Uluslararası sistem, tek kutuplu yapıdan çok merkezli ve rekabetçi bir düzene doğru evrilirken, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) bu dönüşümün farkında olan ancak artık belirleyici aktör olma kapasitesini giderek yitiren bir güç konumundadır. Bu bağlamda ABD’nin İran’a yönelik son dönemde izlediği sert söylemler, askeri tehditler ve ticari yaptırımlar, yalnızca İran’ı hedef alan politikalar olarak değil; esasen başta Çin ve Rusya olmak üzere Türkiye’yi çevrelemeye yönelik daha geniş bir jeopolitik stratejinin parçası olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede İran, Türkiye için bir eşiktir. Eğer İran dağılırsa, Suriye ve Irak’ın istenilen istikrara henüz kavuşamadığı göz önüne alındığında, sıranın tabii olarak Türkiye’ye geleceği uzmanlar tarafından değerlendirilmektedir.
ABD’nin İran’la ticaret yapan ülkelere %25 oranında ek gümrük vergisi uygulayacağını açıklaması, askeri seçeneklerinin masada olmadığından dolayı, ekonomik araçların devreye sokulduğunu göstermektedir. Diğer bir ifadeyle ABD, askeri seçenekler yoluyla İran’da zafer elde edemeyeceğini fark etmiştir. Zira İran’ın ABD açısından doğrudan rejim değişikliğiyle kolayca dönüştürülebilecek bir aktör olmadığı değerlendirilmektedir. Nitekim İran; Afganistan, Irak, Libya veya Venezuela örneklerinden farklı olarak köklü bir devlet geleneğine, geniş yüzölçümüne ve yaklaşık 90 milyonluk nüfusa sahiptir. Bu durum İran’ı, ABD için “kolay lokma” olmadığını göstermektedir. Kısaca İran, Birinci Dünya Savaşı sonrasında birilerinin kafasına göre cetvelle veya kalemle harita ürerinde oluşturduğu herhangi bir Orta Doğu ülkesi değildir.
İran’ın ABD açısından taşıdığı stratejik önem, büyük ölçüde Çin’le kurduğu enerji temelli ortaklıktan kaynaklanmaktadır. 2021 yılında imzalanan ve 25 yıl geçerli olan Çin-İran anlaşması kapsamında Çin, İran’a yaklaşık 400 milyar dolarlık yatırım yapmayı taahhüt etmiştir. Bunun karşılığında ise Çin, İran’dan uzun vadeli ve makul fiyatlarla petrol tedarikini güvence altına alınmıştır. Günümüzde İran petrolünün yaklaşık %80’inin Çin’e ihraç edilmesi ve Çin’in İran’ın dış ticaretindeki payının %30’a ulaşması, iki ülke arasındaki ilişkinin stratejik niteliğini pekiştirmektedir. Dolayısıyla ABD’nin İran’a yönelik baskısının temel hedeflerinden biri, Çin’in İran’dan ithal ettiği enerji bağını koparmaktır. İran’ın olası dağılma senaryoları karşısında Çin’in, İran’a askeri destek dâhil olmak üzere her türlü desteği sağlayacağı yönündeki beklentiler yüksektir. Aksi takdirde müttefiklerini koruyamayan bir aktörün (Çin’in) ilerleyen yıllarda küresel güç konumuna yükselmesinin ve/veya ABD’ye meydan okumasının pek olası olmadığı değerlendirilmektedir.
Venezuela ve İran’ın sahip olduğu devasa kanıtlanmış petrol rezervleri, ABD’nin yürüttüğü jeopolitik enerji rekabetinin merkezinde yer almaktadır. İran, dünya petrol rezervleri bakımından Venezuela ve Suudi Arabistan’ın ardından üçüncü sırada bulunmakla birlikte, doğalgaz rezervleri açısından Rusya’dan sonra ikinci büyük ülke konumundadır. Bu çerçevede ABD’nin Venezuela’da Nicolas Maduro’yu hedef alarak ülkenin petrol kaynakları üzerinde nüfuz tesis etme girişimleri, küresel enerji piyasalarında doların rezerv para statüsünü muhafaza etmeye yönelik hegemonik stratejisinin bir uzantısıdır. Benzer şekilde ABD, bu rekabet bağlamında İran’ın petrol kaynakları üzerinde de belirleyici bir aktör olma arayışını sürdürmek istemektedir.
Trump’ın, İran’da kısa vadede istediği sonuca ulaşması mümkün görünmemekle birlikte, Venezuela petrol gelirlerinin de 2026 yılı sonuna kadar ABD ekonomisine yansımalarının mümkün olmayacağı değerlendirilmektedir. Çünkü Venezuela petrolleri işlenmesi çok zor ve ağır bir petrol olmakla birlikte, bu petrolün dünyadaki alıcısı genel olarak Çin’dir. Venezuela petrolleri genel olarak Çin’de ağır sanayi üretiminde yakıt olarak kullanılmaktadır. Diğer bir ifadeyle Venezuela petrollerini Çin, makul fiyattan ABD şirketleri aracılığıyla satın almadığı sürece, Venezuela petrolleri ABD için genel olarak ölü bir yatırımdır.
Donald Trump’ın Venezuela ve İran hamleleri her ne kadar ABD’nin dış politikası ile uyumlu olsa da Trump bu hamlelerle ABD iç kamuoyuna oynamaktadır. Bu bağlamda Trump 2026 yılı sonunda ABD’de yapılacak olan Kongre seçimlerine yönelik, halkın desteğini toplamaya çalışmaktadır. Eğer Trump 2026 sonundaki Kongre seçimlerinde senato çoğunluğunu kaybederse, ABD’de “topal ördek”konumuna düşecektir. Bu durum ABD’deki ekonomik kriz başta olmak üzere, Trump’a yönelik Epstein davaları ve diğer birçok sorunlarla birleşince, küresel olarak eski gücünde olmayan ABD, içe kapanarak daha fazla güç kaybedecektir.
