Analiz

Ortadoğu’da Güç Mücadelesinin Dijital Dönüşümü: Söylem ve Meşruiyet Üzerinden Hibrit Savaşın Yeni Cephesi

Dijital platformların Ortadoğu’daki güç mücadelesinde oynadığı rol, basit enformasyon araçları olmanın çok ötesindedir.
Bu platformlar, hangi şiddetin görünür, hangi sesin duyulur ve hangi iddianın meşru sayılacağına dair sınırları belirlerler.
İran’daki toplumsal hareketlerin dijital platformlardaki temsili, bu yeni rekabetin paradigmatik bir örneğini oluşturmaktadır.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

21. yüzyılda uluslararası rekabetin, klasik askeri ve diplomatik araçların ötesine geçerek bilgi üretimi, algı yönetimi ve meşruiyet çerçevesinin şekillendirilmesi üzerinden çok boyutlu bir yapıya yöneldiği görülmektedir. Bu dönüşümün en belirgin biçimde gözlemlendiği alanlardan biri Ortadoğu’dur. Bölgedeki çatışmalar ve siyasal krizler, günümüzde yalnızca sahadaki askeri ve siyasi dengelerle değil, aynı zamanda dijital platformlar aracılığıyla küresel kamuoyuna nasıl sunulduğu ve temsil edildiğiyle de belirlenmektedir. Bu süreçte dijital mecralar, olayların nesnel bir aktarım kanalı olmanın ötesine geçerek, onlara atfedilen anlamları kuran, meşruiyet sınırlarını çizen ve jeopolitik gerçekliğin kurucu bir unsuru haline gelen stratejik alanlara dönüşmüştür. Bu çerçevede Ortadoğu, fiziksel çatışma sahalarının ötesinde, dijital uzamda yürütülen çok katmanlı bir hegemonya ve meşruiyet rekabetinin merkezinde yer almaya başlamıştır.

Bu dönüşüm, salt enformasyon akışının hızlanmasından öte, algı operasyonları, normatif çerçeveleme ve siyasal hakikatin stratejik inşası mekanizmaları aracılığıyla işleyen sofistike bir hibrit savaş paradigmasının kurumsallaşmasına işaret etmektedir. Bu paradigma içinde dijital platformlar, yalnızca iletişim kanalları olmanın ötesine geçerek, askerî ile siyasal olanın ve gerçeklik ile temsilin sınırlarını bulanıklaştıran, sürekli bir mücadele alanı yaratan kurucu aktörler hâline gelmiştir. Böylece ABD merkezli X, Meta ve YouTube gibi küresel platformlar da bu süreçte tarafsız araçlar olmaktan çıkarak jeopolitik söylemlerin şekillendiği, normatif değerlerin seçici biçimde uygulandığı ve uluslararası meşruiyetin üretildiği stratejik alana dönüşmüştür. Bu dönüşüm, dijital alanın yalnızca bilgi aktarımı için değil, aynı zamanda jeopolitik çıkarların ve meşruiyet üretiminin sahnelendiği bir araç hâline gelmesini sağlamaktadır. Bu bağlamda İran’daki protesto hareketlerinin dijital temsili ile İsrail’in bölgesel askeri operasyonlarının çevrimiçi meşrulaştırılması arasındaki benzerlikler ve farklılıklar, dijital alanın Batı merkezli (özellikle ABD ve İsrail odaklı) jeopolitik çıkarların bir uzantısı ve tamamlayıcısı hâline nasıl dönüştüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

ABD ve İsrail’in dijital platformlarda yürüttükleri bu süreç, her iki vakada da aynı araçları (algoritmik görünürlük, moderasyon politikaları, viral anlatılar) kullanarak benzer bir işlevi, normatif bir çerçeve sunarak meşruiyet üretmeyi ve yerine getirdiğini göstermektedir. İran örneğinde bu çerçeve, devleti “insan hakları ihlalleri” ve “demokratik meşruiyet eksikliği” ile tanımlarken, İsrail örneğinde devleti “meşru müdafaa hakkı” ve “terörle mücadele” söylemi içine yerleştirmektedir.

