“Devletler arası ilişkilerde dostluk yoktur, çıkarlar vardır” yaklaşımı uluslararası ilişkiler disiplininin temelini oluşturmaktadır. Öyle ki bu ilişki biçimi zaman zaman daha uç seviyelere yükselerek, “senin olan sana aittir, benim olan bana aittir, fakat güçlendiğim zaman her an elindekini alabilirim” şeklinde “güç” merkezli gelişmektedir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı merkezli Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) aynı ittifakta yer alarak Sovyetler Birliği’ne karşı Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)’nü ve AB’yi kurmuştur. Batı ittifakını kendisine tehdit olarak algılayan Sovyetler Birliği ise bu tehdit karşısında Varşova Paktı’nı oluşturmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasından Sovyetler Birliği’nin dağılmasına (1991) kadar geçen süre, dünyada Soğuk Savaş ve iki kutupluluk olarak adlandırılmıştır. Bu süreçte her iki taraf da birbirlerine karşı yayılmacı politikalar izlemiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’da güvenlik kaygılarının artmasıyla birlikte İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, 1948 yılında kolektif savunma amacıyla Brüksel Paktı’nı kurmuştur. Bu oluşum, 1949 yılında ABD, Kanada, İzlanda, İtalya, Portekiz ve Danimarka’nın katılımıyla genişleyerek NATO’yu oluşturmuştur. Batı Bloku’ndaki bu askeri yapılanmayı Sovyetler Birliği yakından takip etmiştir. Sovyetler Birliği açısından alarm verici gelişme ise 1955 yılında Batı Almanya’nın NATO’ya üye olmasıdır. Bu durum karşısında Sovyetler Birliği, aynı yıl Doğu Almanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan ve Romanya’nın katılımıyla “Varşova Paktı”nı oluşturmuştur. Soğuk Savaş boyunca NATO’ya karşı askerî ve siyasal bir denge unsuru olarak varlığını sürdüren Varşova Paktı, 1991 yılında dağılmıştır. Dağılmanın ardından Varşova Paktı’na üye ülkelerin tamamı ilerleyen yıllarda NATO’ya üye olmuştur. Öte yandan NATO’nun doğuya doğru genişleme politikasının bir yansıması olarak 2008 yılında Romanya’nın başkenti Bükreş’te gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nde, Ukrayna ve Gürcistan’ın gelecekte NATO üyesi olacakları resmî olarak ifade edilmiştir.
Rusya, NATO’nun kendi sınırlarına doğru genişleme politikasını “doğrudan bir güvenlik tehdidi” olarak algılamıştır. Bu algı doğrultusunda Rusya, 2008 yılının Ağustos ayında Gürcistan’a karşı askerî müdahalede bulunarak Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanımıştır. Bu süreçte Gürcistan, NATO ile Rusya arasındaki büyük güç rekabetinin yaşandığı, bir vekâletler savaşına sahne olmuş ve toprak kaybetmiştir.
NATO, 1949 yılında yukarıda isimleriyle belirtilen toplam 12 ülkenin katılımıyla kurulmuştur. Kuruluşundan itibaren, geçen 76 yıllık süreçte NATO on kez genişlemiştir. Bu kapsamda Türkiye ve Yunanistan, 1952 yılında eş zamanlı olarak ittifaka üye olmuştur. Ardından Almanya 1955’te, İspanya ise 1982’de NATO’ya katılmıştır. Soğuk Savaş sonrasında gerçekleşen genişleme dalgaları çerçevesinde 1999 yılında Çekya, Macaristan ve Polonya üyeliğe kabul edilmiştir. Daha sonra 2004 yılında Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, NATO’ya dâhil olmuştur. Balkanlar merkezli genişleme sürecinde Arnavutluk ve Hırvatistan 2009’da, Karadağ 2017’de ve Kuzey Makedonya 2020 yılında ittifaka üye olmuştur. Son olarak Finlandiya’nın 2023’te ve İsveç’in 2024’te NATO’ya katılmasıyla örgütün üye sayısı 32’ye yükselmiştir.
Rusya ile Batı arasındaki karşılıklı yayılmacı ve genişlemeci politikalar, AB’nin kuruluşundan günümüze kadar devam eden genişleme politikasında, büyük rekabet ve krizleri beraberinde getirmiştir. Bunun temel nedeni, Rusya’nın özellikle Baltık ülkeleri başta olmak üzere Doğu Avrupa ve Balkan coğrafyasını kendi etki alanı ve stratejik arka bahçesi olarak değerlendirmesidir.
