egemenlik tartışmalarını alevlendirerek kıtada ABD karşıtlığını artıracaktır. Kıtada ABD karşıtlığı artıkça, bölgesel işbirliği ve entegrasyon çabalarının güçlenmesi ve ABD’nin müdahaleci politikalarına karşı siyasi ile diplomatik direncin yükselmesi muhtemeldir. Bu durum, uzun vadede ABD içinde ciddi siyasi kutuplaşmayı derinleştirerek hatta iç çatışma veya iç savaş olasılığını gündeme getirebilecek bir ortam yaratmaktadır.

Bu süreçte dikkat çeken bir diğer husus, ABD’nin Venezuela lideri Maduro’ya yönelik operasyonu İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Washington ziyareti sonrasında gerçekleştirmiş olmasıdır. Bu zamanlama, ABD’nin söz konusu hamlelerinin yerel bir kriz bağlamıyla sınırlı olmadığını, daha geniş ölçekli küresel hegemonik stratejiler çerçevesinde şekillendiğini göstermektedir. Nitekim Netanyahu’nun ziyareti, yalnızca ikili diplomatik temaslara indirgenemeyecek bir nitelik taşımakta ve ABD’nin Ortadoğu’daki müttefikleriyle yürüttüğü nüfuz siyasetini ile İsrail’in bölgedeki politikalarına yönelik meşruiyet üretme çabalarını yansıtmaktadır. Bu bağlamda ABD’nin Venezuela’ya-Maduro’ya yönelik operasyonun söz konusu diplomatik temasın hemen ardından gerçekleşmesi, Washington’ın farklı coğrafyalardaki krizleri birbirinden kopuk gelişmeler olarak ele almadığına işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle Ortadoğu’da İsrail üzerinden kurumsallaştırılan güvenlik ve güç siyaseti ile Latin Amerika’da ABD hegemonyasına direnç gösteren rejimlere yönelik baskı politikaları arasında belirgin bir yapısal paralellik ortaya çıkmaktadır. Bu paralellik, modern emperyalist düzenin coğrafyalar üstü ve eşzamanlı işleyen sistemik bir tahakküm mantığı üzerine inşa edildiğini göstermektedir. Bu çerçevede Maduro’ya yönelik müdahaleler, münferit politik hamlelerden ziyade ABD’nin küresel stratejik çıkarlarını sürdürme ve uluslararası düzeyde meşruiyet üretme kapasitesinin bir yansıması olarak okunabilir.

Bu operasyon aynı zamanda Trump yönetimi açısından iç siyasette de stratejik bir öneme sahiptir. Ülkede oy kaybı yaşayan ve kamuoyunda itibarını yeniden inşa etme ihtiyacı duyan Trump, Maduro’ya yönelik sert tutum ve müdahale yoluyla halkın gözünde güçlü lider imajını pekiştirmeyi ve siyasi meşruiyetini yeniden tesis etmeyi hedeflemiştir. Bununla birlikte Trump’a yönelik Epstein belgeleri ve benzeri skandalların medyada yarattığı olumsuz gündem, yönetim açısından bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Bu bağlamda Venezuela operasyonu gibi dış politika hamleleri, yalnızca dış ilişkiler bağlamında değil, iç politik gündemi şekillendirme ve dikkatleri olumsuz gelişmelerden uzaklaştırma işlevi gören stratejik araçlar olarak da işlev görmektedir. Böylece müdahale hem ABD’nin küresel çıkarlarını koruma hem de başkanın iç politikadaki konumunu güçlendirme amacıyla eş zamanlı olarak kullanılan bir araç olmuştur.

Operasyonun stratejik ekonomik boyutu, Donald Trump’ın açıklamalarıyla daha da belirginleşmektedir. Trump, Venezuela’nın petrol ve enerji kaynakları üzerinde ABD’nin tarihsel olarak sahip olduğu hakların “yasadışı biçimde alındığını” öne sürerek bu kaynakların geri alınması gerektiğini savunmuştur. Özellikle Venezuela açıklarında ele geçirilen petrol tankerlerine uygulanan abluka ve yaptırımlar, Washington’ın ekonomik baskıyı petrol gelirlerinin akışını kontrol etme stratejisiyle doğrudan bağlantılıdır. Trump, ele geçirilen petrol kaynaklarının ABD’li şirketlere açılacağını ve ülkenin petrol altyapısının Amerikan firmaları tarafından onarılıp işletileceğini de belirterek ABD’nin enerji sektöründe doğrudan rol alma isteğini açıkça ortaya koymuştur.

