Suriye iç savaşı, yalnızca ülke içi bir iktidar mücadelesi olmaktan çıkarak bölgesel ve küresel güçlerin doğrudan ve dolaylı müdahil olduğu çok katmanlı bir jeopolitik rekabet alanına dönüşmüştür. Bu süreçte ABD, Rusya, İran ve İsrail gibi aktörler, Suriye sahasında farklı araçlar ve vekil yapılar üzerinden nüfuz mücadelesi yürütmüştür. Son dönemde yaşanan gelişmeler ise bu güç mücadelesinde dengelerin belirgin biçimde değiştiğini ve özellikle Türkiye’nin belirleyici bir aktör olarak öne çıktığını göstermektedir.
ABD, Arap Baharı’nın ilk yıllarında Suriye’de inişli-çıkışlı bir politika izlerken, Esad rejimi sonrası yeni Şam yönetimi ile birlikte yeni bir denge arayışı ve işbirliklerine girmiştir. Bu süreçte Türkiye, Ahmet Şara yönetimine Suriye’nin toprak bütünlüğü, siyasi birliği ve istikrarı çerçevesinde koşulsuz destek vermiştir. Türkiye’nin bu yaklaşımı, Suriye’nin parçalanmasına yönelik senaryolara karşı net bir duruşu yansıtmaktadır. Çünkü Türkiye’nin güvenliği, kendi hinterlandındaki gönül coğrafyalarının güvenliğinden geçmektedir.
ABD, Ahmed Şara yönetimini desteklerken eş zamanlı olarak SDG ile ilişkilerini sürdürmeye çalışmış ve bu iki aktör arasında sözde bir “denge politikası” izlemeyi hedeflemiştir. Ancak bu politika, Türkiye tarafından açık bir şekilde reddedilmiştir. Türkiye, SDG’nin Suriye’de askeri ve siyasi bir aktör olarak varlığını sürdürmesini, kendi ulusal güvenliğine doğrudan tehdit olarak görmüştür. Bu bağlamda Türkiye, Şara yönetimine verdiği desteği, SDG’nin etkisiz hâle getirilmesi şartına bağlayan stratejik politikalar izlemiştir. Bu noktada ABD, hem Türkiye’nin desteğini kaybetmemek hem de SDG üzerinden bölgede nüfuzunu sürdürmek amacıyla çelişkili bir strateji izlemiştir. Diğer bir ifadeyle ABD, yıllardır SDG’li teröristler üzerinden yürüttüğü “Suriye kumarını” kaybetmiştir. Buna paralel olarak “SDG de, ABD üzerinden oynadığı kumarı” kaybetmiştir.
ABD’nin SDG’ye yönelik desteğinin arkasında, bu yapı üzerinden Suriye’de siyasi ve askeri nüfuz elde etme ve Suriye’nin petrol ve doğal gaz kaynakları üzerinde kontrol sağlama hedefi yatmaktadır. Bununla birlikte bu strateji, sahadaki askeri ve toplumsal gerçekliklerle uyumlu olmamıştır. Nitekim Ankara’nın kararlı desteğiyle Şam yönetiminin, Ahmed Şara liderliğinde sahada elde ettiği askeri başarılar, ABD’nin bu denge politikasını sürdürülemez hâle getirmiştir. Halep’teki Şeyhmaksut ve Şeyheşrefiye mahallelerinin kısa süre içerisinde SDG ve YPG teröristlerinden arındırılması, bu kırılma noktalarının başlangıcını uluşturmuştur.
Yaklaşık on dört yıl boyunca SDG’nin kontrolünde bulunan bu mahallelerin, çok kısa bir süre içinde Şam yönetiminin kontrolüne geçmesi, sahadaki güç dengesinin köklü biçimde değiştiğini ortaya koymuştur. Bu süreçte diplomasi, müzakere ve askeri unsurların eş zamanlı kullanılması, Şam yönetiminin stratejik kapasitesini artırmıştır. ABD, bu gelişmeler karşısında, SDG’nin sahada askeri üstünlük sağlayamadığını ve Şam yönetiminin belirleyici aktör hâline geldiğini görerek Şam yönetimini siyasal olarak daha fazla desteklemek zorunda kalmıştır. Uzmanlara göre bu durum, ABD’nin Suriye’de oynadığı “stratejik kumarı” kaybettiği şeklinde yorumlanmaktadır.
Ahmed Şara yönetiminin askeri başarıları, yalnızca sahadaki kontrol alanlarını genişletmekle kalmamış, aynı zamanda bu yönetimin “siyasi meşruiyetini ve liderlik kapasitesini” de güçlendirmiştir. Halep’teki Şeyhmaksut ve Şeyheşrefiye mahalleleri ile Deyr Hafir, Tabka, Meskene, Deyrizor bölgeleri ve Tişrin Barajının kontrol altına alınması, Şara yönetimine bir “başarı hikâyesi” kazandırmış ve liderliğini pekiştirmiştir. Bu başarı, ABD’nin SDG’ye yönelik desteğinin kademeli olarak azaltmasına yol açmıştır.
Türkiye’nin bu süreçteki rolü, yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla sınırlı kalmamıştır. Enerji ve altyapı alanlarında atılan adımlar, Türkiye’nin Suriye’nin yeniden inşasında oynadığı yapıcı rolü ortaya koymaktadır. Türkiye’nin Suriye’ye elektrik tedarik etmesi ve Azerbaycan gazının Türkiye üzerinden Suriye’ye aktarılması, Türkiye’nin bölgesel enerji güvenliğinde merkez ülke konumunu pekiştirmiştir. Bu adımlar, Suriye’nin istikrara kavuşması ve Şam yönetiminin güçlenmesi sürecinde büyük rol oynamıştır.