Ancak bu ortak araçların kullanımı, temelde zıt iki stratejik hedefe hizmet etmektedir. İran vakasında dijital temsil, devletin iç meşruiyetini aşındırmayı ve onu uluslararası alanda izole edilebilir, “sorunlu” bir aktör olarak konumlandırmayı amaçlarken, İsrail vakasında dijital meşrulaştırma, devletin dış politika eylemlerinin meşruiyetini pekiştirmeyi ve onu uluslararası hukuk nezdinde korumayı hedeflemektedir. Bir başka deyişle, aynı dijital mekanizmalar bir tarafta normları (insan hakları, ifade özgürlüğü) bir saldırı/sorgulama aracı olarak işletirken, diğer tarafta normları (meşru müdafaa, güvenlik) bir savunma/korunma aracı olarak seferber etmektedir. Bu çerçevede, dijital platformların yalnızca edilgen bir yansıtma aracı olmadıkları, aksine kurucu birer fail olarak uluslararası ilişkilerde “meşru” ve “meşru olmayan” eylemler arasındaki sınırları aktif biçimde yeniden kurguladıkları gösterilmektedir. Bu kurgulama süreci, normatif gücün pratikte nasıl seçici, araçsal ve jeopolitik çıkarlarla uyumlu bir şekilde işletildiğini somutlaştırarak dijital platformların çağdaş güç mücadelelerindeki merkezi rolünü pekiştirmektedir.

Bu çerçevede, İran’daki toplumsal hareketlerin dijital platformlardaki temsili, bu yeni rekabetin paradigmatik bir örneğini oluşturmaktadır. Burada gerçekleşen, basit bir haber aktarımının ötesinde, platform algoritmalarının görünür kıldığı semboller ve anlatılar aracılığıyla olayların yerel bağlamından koparılarak küresel bir siyasi anlam kazanmasıdır. Örneğin, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının viral hâle gelmesi, protestoları İran devletinin meşruiyetini yapısal olarak sorgulayan bir söylemsel çerçeveye oturtmuştur. Bu dijital temsil, İran’ı sürekli bir “kriz”, “baskı” ve “istikrarsızlık” kaynağı olarak konumlandırırken, devletin reform kapasitesini de önemsizleştiren bir anlatıyı beslemektedir.

Joseph Nye’ın “yumuşak güç” kavramının dijital operasyonel hâli olan bu süreç, İran’ın iç meşruiyetini doğrudan askeri müdahaleye gerek kalmadan aşındırmayı hedeflemektedir. Ayrıca dijital alan, bu yönüyle klasik ekonomik yaptırımlar ve diplomatik izolasyon politikalarını tamamlayan, onlara toplumsal bir temel ve ahlaki bir gerekçe sunan bir araç işlevi görmektedir. Aynı zamanda bu platformlar bir istihbarat havzası işlevi görmektedir. Protestolar sırasında üretilen devasa veri akışı, toplumsal dinamiklerin ve uluslararası kamuoyu eğilimlerinin gerçek zamanlı analizine olanak sağlayarak ABD’nin bölgeye yönelik uzun vadeli stratejik planlamasına kaynak sağlamaktadır.

Sürecin diğer yüzü, İsrail’in bölgedeki askeri faaliyetlerinin dijital platformlar üzerinden nasıl “güvensizleştirilerek” meşrulaştırıldığını ortaya koymaktadır. Gazze ve Lübnan’daki operasyonlar, algoritmik tercihler ve platform moderasyon politikalarıyla uyumlu biçimde, çoğunlukla “meşru müdafaa” ve “terörle mücadele” söylemleri çerçevesinde sunulmaktadır. Bu söylemsel yapılanma, operasyonların insani maliyetine dair içeriğin görünürlüğünü sınırlayarak eylemleri uluslararası hukuk bağlamında sorgulayan eleştirel perspektiflerin erişimini göreli olarak daralmaktadır. Böylece “demokrasi” ve “insan hakları” gibi evrensel normlar İran bağlamında merkezi bir önem kazanırken, İsrail örneğinde bu normlar “devlet güvenliği” söylemi karşısında ikincil plana itilmektedir. Bu ikili standart, normatif gücün kaynağı ve işletim mekanizmasının devletlerden ziyade ABD merkezli özel teknoloji şirketleri ve onların algoritmik mantığı olduğunu göstermektedir. Bu durum, normların evrenselliğinden ziyade belirli bir jeopolitik düzenin dijital alandaki kodlanmış yansımasına işaret etmektedir. Bu kodlanmış yapı, yalnızca soyut bir kavramsal çerçeve olarak kalmayıp ABD ve İsrail merkezli aktörler ile dijital platformlar arasındaki simbiyotik ilişkinin somut mekanizmaları aracılığıyla işlev kazanmaktadır. Bu mekanizmalar üç temel düzeyde işler: insan sermayesinin dolaşımı, yasal-stratejik koordinasyon ve ekonomik çıkar birliği. Bu mekanizmaların Ortadoğu özelinde, özellikle İran ve İsrail’e yönelik politikalar üzerindeki işleyişi, ilişkinin soyut bir yapıdan ziyade somut jeopolitik sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktadır.

