Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın Grönland’a yönelik ısrarlı söylemleri, ilk aşamada uluslararası kamuoyunda marjinal, popülist ve ciddiye alınması gereksiz bir çıkış olarak değerlendirilmişti. O zamanlar bu algı, Trump’ın alışıldık provokatif üslubu ve diplomatik teamülleri zorlayan söylem pratiğiyle birleştiğinde, Grönland çıkışlarının geçici bir siyasi manevra olduğu varsayımını güçlendirmiştir. Ancak zaman içinde bu söylemlerin süreklilik kazanması ve ABD dış politikasındaki daha geniş müdahaleci eğilimlerle örtüşmesi, söz konusu yaklaşımın bireysel bir retorik olmaktan çıkarak yapısal bir yönelime işaret ettiğini ortaya koymuştur. Özellikle Washington’ın son yıllarda artan biçimde güç kullanımını meşrulaştıran ve uluslararası normları ikincilleştiren pratiği dikkate alındığında, Grönland meselesi uluslararası sistem açısından çok daha derin, kalıcı ve potansiyel olarak istikrarsızlaştırıcı bir önem kazanmaya başlamıştır. Bu bağlamda Grönland artık yalnızca stratejik bir ada üzerindeki egemenlik tartışması değil, büyük güç siyasetinin sınır tanımazlığı karşısında uluslararası hukukun, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) ve müttefiklik ilişkilerinin ne ölçüde dayanıklı olduğunu test eden bir konu haline gelmiştir.
Trump’ın Grönland’a ilişkin yaklaşımı ilk kez Ağustos 2019’da ABD’nin Danimarka’ya bağlı özerk bölgeyi “satın alma” ihtimalini açıkça dile getirmesiyle görünürlük kazanmıştır. Modern uluslararası ilişkiler pratiğinde neredeyse unutulmuş bir anlayışı çağrıştıran bu öneri, devletlerin egemenliğinin piyasa mantığıyla el değiştirebileceği varsayımına dayanmaktadır. Trump bu fikri, Grönland’ın Arktik’teki jeostratejik konumu, zengin doğal kaynak potansiyeli ve ABD’nin askeri çıkarları çerçevesinde rasyonelleştirmeye çalışmıştır. Beyaz Saray’ın bu önerinin iç bürokraside ciddi biçimde ele alındığını doğrulaması, meselenin basit bir söylem kazası olmadığını göstermiştir. Buna karşılık, Danimarka ve Grönland yönetimlerinin net ve sert tepkileri, egemenlik ilkesinin pazarlık konusu yapılamayacağı yönündeki uluslararası hukuk normlarının önemini açıkça ortaya koymuştur. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in öneriyi “absürt” olarak nitelemesi ve Trump’ın buna karşılık resmi ziyaretini iptal etmesi, meselenin kısa sürede sembolik bir çıkıştan somut bir diplomatik krize dönüştüğünü açıkça ortaya koymuştur.
2019’daki ilk gerilimin ardından Grönland dosyası bir süre kamuoyunun gündeminden düşmüş olsa da bu durum ABD’nin bölgeye yönelik stratejik ilgisinin azaldığı anlamına gelmemiştir. Aksine Washington yönetimi Arktik bölgesini, özellikle Çin ve Rusya’nın artan küresel etkisi bağlamında yeni ve kritik bir rekabet alanı olarak tanımlamaya başlamış ve Grönland, bu bağlamda yalnızca jeostratejik konumu nedeniyle değil, aynı zamanda bölgedeki doğal kaynakların ve olası deniz ticaret yollarının kontrolü açısından da stratejik bir düğüm noktası olarak yeniden ön plana çıkmıştır. ABD, Pituffik (eski Thule) Üssü üzerinden askeri varlığını güçlendirirken, bölgedeki radar ve erken uyarı sistemlerini modernize ederek Arktik’teki savunma kapasitesini artırmıştır. Bunun yanı sıra diplomatik temsilin genişletilmesi, doğrudan mali yardımlar ve altyapı projelerine yapılan yatırımlar, Biden döneminde daha örtük ancak sistematik bir nüfuz inşasının işaretleri olarak değerlendirilmiştir. Bu süreç, Danimarka açısından iki yönlü bir ikilem yaratmıştır. Bir yandan ABD ile güvenlik ve savunma ittifakını sürdürme zorunluluğu, diğer yandan Grönland üzerindeki egemenlik haklarının fiilen aşındırılması riski, Kopenhag yönetimini hassas bir dengeyi sürekli olarak gözetmeye mecbur bırakmıştır. Bu durum, adanın hem ulusal egemenlik hem de uluslararası güvenlik bağlamında ne denli kırılgan ve stratejik bir alan hâline geldiğini ortaya koymaktadır.
