Son dönemde Grönland üzerinden şekillenen gelişmeler, Arktik bölgenin yalnızca çevresel ve ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik ve stratejik bir rekabet alanı hâline geldiğini bir kez daha göstermiştir. Avrupa ülkelerinin sınırlı sayıda askerî personeli Nuuk’a konuşlandırması, teknik olarak bir tatbikat ve keşif faaliyeti olarak tanımlanmış olsa da uluslararası ilişkiler bağlamında bu adımın yüksek sembolik değere sahip olduğu açıktır. Bu gelişme, özellikle Donald Trump’ın Grönland’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) “ulusal güvenliği” açısından vazgeçilmez olduğu yönündeki ısrarlı söylemleriyle birlikte değerlendirildiğinde, transatlantik ilişkilerdeki kırılgan dengeleri görünür kılmıştır.
Grönland’ın statüsü, Danimarka’ya bağlı yarı özerk bir yapıdır. Ancak Arktik’in jeostratejik önemi arttıkça, bu statünün yalnızca hukuki bir çerçeve olmaktan çıkarak büyük güç rekabetinin bir parçası hâline geldiği görülmüştür. ABD’nin bölgede zaten mevcut bir askerî üssü bulunmakta ve bu üs, Washington’a Arktik’te operasyonel kapasite sağlamaktadır. Buna rağmen Trump’ın doğrudan “kontrol” söylemini sürdürmesi, klasik müttefiklik ilişkileriyle bağdaşmayan bir baskı unsuru olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda Avrupa ülkelerinin sınırlı ama koordineli askerî varlığı, fiilî bir güç projeksiyonundan ziyade siyasal caydırıcılık amacı taşımaktadır.
Avrupa cephesinde özellikle Emmanuel Macron’un açıklamaları, meselenin yalnızca Danimarka’nın egemenliğiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) kolektif güvenliği ile ilişkilendirildiğini göstermiştir. Macron’un Grönland’ı “Avrupa’ya ait bir toprak” olarak vurgulaması, AB’nin Arktik’te normatif bir aktör olma iddiasını yansıtmıştır.[i] Bu söylem, ABD’nin tek taraflı güvenlik gerekçelerine karşı çok taraflılık ve ittifak hukuku üzerinden bir karşı argüman geliştirilmiş olduğunu göstermiştir.
Söz konusu askerî konuşlanmanın NATO çerçevesinde Danimarka liderliğinde yürütülen bir tatbikat kapsamında gerçekleştirilmiş olması, hukuki ve siyasal meşruiyet açısından kritik bir unsur olmuştur. Bu durum, ABD’ye doğrudan meydan okumadan, ittifak içi dengeler hatırlatılarak verilen bir mesaj niteliği taşımaktadır. Nitekim Fransız diplomat Olivier Poivre d’Arvor’un “NATO’nun burada olduğu gösterilecektir” yönündeki ifadesi, askerî kapasiteden ziyade ittifakın varlık iddiasını ön plana çıkarmıştır.[ii]
ABD’nin Grönland’a yönelik söylemini uluslararası ilişkiler teorileri çerçevesinde değerlendirmek mümkündür. Realist perspektiften bakıldığında, Washington’un Arktik’te artan Rusya ve Çin faaliyetlerini gerekçe göstererek stratejik bir alanı doğrudan kontrol altına alma isteği, güç ve güvenlik maksimizasyonu mantığıyla uyumlu görülmüştür. Ancak aynı yaklaşım, liberal kurumsalcı bakış açısından değerlendirildiğinde, müttefikler arası güveni zedeleyen ve mevcut kurumların meşruiyetini aşındıran bir tutum olarak yorumlanmıştır. Trump’ın “Danimarka’nın yapabileceği bir şey yok” şeklindeki ifadeleri, uluslararası hukukun ve ittifak dayanışmasının ikincil plana itildiği izlenimini güçlendirmiştir.[iii]
Avrupa ülkelerinin sınırlı askerî varlığı, bu noktada dengeleyici bir refleks olarak ortaya çıkmıştır. Almanya, Fransa, İskandinav ülkeleri ve Birleşik Krallık’ın küçük birliklerle sürece dâhil olması, askerî anlamda ABD’ye rakip olma amacı taşımamış; bunun yerine siyasal maliyeti yükseltme stratejisi izlenmiştir. Polonya Başbakanı Donald Tusk’un olası bir ABD müdahalesini “siyasal felaket” olarak nitelemesi, ittifak içi bir çatışmanın NATO’nun varlık gerekçesini sorgulatacak sonuçlar doğurabileceğine işaret etmiştir.[iv]
Rusya’nın NATO’yu Arktik’te askerî yığınak yapmakla suçlaması ise bölgenin yalnızca transatlantik bir mesele olmadığını, küresel güç rekabetinin bir parçası hâline geldiğini göstermiştir. Moskova’nın tepkisi, NATO’nun her hamlesinin yalnızca Washington’la değil, aynı zamanda Rusya ve dolaylı olarak Çin’le olan güç dengesini de etkilediğini ortaya koymuştur. Bu durum, Grönland merkezli gelişmelerin çok katmanlı bir güvenlik ikilemi yarattığını düşündürmüştür.