Birincisi, insan sermayesinin dolaşımı, devlet ile özel sektör arasındaki ayrımı bulanıklaştıran kritik bir kanalı oluşturur. Üst düzey istihbarat (CIA, NSA) ve savunma bürokrasisi mensupları, sahip oldukları güvenlik temizliği, devlet içi ağlara erişim ve ulusal çıkar algısını teknoloji şirketlerine taşırlar. Örneğin, İran uzmanı eski bir istihbarat analistinin bir sosyal medya platformunun “güvenlik politikaları” biriminde çalışması, platformun Tahran yönetimini hedef alan kampanyalara yönelik içerik moderasyonu ve algoritmik görünürlük kararlarını doğrudan etkilemektedir. Bu bireyler, şirketlerde “kamu politikası direktörü” veya “güvenlik baş danışmanı” gibi pozisyonlarda, içerik moderasyonu, veri paylaşım protokolleri ve devlet ile ilişkiler stratejisini şekillendirir. Tersine, teknoloji şirketlerinden devletin dijital birimlerine geçişler de yaşanır, bu durum, devletin platform operasyonlarının teknik ve ticari gerçeklerini daha iyi anlayarak düzenleme yapmasını mümkün kılar.

İkincisi, yasal-stratejik koordinasyon, doğrudan emir vermekten ziyade yapısal teşvikler ve zorunluluklar aracılığıyla işler. Devlet, “terörle mücadele”, “yabancı müdahale” veya “çocukların cinsel istismarı” ve güvenlik tehditleri gibi tartışmasız meşru kaygıları, platformlara yönelik düzenleyici ve yasal baskının temeli hâline getirir. Bu çerçeve, İran’ın devlet bağlantılı gruplarını veya belirli siyasi söylemleri “terör propagandası” kapsamında sınıflandırmayı ve İsrail karşıtı bazı aktivizm türlerini “antisemitizm” veya “nefret söylemi” bağlamında değerlendirmeyi kolaylaştırır. Burada şeffaflık raporları talep edilir, belirli içerik kategorileri için hızlı kaldırma mekanizmaları geliştirilir ve algoritmik öneri sistemlerine müdahale için dolaylı baskılar uygulanır. Platformlar bu taleplere uyum sağlayarak hem yasal yaptırım riskini azaltır hem de “sorumlu aktör” imajını güçlendirir. Böylece devletin jeopolitik öncelikleri, platformların iç politikalarına ve uygulamalarına dahil edilmiş olur.

Üçüncüsü, ekonomik çıkar birliği, ilişkinin temel dayanağını oluşturur. Büyük teknoloji platformları, küresel pazar erişimlerini ve operasyonel istikrarlarını sürdürmek için ABD hükümetinin uluslararası siyasi ve ekonomik nüfuzuna bağımlıdır. Ticari savaşlarda koruma, yabancı pazarlara girişte diplomatik destek ve rakip ülkelerin (Çin, Rusya) dijital platformlarına karşı küresel rakipleri konumlandırma, devletin şirketlere sağladığı kritik desteklerdir. Örneğin, ABD’nin İran’a yönelik kapsamlı yaptırımlar rejimi, platformların İran’daki kullanıcılara hizmet sunma, reklam geliri elde etme veya yerel işbirlikleri geliştirme kapasitesini ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Platformlar bu yaptırımlara uymayı, ABD ile olan ilişkilerini ve küresel finans sistemine erişimlerini korumak için ön koşul olarak görür. Karşılığında, platformların küresel iletişim altyapısı üzerindeki hâkimiyeti, ABD’nin yumuşak güç projeksiyonu, hedef kitlelere ulaşma ve rakip devletlerin kamuoylarını şekillendirme kapasitesi için vazgeçilmez bir stratejik kaynak sunar. Bu karşılıklı bağımlılık, platformların devletin dış politika çizgisiyle uyumlu hareket etmesi için güçlü bir yapısal teşvik yaratır.

