2016 yılının Haziran ayında yapılan Brexit Referandumu’nda Birleşik Krallık seçmenlerinin %52’si Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma yönünde oy kullanmıştır. Bu referandum sonucunda Birleşik Krallık, yaklaşık yarım asırlık üyeliğin ardından AB’den ayrılma kararı alan ilk ülke olmuştur. Söz konusu karar, Ocak 2020 tarihinde tamamlanan resmi ayrılık süreciyle uygulamaya konmuştur. AB tarihinde eşi görülmemiş bu gelişmenin, ekonomik gerekçelerden ziyade duygusal ve irrasyonel saiklerle alındığı tartışılmaktadır. Nitekim birçok ekonomik analiz, Birleşik Krallık’ın AB üyeliğinden önemli kazanımlar elde ettiğini gösterse de referandum kampanyasında göç ve ulusal egemenlik temalı tezler ön plana çıkmıştır.
Brexit sonrasında Avrupa kamuoyunda “başka ülkeler de AB’den ayrılabilir mi?” sorusu etrafında yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Örneğin Fransa, İtalya ve Polonya gibi ülkelerde aşırı sağ popülist çevreler Brexit kararının bir domino etkisi yaratabileceğine dair söylemler geliştirmiştir. Lakin Brexit vakası bir istisna olarak görülebilir. Zira AB’nin diğer üyeleri Birlik’le tam entegrasyonlarını tamamladığından olası bir ayrılık girişiminin maliyeti son derece yüksek olacak ve benzer bir sürecin tekrarlanması neredeyse mümkün olmayacaktır.
Birleşik Krallık’ın AB üyeliği, baştan itibaren sınırlı bir entegrasyona sahip olmuştur. Birleşik Krallık yönetimi, Avrupa bütünleşmesinin temel projelerinden olan Euro Bölgesi’ne (ortak para birimi) ve Schengen Alanı’na dâhil olmamış, adalet ve içişleri gibi bazı politika alanlarında özel muafiyetler (opt-out) elde etmiştir.[1] Bu istisnai konum, Birleşik Krallık’ın Birlikten ayrılmasını kurumsal ve teknik açıdan görece daha mümkün kılan bir faktör olmuştur. Öte yandan Birleşik Krallık dışındaki üyelere bakıldığında AB’nin merkezileşme ve bütünleşme süreci 1990’lardan itibaren hız kazanmıştır.
1992 Maastricht Antlaşması ve 2009 Lizbon Antlaşması sonrasında Birlik yapısı daha merkezi bir nitelik kazanmış, üye ülkelerin ortak kurumlara ve politikalara dair “yetki terki” artmıştır. Brexit kararı, her ne kadar bu bütünleşme döneminde (2010’larda Avrupa’da yükselen popülist dalganın bir yansıması olarak) ortaya çıkmışsa da Birleşik Krallık’ın ayrılığı diğer ülkelerde benzer girişimleri tetiklememiştir. Fransa’da “Frexit”, İtalya’da “Italexit” ve Polonya’da “Polexit” gibi tartışmalar Brexit sonrasında gündeme gelmiş, aynı dönemde AB üyelerinin büyük bölümü Euro Bölgesi ve Schengen entegrasyonlarını daha da derinleştirmiştir. 2010’lu yıllardan itibaren birçok üye ülke ortak para birimini benimsemiş, Schengen Bölgesi genişleyerek Avrupa içinde sınır kontrollerinin kalktığı alanı büyütmüştür. Dolayısıyla günümüzde AB’den ayrılma fikri, pek çok üye devlet için geçmişe kıyasla çok daha maliyetli ve uzak bir ihtimal haline gelmiştir.