Bununla birlikte Şara yönetiminin ABD merkezli Chevron şirketine Suriye’nin batı kıyılarında petrol ve doğal gaz arama ruhsatı vermesi, Türkiye açısından dikkat çekici bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, Türkiye açısından çıkarları boyutuyla daha dikkatli ve hassas bir süreci de gündeme getirmiştir. Özellikle Türkiye ile Suriye arasında deniz yetki alanlarına ilişkin bir anlaşmanın imzalanması mevzuu daha bir önem kazanmış bulunmaktadır. Bu anlaşma hiç kuşkusuz Doğu Akdeniz jeopolitiği açısından da büyük bir stratejik önem arz etmektedir.
İsrail ise Suriye’deki bu dönüşümü, kendi güvenlik ve yayılmacı politikaları açısından bir fırsat olarak değerlendirmektedir. İsrail, geçtiğimiz aylarda Golan Tepeleri’ndeki işgal alanını genişletmeye çalışmıştır. İsrail, Süveyda bölgesindeki Dürzi nüfus üzerinden Suriye’deki nüfuz alanı genişletmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda İsrail’in yangından mal kaçırırcasına hareket ettiği görülmektedir. Fakat bu ve benzeri girişimler, Suriye’nin üniter bir yapı altında toparlanması sürecine ciddi zarar vermektedir.
SDG’nin zayıflamasında, yalnızca askeri başarısızlıklar değil, aynı zamanda toplumsal meşruiyet kaybı da etkili olmuştur. Kürt ve Arap aşiretlerin SDG’ye desteğini çekmesi, bu yapının sahadaki hareket alanını ciddi biçimde daraltmıştır. Suriye ordusunun Fırat’ın doğusunda birçok bölgede çatışmaya girmeden kontrol sağlaması, SDG’nin toplumsal tabanının ne derece eridiğini göstermektedir. Özellikle Arap aşiretlerinin SDG’ye destek vermemeleri sonucunda SDG toplumsal meşruiyetini kaybetmiştir. SDG’nin 10 Mart mutabakatına uymaması, elde edebileceği sınırlı kazanımlardan da mahrum kalmasına yol açmıştır.
Suriye hükümetinin Halep’teki Şeyhmaksut ve Şeyheşrefiye mahallelerini terör unsurlarından arındırması, Fırat’ın doğusunun terörden temizlenmesine yönelik olarak Ahmet el Şara yönetimine önemli bir özgüven ve siyasi cesaret kazandırmıştır. Ahmet el Şara’nın Suriye genelinde liderliğini pekiştirebilmesi açısından, sahada somut başarılara ve askerî kazanıma ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Bu bağlamda, Halep’teki Şeyhmaksut ve Şeyheşrefiye mahalleleri ile Deyr Hafir ve Tamka bölgelerinin terör örgütlerinden temizlenmesi, Şara yönetiminin liderlik kapasitesini ve meşruiyetini güçlendiren kritik gelişmeler arasında yer almıştır.
SDG’nin Şara yönetimine karşı direnç gösteremeyerek fiilen geri adım atmak zorunda kalmasının temelinde ise birden fazla yapısal neden bulunmaktadır. SDG, öncelikle küresel ve bölgesel düzeyde yaşanan değişim ve dönüşümleri doğru biçimde analiz edememiştir. Bu çerçevede SDG, kendi kapasitesini aşan, maksimalist ve yayılmacı politikalar izlemiştir. Ayrıca SDG, ABD’nin sağladığı desteğe aşırı güvenerek gerçekçi olmayan, hayalci bir strateji benimsemiş ve Washington’un kendisini uzun vadede ve koşulsuz desteklemeye devam edeceği varsayımıyla hareket etmiştir. Ancak ABD’nin geçmişte benzer yapı ve örgütleri “kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırdıktan” sonra çöpe attığı örnekleri görmezden gelmiştir.
Şara yönetiminin Kürtlere yönelik attığı adımlar, Suriye’de etnik temelli bir çatışmanın önlenmesi açısından dikkat çekicidir. Kürtlerin Suriye’nin asli bir unsuru olarak tanınması, Kürtçenin ulusal dil statüsüne kavuşturulması ve Nevruz’un resmi tatil ilan edilmesi, bu yaklaşımın somut göstergeleridir. Bu adımlar, geçmişte Kürtlere yönelik ağır baskılar uygulayan Beşşar Esad rejimiyle kıyaslandığında, Kürtlerin Şara yönetimi altında Suriye’de eşit vatandaşlık statüsüne kavuştuklarını göstermektedir.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Suriye’de yaşanan son gelişmeler, Türkiye’nin bölgesel ve küresel ölçekte artan etkisini açık biçimde ortaya koymaktadır. Türkiye’nin askeri kapasitesi, savunma sanayisindeki ilerleme, diplomatik etkinlik ve enerji alanındaki hamleleri, Suriye krizinde belirleyici bir aktör olmasını sağlamıştır. Bu bağlamda ortaya çıkan temel mesaj, “Türkiye olmaksızın Orta Doğu’da kalıcı ve sürdürülebilir bir düzenin kurulmasının mümkün olmadığı” yönündedir. Sonuç olarak, Suriye’de kazananlar ve kaybedenler dengesi yeniden şekillenmiştir. Suriye Krizi’nin geldiği bu aşama, bölgesel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı ve Türkiye’nin merkezî rolünün daha görünür hâle geldiği bir döneme işaret etmektedir.
