İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ı da ikna ederek 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a karşı başlattıkları savaştan kimlerin kazançlı çıktığı ve en büyük kaybedenin kimler olduğu önemli bir tartışma konusudur. İki hafta sürecek kırılgan bir ateşkes süreci ve arabulucular vasıtasıyla dolaylı şekilde yürüyen müzakereler, gelecekte hangi aktörlerin yükselip kimlerin geri planda kalacağını belirleyecek kritik bir dönemece işaret etmektedir. Masada (diplomaside) kazançlı çıkabilmek için her iki taraf da zafer ilan eden açıklamalar yaparken; kalıcı bir barış için kat edilecek büyük bir mesafenin olduğu söylenebilir.
Savaştan kazançlı çıkan aktör veya aktörlerin kimler olduğunu tespit edebilmek için öncelikle İsrail ve ABD’nin hedeflerini incelemek gerekir. Burada İsrail’in temel hedefleri: İran’da rejim değişikliği, nükleer silah üretmesini engellemek, başta füze yetenekleri olmak üzere askeri savunma ve saldırı kapasitesini yok etmek, Orta Doğu’daki vekil aktörlere verdiği desteği ve bu aktörlerin faaliyetlerini sona erdirmek, kısacası kendi ulusal güvenliğine dönük “İran kaynaklı tüm tehditleri” ortadan kaldırmak şeklinde sıralanabilir.
ABD’nin bu savaşla İran’da rejim değişikliğini hedefleyip hedeflemediği ise belirsizdir. New York Times’in aktardığına göre Trump, savaşa karar verirken toplantıdaki ekibine “İran’ın nükleer silaha sahip olamayacağından” ve “İsrail’e veya bölgedeki diğer ülkelere füze fırlatamayacağından emin olmaları gerektiğini” söylemiştir.[i] Dolayısıyla burada ABD’nin temel hedefinin; İran’ın özellikle İsrail için “tehdit” olmaktan çıkartılması olduğu söylenebilir. Bu hedef içerisinde; İran’ın nükleer silah üretmesini engellemek, füze yetenekleri başta olmak üzere askeri kapasitesini yok etmek, Orta Doğu’daki vekil aktörlere verdiği desteği ve bu aktörlerin faaliyetlerini sona erdirmek yer almaktadır.
Rejim değişikliği konusunda ise Trump ve Pentagon, bu hedeflerine ulaştıklarını iddia etmektedir. Bu bağlamda Trump, İran’ın yeni liderliğinin “daha az radikal ve çok daha makul” olduğunu söylemiştir.[ii] İran’daki yönetim kadrosunun değişmesini bir rejim değişikliği olarak yorumlayan Trump, bu konuda da başarılı oldukları imajını vermek istemiştir. Halbuki rejim değişikliği; yalnızca yönetici kadronun değiştirilmesi değil, ülkenin yönetilme biçiminin yapısal değişiklikler yoluyla değiştirilmesi veya yeniden inşa edilmesi anlamına gelmektedir. İran İslam Cumhuriyeti’nde ise yönetici kadro değişmesine rağmen hem anayasal yapısı hem karar alma mekanizmaları ve bu anlamda kurumlarıyla devam eden bir rejim söz konusudur.
Bu bilgilerden hareketle savaşı kimin kazandığını veya kaybettiğini bahsi geçen üç aktör nezdinde değerlendirmek gerekirse şunlardan söz edilebilir: Birincisi İsrail, kendisine tehdit oluşturan İran rejiminin ortadan kaldırılmasını hedeflemiştir. Fakat rejim değişikliği olmadığı için uzun vadede İran’ın daha güçlü şekilde İsrail’e tehdit oluşturma ihtimali halen sürmektedir. Üstelik İran’ın füze kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığı ve füze stoklarının sadece yarısının harcandığı iddia edilmektedir.[iii] Bu durumda İran, halen İsrail’i vurabilecek (ona tehdit oluşturabilecek) kapasitededir. Ancak ekonomik ve askeri kapasite olarak bu durumu ne kadar sürdürebileceği belirsizdir. Dolayısıyla İsrail’in birinci hedefinde sınırlı bir ilerleme veya başarı kaydettiği söylenebilir. İkincisi İran’ın Orta Doğu’daki vekil aktörleri üzerinden etkinliğini sürdürme ihtimali de sürmektedir. Bu mesele, yapılacak barış anlaşmasıyla kısmen çözüme kavuşabilecek bir mesele gibi durmaktadır. Ancak İran, kuruluşu itibariyle ideolojik bir rejim olduğu için nükleer mesele, füze kapasitesi ve vekil aktörler gibi bir dizi meseleyi kırmızı çizgisi olarak görmektedir. Dolayısıyla bu konularda taviz vermesi oldukça zor görünmektedir.