Brexit kararının doğası incelendiğinde, bu sürecin ekonomik gerçeklerden ziyade seçmenlerin duygusal ve siyasi tepkilerine dayandığı görülmektedir. Birleşik Krallık’ta referandum öncesi hazırlanan bağımsız ekonomik raporlar, AB üyeliğinin ülkeye net faydalar sağladığını ortaya koymuştur.[2] Ancak halkın önemli bir bölümü göç, kimlik ve egemenlik konularındaki kaygılarla hareket ederek söz konusu uyarıları göz ardı etmiştir. Türkiye’nin AB’ye katılması, mülteci yükü, AB’nin işlevselliği açısından yapılan siyasi tartışmalar sonucunda bir referanduma gidilmiştir. Referandum kampanyası süresince Nigel Farage gibi AB karşıtı popülist siyasetçiler, “ülkenin kontrolünü geri alma” ve yabancı göç akınını durdurma gibi sloganlar aracılığıyla seçmenleri etkilemiştir.[3] Sonuç olarak Brexit tercihi, ekonomik risklere rağmen rasyonel bir hesaplamadan ziyade popülist siyasetçilerin halkın bir kısmında yol açtığı kolektif bir duygusal tepki olarak tezahür etmiştir.
AB üyelerinin Brexit benzeri bir ayrılık yoluna gitmesini zorlaştıran çeşitli yapısal etkenler mevcuttur. Öncelikle Euro Bölgesi’ne dâhil ülkelerin ortak para biriminden çıkması, kendi ulusal parasını yeniden tedavüle sokmasını gerektirecektir. Böyle bir adım, ilgili ülkenin finansal sistemi üzerinde büyük bir belirsizlik ve çalkantı yaratma ihtimalini oluşturmaktadır. Benzer şekilde Schengen serbest dolaşım alanından ayrılmak, Avrupa kıtasında on yıllardır kaldırılmış olan sınır kontrollerini tekrar tesis etmek anlamına gelecektir. Bu durum sosyoekonomik açıdan son derece yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Bunların yanı sıra özellikle Orta ve Doğu Avrupa üyeleri için AB’nin sağladığı mali yardımlar ve fonlar vazgeçilmez niteliktedir. Polonya, Macaristan ve Romanya gibi AB bütçesinden en fazla net fayda elde eden ülkeler Birlikten ayrıldıkları takdirde altyapı yatırımlarından tarım sübvansiyonlarına kadar pek çok alanda yararlandıkları finansman kaynaklarını yitirecektir.[4] Bu da ilgili ülke ekonomilerinde büyük bir boşluk yaratacak ve kalkınma hedeflerine ulaşmalarını zorlaştıracaktır. Kısacası AB’den kopmak, bu ülkeler için salt siyasi bir karar olmanın ötesinde somut ve ağır mali kayıplar anlamına gelecektir.
Nitekim Birleşik Krallık örneği dahi AB’den ayrılmanın güçlüğünü gözler önüne sermektedir. Her ne kadar Londra yönetimi tam entegrasyonun dışında kalmış olmanın sağladığı esneklikle ayrılık kararını uygulayabilmiş olsa da Brexit süreci hem Birleşik Krallık içinde hem de Avrupa genelinde ciddi sorunlara yol açmıştır. Brexit’in en çetrefilli boyutlarından biri Kuzey İrlanda meselesi olmuştur. İrlanda adasında barışın korunabilmesi için Birleşik Krallık ile AB arasında özel bir düzenleme (Kuzey İrlanda Protokolü) yapılmak zorunda kalınmış, bu durum Birleşik Krallık’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği konusunda tartışmalara neden olmuştur.[5] Ayrıca Birleşik Krallık’ın AB ortak pazarından kopması, ticari işlemlerde yeni gümrük engelleri ve sınır denetimleri yaratarak tedarik zincirlerinde aksamalara yol açmıştır. Bunun bir sonucu olarak birçok uluslararası şirket operasyonlarını Britanya’dan Euro Bölgesi ülkelerine kaydırmıştır. Yabancı doğrudan yatırımların azalması ve Londra’nın küresel finans merkezi konumunun sarsılması da Brexit sonrasında gözlemlenen ekonomik sonuçlar arasındadır.