Bu açıklamalar, Maduro karşıtı politikanın yalnızca ideolojik veya demokratik gerekçelerle yürütülmediğini, aynı zamanda jeoekonomik çıkarların, özellikle enerji kaynakları üzerinden ABD’nin küresel ekonomik ve stratejik konumunu güçlendirme hedefinin de operasyonun merkezinde yer aldığını göstermektedir. Trump’ın “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” yönündeki söylemi ise bu stratejik yaklaşımı daha da netleştirmektedir. Söz konusu ifade, ABD’nin yalnızca Maduro rejimine karşı askeri ve ekonomik baskı uygulamakla kalmayıp, aynı zamanda Venezuela’nın temel ekonomik kaynaklarını ve yönetim mekanizmalarını dolaylı olarak kontrol etme arzusunu da ortaya koymaktadır. Böylece operasyon, enerji bağımlılıkları ve ekonomik hakimiyet üzerinden Washington’ın bölgesel ve küresel stratejik çıkarlarını pekiştirmeye yönelik kapsamlı bir jeoekonomik hamle olarak değerlendirilebilir.

Venezuela örneği, 21. yüzyıl modern emperyalizminin işleyiş biçimini somut bir şekilde gözler önüne sermektedir. Çünkü ABD’nin Maduro yönetimine yönelik operasyonu, klasik askeri işgal yöntemlerinden ziyade ekonomik baskı, finansal kuşatma, diplomatik izolasyon ve normatif söylemler aracılığıyla yürütülmüş ve bu sayede devlet kapasitesi ile ulusal egemenlik uzun vadede aşındırılmıştır. Ayrıca Trump’ın açıklamaları ve “Venezuela’yı biz yöneteceğiz” söylemi, ABD’nin yalnızca bölgesel bir müdahaleye değil, enerji kaynakları ve yönetim mekanizmaları üzerinden küresel stratejik üstünlük kurma arzusuna işaret etmektedir. Bu durum, uluslararası sistemin çöktüğünü ve devlet egemenliğinin geleneksel sınırlarının giderek geçersiz hâle geldiğini, aynı zamanda uluslararası hukukun büyük güçler tarafından seçici ve araçsal biçimde kullanıldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Dahası ABD’nin bu müdahalesi yalnızca küresel aktörler için emsal teşkil etmekle kalmayıp tüm Kıta Amerika’da egemenlik tartışmalarını alevlendirmiştir. Çünkü operasyon, bölgesel devletler üzerinde ABD karşıtlığını artırmakta, siyasi kutuplaşmayı derinleştirmekte ve Latin Amerika’daki işbirliği ile entegrasyon çabalarını yeniden şekillendirmektedir. Aynı zamanda operasyon, İsrail’in Washington’la olan stratejik ilişkileri çerçevesinde gerçekleştirilmiş olduğundan, Ortadoğu’daki müttefiklik dinamikleri ile Latin Amerika’daki hegemonik müdahale arasında doğrudan bir bağ kurmakta ve ABD’nin küresel müdahale kapasitesinin, farklı coğrafyalarda eş zamanlı ve yapısal etkiler yaratacak biçimde somutlaştığını göstermektedir. Böylece Venezuela örneği, yalnızca bir bölgesel kriz olarak kalmayıp 21. yüzyılda güç politikalarının uluslararası hukuku ve normatif çerçeveleri nasıl aşındırdığını, uluslararası sistemin giderek kırılgan, istikrarsız ve hegemonik rekabete açık bir yapıya dönüştüğünü ve hem Kıta Amerika hem de Ortadoğu’da uzun vadeli siyasi ve stratejik etkiler ürettiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Prof. Dr. Murat ERCAN
Prof. Dr. Murat ERCAN
1980 Aksaray doğumlu Prof. Dr. Murat Ercan, 1998-2004 yılları arasında Viyana Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak mezun oldu. 2004 yılında aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında doktora eğitimine kabul edilen Ercan, 2006 yılında doktora eğitimini tamamlayarak 2008 yılında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent Doktor olarak göreve başlamıştır. 2014 yılında Uluslararası İlişkiler-Avrupa Birliği alanından Doçent ve 2019 yılında Profesörlük unvanı alan Ercan, aynı yıl Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümüne geçiş yapmıştır. 2008 yılından itibaren Prof. Dr. Ercan, bölüm başkanlığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuştur. 2008 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesinde uzmanlık alanıyla ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde dersler vermiştir. Ercan’ın verdiği dersler şu şeklide sıralanabilir: Avrupa Birliği, Türkiye-AB İlişkileri, Türk Dış Politikası, Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Örgütler, Uluslararası Güncel Sorunlar, Devletler Hukuku, Küresel Siyaset ve Güvenlik ve Türkiye ve Türk Dünyası İlişkileri, Akademik kariyeri boyunca Uluslararası İlişkiler alanında Avrupa Birliği, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Türk Dış Politikası ve Bölgesel Politikalar alanında çok sayıda makale, kitap ve proje çalışması gerçekleştiren Prof. Ercan, ulusal ve uluslararası kongre ve seminerler düzenlemiş ve bu organizasyonlarda düzenleme kurulu başkanlığını yürütmüştür. Hâlihazırda Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Murat Ercan, evli ve iki çocuk babasıdır.

Benzer İçerikler