Münih Güvenlik Konferansı 2026, “Yıkım Altında” temasıyla kapılarını açtığında, bu başlık savaşın yıktığı şehirlerin çok ötesinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel güvenliği ayakta tutan koca bir sistemin yapısal enkazını tarif ediyordu. Konferansın açılış raporunda kullanılan “yıkım güllesi siyaseti” tabiri, Washington’ın kendi elleriyle inşa ettiği düzeni bizzat tasfiye etmeye başladığı bir dönemi mühürlemiştir. Bu sarsıcı dönüşümün en net simgesi ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun kritik Ukrayna oturumunu es geçmesi olmuştur. Bu tavır, basit bir protokol hatası ya da yoğun bir program çakışmasından ziyade Washington’ın artık Avrupa’ya stratejik bir mesafe koyduğunun, müttefiklik ilişkilerini işlemsel bir zemine çektiğinin ve gözlerini tamamen Çin’le olan sistemik rekabete, yani Pasifik’e diktiğinin en açık ilanı olmuştur.
Ukrayna’daki savaş beşinci yılına girerken, Amerika’nın kendi içindeki derin siyasi kutuplaşması ve Önce Amerika doktrininin kalıcı hale gelmesi, Washington’ı Batı’nın hamisi rolünden uzaklaştırmıştır. Rubio’nun bıraktığı o boş sandalye, Avrupa başkentlerinde artık eski korumacı Amerika’nın geri gelmeyeceğinin, transatlantik bağların geri dönülemez bir şekilde zayıfladığının acı bir onayı olarak algılanmıştır. İşte bu stratejik vakum içerisinde, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasında gelişen nükleer diyalog, sıradan bir işbirliği arayışı olmaktan çıkıp post-Amerikan dünyasının yeni güvenlik duvarlarını örme girişimine dönüşmüştür. Çünkü bugün Avrupa, nükleer caydırıcılığın artık okyanus ötesine emanet edilemeyeceği, Washington’ın New York’u korumak uğruna Berlin’i riske atmayacağı gerçeğiyle yüzleşmektedir.
Yıllardır Avrupa’nın güvenliğini sağlayan o meşhur Amerikan nükleer şemsiyesi, artık her yerinden su alan ve inandırıcılığını yitirmiş bir yapıya bürünmüştür. Bugün İtalya’dan Belçika ve Hollanda’ya kadar pek çok Avrupa toprağında Amerikan B61 yerçekimi bombaları bulunmakta, ancak bu silahların fırlatma kodlarının ve kullanım yetkisinin tamamen Washington’ın elinde olması, ev sahibi ülkeler için artık katlanılamaz bir egemenlik açığı yaratmaktadır. Kriz anında Washington’ın kendi topraklarını nükleer bir hedef haline getirme pahasına Avrupa için harekete geçip geçmeyeceğine dair duyulan şüpheler, nükleer inandırıcılık boşluğunu derinleştirmektedir. Bu boşlukta Avrupa, nükleer kapasitesini kendi kararıyla yöneten bir özne olma yoluna gitmektedir. Bu süreç askeri bir hazırlığın ötesinde Avrupa’nın ekonomik bir dev olmaktan sıyrılıp stratejik bir güç olarak reşit olma sınavıdır.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Münih’te sergilediği kararlı duruş, bu nükleer reşitlik sınavının en kritik ve tarihi aşamalarından birini temsil etmektedir. Şansölye Merz, on yıllardır süregelen ve Alman siyasetinin DNA’sına işlemiş olan nükleer tabuyu, Rusya’nın artan nükleer şantajları karşısında esneterek nükleer güvenliğini Fransız kapasitesine eklemleme niyetini açıkça masaya koymuştur. Bu hamle, Almanya’nın Olaf Scholz dönemindeki tereddütlü adımlarından sıyrılarak Zeitenwende 2.0 dönemine geçtiğini kanıtlamaktadır. Berlin artık savunmaya bütçe ayırmanın ötesine geçerek Avrupa’nın nükleer geleceğinde veto gücü ve söz hakkı talep eden bir lider konumuna yükselmeyi hedeflemektedir. Merz, diplomasi gereği NATO vurgusunu ve 2+4 Antlaşması’na sadakatini sürdürse de asıl stratejik ajandası nettir: Amerika’ya olan ontolojik bağımlılığı sona erdirip kıtayı kendi nükleer caydırıcılık halkasıyla çevrelemek.
Ancak bu yeni nükleer mimari, çözülmesi kolay olmayan teknik zorluklar ve büyük jeopolitik riskler de barındırmaktadır. Macron’un, Fransa’nın nükleer gücünü (Force de Frappe) tüm Avrupa Birliği’nin hayati çıkarlarını koruyacak şekilde genişletme teklifi, teoride Avrupa bütünleşmesi için dev bir adım gibi görünse de nükleer doktrinin özü olan kararlılık konusunda ciddi belirsizlikler yaratmaktadır. Caydırıcılık, düşmanın sizin ne zaman ve nasıl vuracağınızdan emin olmaması kadar, sizin vuracağınızdan emin olması üzerine kuruludur. Tek bir ulusal karar merkezinden çıkıp çok sayıda Avrupa başkentinin ve bürokratik mekanizmanın dahil olduğu bir yapıya geçmek, kriz anlarında gereken o anlık ve sert refleksleri zayıflatabilir. Bu durum, Avrupa şemsiyesinin altına giren ülkeler için gerçek bir koruma mı, yoksa sadece kâğıt üzerinde kalan bir vaat mi olduğu tartışmasını tetiklemektedir.
Dahası, bu nükleer dönüşümün bölgesel etkileri ittifak içinde yeni fay hatları oluşturma potansiyeline sahiptir. Türkiye, İtalya ve Yunanistan gibi NATO’nun geleneksel nükleer paylaşım mekanizmalarına dahil olan ülkeler için Paris merkezli bu yeni eksen, bir belirsizlik ve asimetri kaynağına dönüşebilir. Eğer bu yeni nükleer mimari, kıtanın tamamını eşit derecede koruyacak şeffaf bir mekanizmaya kavuşturulamazsa, Avrupa içinde farklı güvenlik bölgeleri ve nükleer sınıflar oluşabilir. Bu tür bir parçalanma, revizyonist güçler için yeni stratejik boşluklar ve oyun alanları yaratarak güvenlik ikilemini daha da derinleştirecektir.
Sonuç olarak Münih 2026, transatlantik ittifakın artık bir miras kurumu haline gelmeye başladığı ve Avrupa’nın nükleer kaderini kendi ellerine almak zorunda kaldığı bir yüzleşme yılı olarak tarihe geçecektir. Merz ve Macron arasındaki nükleer pazarlıklar, dünyanın artık 21. yüzyılın nükleer çok kutupluluğuna evrildiğinin ve Avrupa’nın da bu kaotik düzende hayatta kalmak için nükleer bir özneye dönüşme çabasının özetidir. Bu yolculuk hem siyasi hem de mali açıdan son derece sancılıdır. Ancak Washington’ın stratejik öncelikleri Pasifik’e kayarken, Avrupa’nın kendi güvenliğini okyanus ötesine havale etme lüksü artık tamamen tükenmiş görünmektedir. Münih’te yankılanan bu nükleer uyanış, önümüzdeki on yılların dünyasını şekillendirecek olan asıl güç dengesinin, yani stratejik özerkliğin en somut ve en tehlikeli adımıdır.