AB, ekonomik entegrasyon alanında tarihte görülmemiş düzeyde bir başarı elde etmiştir. Ortak pazar, tek para birimi ve mali düzenlemeler üzerinden sağlanan bu ekonomik bütünleşme, üye devletleri birbirine sıkı bağlarla kenetlemiştir. Dolayısıyla günümüzde AB’den yeni bir ayrılma ihtimali söz konusu olacaksa bu ihtimal ekonomik değil, Birleşik Krallık’ta olduğu gibi siyasi ve sosyokültürel saiklerden kaynaklanması daha muhtemeldir. Zira üye ülkeler için ekonomik entegrasyondan kopmanın maliyeti neredeyse katlanılamaz boyutlardadır. Ancak siyasal entegrasyon yani karar alma süreçlerinde daha fazla birlik; ortak dış politika ve güvenlik politikalarının uyumu, demokratik meşruiyetin güçlendirilmesi gibi alanlarda derinleşme sağlanamadığı takdirde ulusal hükümetlerin Birlik içinde kendilerini dışlanmış hissetmeleri veya popülist baskılar altında AB karşıtı söylemlerin yükselmesi olasılığı artmaktadır.
Bu çerçevede AB’nin önceliği, ekonomik entegrasyonun yanında siyasal entegrasyonu tamamlamaya odaklanmak ve bir Avrupa kimliği oluşturmak olabilir. Birleşik Krallık’ın ayrılığı da ekonomik gerekçelerden ziyade siyasal ve kültürel entegrasyona yönelik isteksizlikten doğmuştur. Tam entegrasyona sahip ülkelerin Birlikten ayrılması ise siyasal istikrar ve uluslararası etkinlik açısından da yıkıcı bir senaryodur. Bu nedenle AB, hem mevcut üyeleri arasında siyasal dayanışmayı artırmaya hem de yeni üyelerin kurumsal uyumunu güçlendirmeye odaklanabilir.
Sonuç olarak Brexit, büyük ölçüde irrasyonel saiklerin ve Birleşik Krallık’ın AB içindeki sınırlı entegrasyonunun bir sonucudur. Eski Fransa Cumhurbaşkanı de Gaulle’un ön gördüğü gibi Birleşik Krallık hiçbir zaman AB’ye tam manasıyla entegre olmamıştır ve en nihayetinde ayrılmıştır. Avrupa’nın geleceği ise ayrılıklarda değil, hem iç bütünleşmenin ekonomik ve siyasal boyutlarda derinleştirilmesinde hem de yeni üyelerle genişlemenin kararlılıkla sürdürülmesinde yatmaktadır. AB, ekonomik entegrasyonu tamamlamış bir birlik olarak bundan sonra siyasi entegrasyonu ve bir Avrupalı kimliği oluşturmaya yönelebilir. Bu hedef hem yeni ayrılıkların önüne geçebilir hem de Birliğin küresel düzeyde daha etkin, uyumlu ve güçlü bir aktör olarak varlığını sürdürmesini sağlayabilir.
[1] “Brexit the Ultimate Opt-out: Learning the Lessons on Differentiated Integration”, European Papers. New Options for Differentiated Integration in the European Union, vol. 7, no. 3 (2022): pp. 1211–1227, Maria Kendrick, doi: 10.15166/2499-8249/608, (Erişim Tarihi: 28.08.2025)
[2] “Five Years On: The Economic Impact of Brexit”, National Institute of Economic and Social Research (NIESR) blog, Dr Benjamin Caswell ve Hailey Low, 31 January 2025, https://niesr.ac.uk/blog/five-years-economic-impact-brexit, (Erişim Tarihi: 28.08.2025).
[3] “It’s the slogan, stupid: The Brexit Referendum”, University of Birmingham (Perspectives), Dr Tim Haughton
https://www.birmingham.ac.uk/research/perspective/eu-ref-haughton, (Erişim Tarihi: 28.08.2025).
[4] “Freezing EU funds: An effective tool to enforce the rule of law?”, Centre for European Reform (CER) Insight, Zselyke Csaky, 27 February 2025, https://www.cer.eu/insights/freezing-eu-funds-effective-tool-enforce-rule-of-law, (Erişim Tarihi: 28.08.2025).
[5] “Protocol on Ireland/Northern Ireland (Revised Protocol to the Withdrawal Agreement)”, UK Government, October 2019 (PDF), https://assets.publishing.service.gov.uk/media/5da863ab40f0b659847e0184/Revised_Protocol_to_the_Withdrawal_Agreement.pdf, (Erişim Tarihi: 28.08.2025).