AB’nin temelleri, 1951 yılında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT), Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) ve 1957 yılında Roma Antlaşması’nı imzalayarak Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) kuran altı ülke tarafından atılmıştır. Söz konusu ülkeler Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg’dur. İlerleyen yıllarda Birliğe yeni üyeler katılmıştır. Bunlar 1973’te İngiltere, Danimarka, İrlanda, 1981’de Yunanistan, 1986’da Portekiz, İspanya, 1995’te ise Avusturya, İsveç ve Finlandiya’nın katılımıyla üye sayısı 15’e çıkmıştır. 2004 yılında Orta ve Doğu Avrupa’dan Macaristan, Estonya, Polonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Çekya, Slovakya ile birlikte, Malta ve Kıbrıs Birliğe üye olmuştur. Bu genişleme dalgasını takiben Bulgaristan ve Romanya, 2007 yılında AB’ye katılmıştır. Son olarak 2013 yılında Hırvatistan’ın katılımıyla Birliğin üye sayısı 28’e ulaşmış ve bu tarihten sonra yeni bir üye kabul edilmemiştir. Fakat İngiltere’nin Brexit kararıyla Birliğin üye sayısı 27’ye düşmüştür.
2013 yılına kadar AB’nin genişleme politikası sorunsuz bir şekilde ilerlemiş, fakat bu tarihten sonra Birlik, genişleme yorgunluğuyla yüzleşmeye başlamıştır. AB’nin genişleme yorgunluğuyla karşı karşıya kalması, AB’ye henüz üye olamamış Balkan ülkelerinin üyeliklerini olumsuz etkilemiştir. Bu durum tabii olarak AB’nin genişleme politikasında çok boyutlu belirsizlikleri beraberinde getirmiştir.
24 Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden önce AB; Arnavutluk, Bosna-Hersek, Karadağ, Kosova, Kuzey Makedonya ve Sırbistan ile potansiyel adaylık süreçlerini sürdürmekteydi. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından ise AB, apar topar Ukrayna, Moldova ve Gürcistan’a yönelik adaylık süreçlerini başlatmıştır.
Ukrayna, özellikle 2000’li yıllardan itibaren büyük güçler arasında yaşanan vekâletler savaşının önemli bir sahnesi hâline gelmiştir. ABD ve AB öncülüğündeki Batı Bloku ile Rusya arasındaki rekabetin bir yansıması olarak, 2004 yılında Ukrayna’da “Turuncu Devrim” gerçekleşmiştir. Bu süreçte Ukrayna yönetimi, Rusya yanlısı Viktor Yanukoviç ile Batı yanlısı Viktor Yuşçenko gibi siyasal aktörler arasında sıkça el değiştirmiştir. Ayrıca Rusya ile Avrupa arasında 2006, 2009 ve 2014 yıllarında yaşanan doğalgaz arzı kesintilerine ilişkin krizler, taraflar arasındaki vekâletler savaşının ekonomik boyutunu açık biçimde ortaya koymuştur. 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve 2022 yılında Ukrayna’ya yönelik topyekûn askerî işgali ise söz konusu vekâletler savaşını en üst düzeye taşımıştır.
Avrupa, günümüzde çok boyutlu yapısal sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunların başında, ucuz enerji kaynaklarına erişimin azalması ve enerji maliyetlerinin belirgin biçimde artması gelmektedir. Bunun yanı sıra nüfusun yaşlanması ve emekli nüfusun toplam nüfus içindeki payının yükselmesi, iş gücü piyasaları ve sosyal güvenlik sistemleri üzerinde ciddi baskılar oluşturmaktadır. AB’nin hantal bürokratik yapısı, karar alma süreçlerini yavaşlatmaktadır. AB’deki üretim tesislerinin Asya ülkelerine kayması (fabrika göçü), sanayisizleşme eğilimini derinleştirerek işsizliği ve hayat pahalılığını arttırmaktadır. Siyasal alanda ise merkez partilerin güç kaybetmesiyle birlikte aşırı sağ hareketlerin yükselişi dikkat çekmektedir. Güvenlik boyutunda, Rusya karşısında ortak ve bütünleşik bir Avrupa savunma ordusunun bulunmaması önemli bir zafiyet olarak öne çıkmaktadır. Buna ek olarak ABD’nin Rusya ile ilişkilerini stratejik düzeyde yeniden şekillendirme arayışı ve Rusya karşısında AB’yi doğrudan koruma konusunda isteksiz bir tutum sergilemesi, Avrupa’nın güvenlik mimarisine ilişkin belirsizlikleri artırmaktadır.