Bu üç mekanizma, insan akışı, yasal koordinasyon ve ekonomik çıkar birbirini besleyerek dijital meşruiyet düzeninin basit bir devlet kontrolünden ziyade her iki tarafın da aktif rol oynadığı karmaşık ve kendini idame ettiren bir sistem olarak işlemesini sağlar. Bu sistem, “hibrit savaş”ın tam teşekküllü bir bileşeni hâline gelen ve bölgesel politikaları şekillendiren kalıcı bir dijital cepheyi kurumsallaştırmaktadır. Bu bağlamda İran’a yönelik içerik moderasyonunun sıkılaştırılması veya İsrail’in güvenlik söylemini meşrulaştıran anlatıların algoritmik olarak güçlendirilmesi, sistemin bölgesel politikalar üzerindeki doğrudan etkilerini ortaya koymaktadır.

Dijital platformların Ortadoğu’daki güç mücadelesinde oynadığı rol, basit enformasyon araçları olmanın çok ötesindedir. Bu platformlar, jeopolitik gerçekliğin kurucu bileşenleri olarak işlev görerek hangi şiddetin görünür, hangi sesin duyulur ve hangi iddianın meşru sayılacağına dair sınırları belirlerler. ABD’nin bu alandaki yapısal üstünlüğü, bölgesel hegemonyasını askeri ve ekonomik alanların ötesine taşıyarak algılar ve anlamlar dünyasında pekiştirmektedir. Bu durum, dijital asimetriye karşı direncin gelecekte nasıl şekilleneceği ve bölgesel aktörlerin bu yeni güç dinamiklerine nasıl uyum sağlayacağı gibi kritik soruları gündeme taşımaktadır.

Hibrit savaşın dijital cephesi, İran ve İsrail örneklerinde görüldüğü üzere, yalnızca bölgesel aktörler arasında bir mücadele alanı oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda küresel bir düzenin teknoloji, hukuk ve egemenlik ekseninde yeniden müzakere edildiği temel bir ortam olarak önemini korumaktadır. Bu bağlamda dijital platformlar, devletler ve teknoloji şirketleri arasındaki simbiyotik ilişkiler üzerinden, askeri müdahalenin maliyet ve risklerini minimize ederken sürekli bir algısal ve söylemsel baskı üreterek çağdaş hibrit savaşın kalıcı bir bileşeni hâline gelmektedir.

Prof. Dr. Murat ERCAN
Prof. Dr. Murat ERCAN
1980 Aksaray doğumlu Prof. Dr. Murat Ercan, 1998-2004 yılları arasında Viyana Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak mezun oldu. 2004 yılında aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalında doktora eğitimine kabul edilen Ercan, 2006 yılında doktora eğitimini tamamlayarak 2008 yılında Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent Doktor olarak göreve başlamıştır. 2014 yılında Uluslararası İlişkiler-Avrupa Birliği alanından Doçent ve 2019 yılında Profesörlük unvanı alan Ercan, aynı yıl Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümüne geçiş yapmıştır. 2008 yılından itibaren Prof. Dr. Ercan, bölüm başkanlığı, Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdür Yardımcılığı ve Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü gibi görevlerde bulunmuştur. 2008 yılından itibaren Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesinde uzmanlık alanıyla ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde dersler vermiştir. Ercan’ın verdiği dersler şu şeklide sıralanabilir: Avrupa Birliği, Türkiye-AB İlişkileri, Türk Dış Politikası, Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Örgütler, Uluslararası Güncel Sorunlar, Devletler Hukuku, Küresel Siyaset ve Güvenlik ve Türkiye ve Türk Dünyası İlişkileri, Akademik kariyeri boyunca Uluslararası İlişkiler alanında Avrupa Birliği, Avrupa Birliği ve Türkiye ile İlişkileri, Türk Dış Politikası ve Bölgesel Politikalar alanında çok sayıda makale, kitap ve proje çalışması gerçekleştiren Prof. Ercan, ulusal ve uluslararası kongre ve seminerler düzenlemiş ve bu organizasyonlarda düzenleme kurulu başkanlığını yürütmüştür. Hâlihazırda Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Prof. Dr. Murat Ercan, evli ve iki çocuk babasıdır.

Benzer İçerikler