Diğer yandan uğradığı yıkım sebebiyle savaşın en büyük kaybedeni İran gibi görünmektedir. İsrail’in Lübnan’daki Hizbullah’a ağır saldırıları devam ederken İran’la ateşkes de kırılgan bir zeminde ilerlemektedir. Kalıcı bir ateşkes ve barış anlaşmasının mümkün olup olmadığı halen belirsizdir. Bu yüzden barış anlaşmasının içeriği ve maddeler son derece önem kazanmıştır. Bu anlaşma, İran’ın geleceğini belirleyecek olan “de facto” anlamda ikinci bir kuruluş belgesi değerinde olacaktır. Çünkü bu anlaşmada; yaptırımlar meselesi, nükleer faaliyetler, füze kapasitesi ve vekil aktörler gibi bir dizi kritik mesele ele alınabilir. Savaş sonrası İran’ın yeniden nasıl yapılanacağı, ekonomik olarak ne kadar sürede toparlanacağı, askeri kapasitesini nasıl ve hangi yönde geliştireceği, vekil aktörlerle bağlantılarının sürüp sürmeyeceği, imzalanması ümit edilen söz konusu barış anlaşmasından sonra belli olacaktır. Fakat net olan şudur ki İran’da rejimin yapısı değişmediği sürece, anayasal olarak güvence altına alınan devrim ihracı politikaları da sürmeye devam edecektir. Bu açıdan bakılacak olursa İsrail ve ABD’nin “İran’ı kendilerine tehdit olmaktan çıkarma” yönündeki hedeflerinin tam manasıyla başarıya ulaşmadığı ve bu konuda sınırlı bir ilerleme kaydettikleri söylenebilir.
Müzakere süreci devam ederken savaşın hangi yönde sonuçlar doğuracağı da merak konusudur. Bu bağlamda, özellikle İran’ın toparlanma sürecini nasıl geçireceği, ekonomik ve askeri olarak hangi yönde gelişim göstereceği, yönetim yapısında herhangi bir revizyona gidip gitmeyeceği ve bölgesel stratejisini yeniden nasıl kurgulayacağı, en fazla merak edilen konular arasındadır. Savaşın kırılgan bir ateşkes sürecinden geçtiği ve henüz “dondurulmuş” bir kriz aşamasında olduğu söylenebilir. Hizbullah başta olmak üzere bölgesel milis ağları, İran’ın “devrim ihracı” politikalarının temelini oluşturmaktadır. Ancak savaşın maliyetleri ve artan baskılar, bu ağların yeniden yapılandırılmasına veya daha düşük profilli bir stratejiye evrilmesine yol açabilir. Bu da İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamasına, daha çok örtülü ve dolaylı araçlarla sürdürmesine yol açabilir. Yine de İran’ın stratejik davranış kalıplarını köklü biçimde dönüştürdüğünü söylemek güçtür. Bu nedenle ortaya çıkan tablo, kesin bir zaferden ziyade, tarafların birbirlerinin hareket alanını daralttığı fakat tamamen ortadan kaldıramadığı bir “stratejik denge” durumuna işaret etmektedir.
Sonuç olarak, savaşın nihai kazananı veya kaybedeni, yalnızca sahadaki yıkım üzerinden değil; savaş sonrası düzenin nasıl inşa edileceği, anlaşmaların ne ölçüde uygulanabilir olacağı ve tarafların uzun vadeli stratejik uyum kapasitesi üzerinden belirlenecektir. Bu açıdan bakıldığında mevcut durum, bir son değil; aksine yeni bir jeopolitik mücadelenin başlangıç aşaması olarak değerlendirilebilir.
[i] “Orta Doğu’da savaşı başlatan cümle! Ateşkes sonrası konuşmalar ortaya çıktı”, Milliyet, https://www.milliyet.com.tr/dunya/son-dakika-orta-doguda-savasi-baslatan-cumle-ateskes-sonrasi-konusmalar-ortaya-cikti-7568616, (Erişim Tarihi: 10.04.2026).
[ii] “Iran’s ‘new’ regime looks much the same, only harsher”, CNN, https://edition.cnn.com/2026/04/03/middleeast/trump-claims-iran-regime-change-intl, (Erişim Tarihi: 10.04.2026).
[iii] “ABD istihbaratı açıkladı: İran’ın füze ve İHA kapasitesi büyük ölçüde korunuyor”, Dünya, https://www.dunya.com/dunya/abd-istihbarati-acikladi-iranin-fuze-ve-iha-kapasitesi-buyuk-olcude-korunuyor-haberi-820376, (Erişim Tarihi: 10.04.2026).
