Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Birleşmiş Milletler (BM) insani yardım sistemine 2 milyar dolarlık yeni bir taahhütte bulunması, ilk bakışta küresel insani krizlerin derinleştiği bir dönemde olumlu bir gelişme gibi görülebilir. Ancak bu yardımın açıklandığı bağlam, kullanılan siyasi dil ve beraberinde getirilen katı koşullar, söz konusu adımı klasik bir “yardım artışı”ndan ziyade, BM sistemine yönelik açık bir yeniden yapılandırma ve disiplin çağrısı olarak değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Nitekim açıklamanın merkezinde yer alan “Uyum sağla ya da yok ol” ifadesi, yalnızca mali bir uyarı değil; aynı zamanda normatif ve kurumsal bir meydan okuma niteliği taşımaktadır.
Söz konusu taahhüt, Cenevre’de, Donald Trump yönetiminin Dış Yardımlar’dan sorumlu Müsteşar Yardımcısı olan Jeremy Lewin’le BM Acil Yardım Koordinatörü Tom Fletcher tarafından kamuoyuna duyurulmuştur.[i] Fletcher, 2 milyar dolarlık katkının “milyonlarca hayat kurtaracağını” vurgularken, Lewin’in konuşması çok daha sert ve koşullu bir çerçeve çizmiştir. Bu ikili söylem farkı, aslında ABD ile BM arasındaki yapısal gerilimin açık bir yansımasıdır.
ABD, 2022 yılında BM’nin insani yardım faaliyetlerine yaklaşık 17 milyar dolar katkı sunmuşken, son açıklanan 2 milyar dolar, geçmişe kıyasla ciddi bir daralmaya işaret etmektedir. Bu durum, Washington’un insani yardımı artık küresel bir kamu malı olarak değil, ulusal çıkarlarla sıkı sıkıya bağlantılı bir dış politika aracı olarak ele aldığını göstermektedir. Lewin’in ifadelerinde sıkça vurgulanan “verimlilik”, “odaklanma” ve “tekrarı önleme” gibi kavramlar, teknik yönetim ilkeleri gibi sunulsa da arka planda güçlü bir siyasi seçicilik barındırmaktadır.[ii]
Yeni yardım paketinin yalnızca 17 ülkeyi kapsaması bu seçiciliğin en somut göstergesidir. Bu ülkeler arasında Haiti, Suriye ve Sudan yer alırken, insani ihtiyaçların son derece ağır olduğu Afganistan ve Yemen tamamen dışarıda bırakılmıştır. Lewin, Afganistan özelinde, BM fonlarının Taliban’a yönlendirildiğine dair kanıtlar bulunduğunu iddia etmiş ve ABD vergi mükelleflerinin parasının “terörist gruplara” gitmesine asla izin verilmeyeceğini açıkça dile getirmiştir.[iii]
Bu yaklaşım, insani yardımın temel ilkeleri olan tarafsızlık, ayrım gözetmeme ve ihtiyaç temelli yardım anlayışıyla ciddi bir gerilim içindedir. Zira insani yardım sisteminin mantığı, bir ülkenin siyasi statüsünden veya onu yöneten aktörlerden bağımsız olarak, sivillerin temel yaşam haklarını korumayı esas almaktadır. Afganistan ve Yemen gibi ülkelerin tamamen dışlanması, yalnızca bu ilkelere meydan okumakla kalmamakta; aynı zamanda sahada çalışan yardım kuruluşlarını da son derece zor bir konuma sürüklemektedir.
Nitekim fon kesintilerinin etkileri şimdiden somut biçimde hissedilmektedir. Afganistan’da anne-bebek kliniklerinin kapanması, Sudan’da yerinden edilmiş nüfusa yönelik gıda rasyonlarının azaltılması ve küresel ölçekte çocuk ölümlerinde yeniden artış beklentisi, bu yeni finansman mimarisinin insani bedelini açıkça ortaya koymaktadır. Bu tablo, “verimlilik” söylemiyle meşrulaştırılan kesintilerin, pratikte hayat kurtarma kapasitesini zayıflattığını göstermektedir.