İran’a yönelik büyük çaplı bir askeri operasyon Hürmüz Boğazı’nın kapanması tehlikesini beraberinde getirebilir. Bu noktada Hürmüz Boğazı, küresel enerji güvenliğinin kilit noktası olarak öne çıkmaktadır. 2024 yılı itibarıyla Hürmüz Boğazı’ndan günlük ortalama 20,3 milyon varil petrol ve petrol ürünü ile 290 milyon metreküp LNG taşınmıştır. Deniz yoluyla yapılan küresel petrol ticaretinin yaklaşık %30’u, dünya LNG ticaretinin ise %20’si bu boğazdan geçmiştir. Ayrıca 2024’te Hürmüz’den geçen LNG’nin %80’i Asya pazarına, %20’si ise Avrupa’ya gitmiştir. Bu veriler, boğazın kapanması veya güvenliğinin tehlikeye girmesi durumunda en ağır ekonomik ve stratejik maliyeti başta Çin olmak üzere, Hindistan ve Japonya gibi Asya Pasifik ülkelerinin ödeyeceğini açık biçimde ortaya koymaktadır.[i] Bu sebeple Çin’in, her ne pahasına olursa olsun İran’a sınırsız destek vereceği ön görülmektedir.
ABD’nin İran’a yönelik askeri seçenekleri ise çeşitli yapısal sorunlarla karşı karşıyadır. İran’a karadan bir askeri operasyon neredeyse imkânsızdır. ABD’nin İran’a yönelik olası müdahale senaryoları daha çok hava saldırıları ve İsrail’in istihbarat temelli nokta operasyonlarıyla sınırlıdır. Ancak 12 gün süren İran-İsrail çatışması göstermiştir ki ABD ve İsrail’in İran’a tamamen diz çöktürebilecek askeri kapasitesi bulunmamaktadır. ABD’nin Patriot bataryalarının ve uçak gemilerinin henüz İran yakınlarında konuşlanmamış olması, ABD’nin askeri hazırlıklarının henüz tamamlanmadığını göstermektedir.
İran’da yaşanan protestolar analiz edildiğinde, rejimin kısa vadede yıkılmasını sağlayacak devrimci bir ruh üretemediğini göstermektedir. 28 Aralık 2025’te başlayan ve döviz kurundaki sert yükselişle tetiklenen ekonomik temelli protestolar, geçmişteki ideolojik ayaklanmalardan farklı bir karakter taşımaktadır. 2024 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci ve ikinci turlarındaki katılım oranlarının %40 ve %49 gibi düşük seviyelerde kalması, rejime yönelik toplumsal güvensizliğin arttığını göstermektedir. Ancak İran’da rejim değişikliği için yalnızca sokak hareketlerinin sonuç getirmeyeceği pek çok uzman tarafından dile getirilmektedir. Örneğin, rejim yanlısı konumda bulunan Ulema sınıfı, Bazari olarak tanımlanan ticaret kesimlerinin ve/veya rejim içerisindeki farklı gurupların, rejim karşıtı bir tutum benimseyerek saf değiştirmediği sürece, İran’da köklü ve sistematik bir dönüşümün gerçekleşmesi olası görünmemektedir.
Bu çerçevede asıl kırılma noktası, protestolardan ziyade Ali Hamaney sonrası dönem olacaktır. Olası bir güç boşluğu, elitler arası rekabeti derinleştirirken etnik fay hatlarını (Türkler, Kürtler ve Beluçlar) daha görünür hâle getirebilir. İran’ın parçalanması senaryosu ise yalnızca İran için değil, Türkiye başta olmak üzere bölge ülkeleri için son derece yüksek güvenlik riskleri barındırmaktadır. Böyle bir kaos ortamının İsrail ve ABD’nin çıkarlarına da hizmet etmeyeceği, aksine kontrol edilemez sonuçlar doğuracağı, küresel aktörler (ABD-İsrail) tarafından da fark edilmiştir.
Sonuç olarak ABD, İran’ı askeri yöntemlerle veya iç kaosu derinleştirerek istediği yönde dönüştüremeyeceğini görmüştür. Bu nedenle ABD, İran’la ticaret yapan ülkelere %25 ek gümrük vergisi uygulayacağını açıklamıştır. Diğer bir ifadeyle askeri yöntemlerle veya iç kaos çıkararak İran’da hedefine ulaşamayacağını anlayan ABD, ekonomik yaptırımları yeniden ön plana çıkarmıştır. Ancak İran, 1979’dan bu yana süregelen ambargo rejimine uyum sağlamış ve özellikle Çin üzerinden bu yaptırımları delme kapasitesi geliştirmiştir. Bu nedenle ABD’nin son hamlelerinin İran üzerinde sınırlı etki yaratması beklenmektedir. Bu çerçevede küresel güç mücadelesinde ise Çin faktörü daha da belirleyici hale gelebilir. Mevcut tablo, İran’daki gelişmelerin bir ani rejim değişikliğinden ziyade uzun soluklu, kırılgan ve çok aktörlü bir dönüşüm sürecine işaret ettiğini göstermektedir. Parçalanmış ve istikrarsız bir İran’ın ortaya çıkması, tamamen ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarına hizmet edecektir. Diğer taraftan İran’ın bölünmesi Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik çıkarları açısından da ciddi riskler doğuracaktır.
[i] “Hürmüz Boğazı”, AA, https://www.aa.com.tr/tr/info/infografik/46520, (Erişim Tarihi: 19.01.2025).