Grönland yerel yönetiminin ve halkının açık biçimde ABD’ye katılma fikrine karşı çıkması, uluslararası ilişkilerde sıklıkla göz ardı edilen yerel aktörlerin meşruiyetini gündeme getirmiştir. Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen’in Danimarka’yı tercih edeceklerini vurgulaması, egemenlik tartışmasının yalnızca devletler arası değil, self-determinasyon ilkesi bağlamında da ele alınması gerektiğini göstermiştir. Bu durum, Trump’ın “satın alma” veya “kontrol” söyleminin, modern uluslararası hukuk normlarıyla açık bir gerilim içinde olduğu algısını pekiştirmiştir.
ABD’nin bir NATO üyesi ülkeye karşı doğrudan askerî güç kullanması ihtimali, uluslararası ilişkiler açısından yalnızca bir güvenlik krizi değil, aynı zamanda ittifak sisteminin kurucu mantığını sarsan yapısal bir kırılma anlamına gelmiştir. NATO’nun kolektif savunma ilkesini düzenleyen 5. madde, açık biçimde dış tehdit varsayımı üzerine inşa edilmiş olup, bu tehdidin ittifak içinden gelmesi durumunda söz konusu normatif çerçevenin fiilen işlemez hâle gelmesi muhtemel görülmüştür. Ayrıca ABD’nin bu yönde bir adım atması, uluslararası hukuka ve müttefiklik ilişkilerine dayalı liderlik rolünü zayıflatmış, güç kullanımını meşrulaştıran söylemlerin ise küresel ölçekte daha kolay araçsallaştırılmasına zemin hazırlamıştır.
Bu çerçevede, söz konusu bir müdahalenin doğrudan bir ABD-Avrupa savaşına dönüşmesi kısa vadede düşük olasılıklı görülmüş olsa da ortaya çıkacak siyasal sonuçların uzun vadeli ve derin olduğu değerlendirilmiştir. Avrupa devletlerinin ABD’yle açık bir askerî çatışmaya girmesinden ziyade, diplomatik izolasyon, kurumsal kopuş ve stratejik özerklik arayışlarını hızlandırma yönünde refleksler geliştirmesi daha muhtemel olmuştur. Bu durum, transatlantik güvenlik mimarisinin fiilen çözülmesine ve NATO’nun caydırıcılık kapasitesinin ciddi biçimde sorgulanmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla asıl risk, sıcak bir savaş ihtimalinden ziyade, ABD-Avrupa ilişkilerinin uzun süreli bir güven bunalımı ve stratejik ayrışma sürecine sürüklenmesi olarak ortaya çıkmıştır.
Son olarak, konuyu Venezuela bağlamında kısaca değerlendirmek gerekirse, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik yüksek profilli hamlesinin, doğrudan Grönland meselesiyle ilişkilendirilmesi mümkün görünmemiştir. Bununla birlikte uluslararası ilişkilerde devletlerin belirli coğrafyalarda sergiledikleri sert eylemlerin, yalnızca hedef ülkeye değil, üçüncü aktörlere yönelik dolaylı mesajlar ürettiği de bilinmektedir. Bu çerçevede Venezuela örneğinde ortaya konan güç kullanımı ve diplomatik teamülleri zorlayan yaklaşım, Donald Trump dönemine özgü zorlayıcı diplomasi anlayışının bir yansıması olarak okunmuştur. Askerî müdahaleden ziyade belirsizlik yaratan ve karşı tarafın risk algısını yükselten bu tür hamleler, ABD’nin küresel ölçekte hangi sınırları esnetebileceğini göstermesi bakımından sembolik bir işlev üstlenmiştir. Dolayısıyla Venezuela’da sergilenen bu tutum, Grönland bağlamında doğrudan bir tehditten ziyade, ABD’nin müttefikleri dâhil olmak üzere uluslararası aktörlere yönelik caydırıcı bir güç hatırlatması olarak değerlendirilmiştir.
Sonuç olarak Grönland etrafında şekillenen bu askerî ve diplomatik hareketlilik, Arktik’in yeni bir jeopolitik cephe hâline geldiğini göstermiştir. Avrupa’nın sınırlı ama koordineli askerî varlığı, ABD’ye karşı doğrudan bir meydan okuma değil; ittifak içi normların, egemenlik ilkesinin ve çok taraflı güvenlik anlayışının hatırlatılması olarak okunmuştur. Bu süreçte NATO’nun bir üyesinin diğerine karşı fiilî veya söylemsel baskı kurmasının, ittifakın uzun vadeli bütünlüğü açısından ciddi riskler barındırdığı görülmüştür. Grönland meselesi, böylece Arktik güvenliğinin ötesinde, transatlantik düzenin geleceğinin de sınandığı bir örnek hâline gelmiştir.
[i] Kirby, Paul. “European Military Personnel Arrive in Greenland as Trump Says US Needs Island.” BBC News, BBC, www.bbc.com/news/articles/cd0ydjvxpejo, (Erişim Tarihi: 18.01.2026).
[ii] Aynı yer.
[iii] Aynı yer.
[iv] Aynı yer.