ABD’nin koyduğu koşullar bununla da sınırlı değildir. Yeni fonlar, iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik hiçbir projede kullanılamayacaktır. Lewin, bu tür projelerin “hayat kurtarıcı” olmadığını ve ABD’nin ulusal çıkarlarıyla örtüşmediğini savunmuştur.[iv] Oysa iklim değişikliği, özellikle kırılgan bölgelerde gıda güvensizliği, zorunlu göç ve sağlık krizlerini derinleştiren temel bir çarpan olarak kabul edilmektedir. Bu alanın bütünüyle dışlanması, kısa vadeli bir “hayatta kalma” anlayışının, uzun vadeli kriz önleme kapasitesinin önüne geçirildiğini düşündürmektedir.
Lewin’in, geçmişte ABD Ulusal Kalkınma Ajansının (USAID) fiilen tasfiye edilmesinde kilit rol oynadığına dair iddialar da bu bağlamda önemlidir. USAID’in binlerce çalışanının işten çıkarılması ve kurumun işlevsizleştirilmesi, Trump yönetiminin insani yardımı daha merkezi, daha kontrollü ve daha siyasi bir yapıya kavuşturma arzusunun bir parçası olarak okunabilir. “ABD’nin kumbarası eski sisteme dönmek isteyenlere açık değil” ifadesi, bu dönüşümün ideolojik sertliğini açıkça yansıtmaktadır.
BM cephesi ise bu eleştirileri tamamen reddetmek yerine, daha uzlaşmacı bir dil benimsemektedir. Tom Fletcher ve BM yetkilileri, verimlilik, koordinasyon ve israfın önlenmesi gibi hedeflerin zaten kendi öncelikleri olduğunu vurgulamaktadır. Gerçekten de sınırlı kaynakların daha etkin kullanılması ne yardım alanların ne de bağışçıların çıkarınadır. Ancak sorun, bu teknik hedeflerin siyasi filtrelerle iç içe geçirilmesidir.
Son durumda ortaya çıkan tablo şudur: ABD, BM’ye mali destek vermeye devam etmektedir; ancak bu destek, artık evrensel insani sorumluluk anlayışından ziyade, koşullu bir dış politika enstrümanı niteliği taşımaktadır. Ülke ve konu bazlı dışlamalar, insani yardımın ahlaki zeminini daraltmakta; BM sistemini ise ya bu yeni düzene uyum sağlamaya ya da ciddi bir finansman açığıyla yüzleşmeye zorlamaktadır.
BM içinde pek çok aktör, bu durumun farkındadır. Ancak küresel bağışçıların geri çekildiği, ABD gibi geleneksel büyük donörlerin son derece kuşkucu bir tutum benimsediği bir ortamda, 2 milyar doların “hiç yoktan iyi” olduğu gerçeği de inkâr edilememektedir. Bu nedenle BM, bir yandan temel ilkelerini korumaya çalışırken, diğer yandan hayatta kalmak için sistemsel bir adaptasyona zorlanmaktadır.
Bu tablo aynı zamanda, insani yardım alanında çok taraflılık ilkesinin giderek aşınmakta olduğuna da işaret etmektedir. ABD’nin finansman gücünü kullanarak BM’yi belirli coğrafyalara, belirli kriz tanımlarına ve belirli önceliklere yönlendirmesi, kurumsal karar alma süreçlerinin fiilen bağışçı tercihlerine bağımlı hale gelmesine yol açmaktadır. Bu durum, BM’nin sahadaki operasyonel kapasitesini kısa vadede ayakta tutsa bile, uzun vadede örgütün norm koyucu ve bağımsız bir aktör olarak algılanmasını zayıflatma riski taşımaktadır. İnsani yardımın giderek “yönetilen” ve “şartlı” bir faaliyete dönüşmesi, krizin öznesi olan sivillerin ihtiyaçlarının değil, büyük güçlerin siyasi hassasiyetlerinin belirleyici hale gelmesi ihtimalini güçlendirmektedir.
Bu bağlamda “Uyum sağla ya da yok ol” ifadesi, yalnızca bir tehdit değil; mevcut küresel insani yardım düzeninin içine sürüklendiği yapısal krizin kısa bir özeti olarak okunabilir. ABD-BM ilişkilerinde yaşanan bu dönüşüm, önümüzdeki dönemde insani yardımın ne ölçüde evrensel kalabileceği sorusunu daha kritik bir boyuta taşıyacaktır.
[i] Foulkes, Imogen. “US Pledges $2bn for Humanitarian Aid, but Tells UN ‘Adapt or Die’.”, BBC News, www.bbc.com/news/articles/cdj8jr37y98o, (Erişim Tarihi:11.01.2026).
[ii] Aynı yer.
[iii] Aynı yer.
[iv] Aynı yer.