Ukrayna’da kalıcı bir barışın tesis edilmesi oldukça güç durumdadır. Bu güçlüğün arkasında birden fazla yapısal ve stratejik unsur bulunmaktadır. Öncelikle, savaşın merkezinde yer alan toprak ihtilafları taraflar arasında uzlaşmayı zorlaştırmaktadır. Savaş sonrasında Zaporijya Nükleer Santrali’nin kontrolünün hangi aktörde olacağı meselesi, hem güvenlik hem de enerji boyutlarıyla önemli bir belirsizlik alanı oluşturmaktadır. ABD, Ukrayna’ya taahhüt edilen güvenlik garantileri çerçevesinde sahada fiilen yer almak istememektedir. Bu tutum, Washington’un Ukrayna’ya Tomahawk füzelerini neden vermediğiyle de örtüşmektedir.
Avrupa ülkeleri, Rusya karşısında zaman kazanmak amacıyla savaşın sürmesini teşvik etmektedirler. Bu koşullar altında Ukrayna’daki vekâletler savaşının “dondurulmuş bir çatışma alanı” olarak varlığını uzun yıllar sürdüreceği tahmin edilmektedir. Öte yandan, Ukrayna topraklarının önemli bir bölümünün Rusya’ya bırakılması, Moskova açısından “ödüllendirilen saldırganlık” anlamına gelecektir. Bu ödüllendirme bölgesel caydırıcılığı zayıflatarak, Rusya’nın Moldova ve Baltık ülkeleri başta olmak üzere, Avrupa’ya doğru uzun vadede yayılmasına cesaret verecektir. Ayrıca dört yıla yaklaşan savaş sürecinde taraflar henüz yenişememiştir. Tarafların henüz yenişememesi, Ukrayna vekâletler savaşını kısa vadede bitirecek olsa da uzun vadede Ukrayna dondurulmuş çatışma alanı olarak kalmaya devam edecektir.
AB liderlerinin savaş konusundaki sert söylemlerinin ardında birçok siyasal ve stratejik gerekçe bulunmaktadır. Bu söylemler öncelikle Rusya karşısında caydırıcılık üretmeyi ve Avrupa toplumlarında güvenlik tehdidine yönelik farkındalık oluşturmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda savunma bütçelerinin artırılmasına ve savunma politikalarının meşrulaştırılmasına yönelik kamuoyu ikna edilmeye çalışılmaktadır. Avrupa ülkeleri, Rusya karşısında ABD’nin koşulsuz ve sürekli bir destek vermeyeceğinin farkına varmıştır. Bu ve benzer gelişmeler Avrupa’nın güvenlik söyleminin sertleştirmesine yol açmıştır. AB liderlerinin iç kamuoyuna yönelik, savaş söylemini öne çıkarmaları, pahalı enerji politikaları ile 2015 sonrası göç krizlerinden kaynaklanan ekonomik ve toplumsal sorunların üzerini örtme girişimleriyle paralel ilişkilidir.
Devletlerin ve toplumların çok yönlü birlikteliklerini sürdürebilmeleri için çoğu zaman bir tehdit algısına, ortak bir düşmana ya da bütünleştirici bir anlatıya ihtiyaç vardır. Geçmişte bu anlatının Avrupa’da, AB projesi olduğu, günümüzde ise savaş ve güvenlik eksenine kaydığı görülmektedir. Son olarak Donald Trump’ın Avrupa ülkelerini “çürüyen aktörler”, Avrupa liderlerini ise “zayıf liderler” olarak tanımlaması, Avrupa liderlerinin güvenlik ve savunma alanında daha sert bir söylem geliştirmelerine yol açmıştır.
Ukrayna’nın nadir toprak elementleri bağlamında ABD ile Rusya arasında ilerleyen dönemde bir uzlaşmanın sağlanamaması ihtimali ya da ABD’nin gelecekte Çin ile doğrudan bir sıcak çatışmaya girmesi durumunda, Rusya’nın ABD’ye ne ölçüde destek vereceği belirsizliğini korumaktadır. Benzer şekilde ABD’nin Venezuela’ya yönelik muhtemel bir askerî müdahalesi karşısında, Rusya’nın nasıl bir pozisyon alacağı da önemli bir soru işareti olarak öne çıkmaktadır. Bu stratejik belirsizlik ortamı, büyük güçler arasındaki rekabeti derinleştirerek Ukrayna’daki vekâletler savaşının daha da körüklenmesine zemin hazırlayacaktır.