Trump’ın 2025’te yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte Grönland meselesi, bu kez çok daha sert ve doğrudan bir söylemle yeniden gündeme taşınmıştır. Bu aşamada Trump’ın dili, satın alma fikrinin ötesine geçerek ABD’nin Grönland üzerinde fiili kontrol sahibi olması gerektiği yönünde açık bir hak iddiasına dönüşmüştür. Gerekçe yine “Rusya ve Çin tehdidi” olarak sunulmuştur. Ancak bu söylem, NATO tarihinde istisnai sayılabilecek bir tabloyu da ortaya çıkarmıştır. Bu durum bir NATO üyesinin, başka bir NATO üyesinin toprağı üzerinde egemenlik iddiasında bulunması, bu ittifakın temelini oluşturan karşılıklı güven ve egemenlik saygısı ilkelerini doğrudan hedef alan yapısal bir kriz anlamına gelmektedir. Grönland Başbakanı’nın “ABD’ye ait olmak da ABD tarafından korunmak da istemiyoruz”[i] şeklindeki açıklaması, bu gerilimin ikili bir diplomatik anlaşmazlıktan ziyade NATO’nun kimliği ve işleyişiyle ilgili derin bir sorun olduğunu açıkça göstermiştir.
Bu tartışmayı niteliksel olarak farklı bir düzeye taşıyan temel gelişme ise ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahaleci tutumu olmuştur. Washington’un egemen bir devletin iç siyasal düzenine karşı doğrudan güç kullanabileceğini fiilen göstermesi, Grönland bağlamında daha önce teorik olarak değerlendirilen senaryoları somut ve gerçekçi bir güvenlik endişesine dönüştürmüştür. Venezuela örneği, ABD’nin tehditlerinin söylemle sınırlı kalmayabileceğini ve ulusal çıkar tanımı genişlediğinde müttefik–rakip ayrımının belirsizleşebileceğini ortaya koymuştur. Bu durum, Trump’ın “ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda tereddüt etmeyiz”[ii] şeklindeki muğlak fakat son derece tehditkâr ifadeleriyle birleştiğinde, Danimarka ve Grönland cephesinde ciddi bir kırılganlık algısı yaratmıştır.
NATO içinde bu gelişmelere verilen tepkiler resmî düzeyde dengeli ve temkinli bir dil taşısa da kulislerde belirgin bir güven erozyonunun yaşandığı gözlemlenmektedir. İttifakın kurucu ilkeleri olan egemenlik, sınır bütünlüğü ve karşılıklı dayanışma, ilk kez bir müttefik tarafından bu denli açık biçimde sorgulanmaktadır. Bu bağlamda hem Avrupa Birliği hem de NATO üyesi ülkelerden gelen açıklamalar, Grönland meselesinin transatlantik ilişkiler açısından yapısal bir gerilim alanına dönüştüğünü göstermektedir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Davos’ta yaptığı konuşmada uluslararası hukukun ve müttefiklik normlarının aşındırılmasının küresel düzeni “kuralsızlık” yönünde sürüklediğini vurgulayarak güç temelli yaklaşımların Avrupa güvenliği açısından kabul edilemez sonuçlar doğurabileceği[iii] uyarısında bulunmuştur.
Benzer şekilde İtalya Başbakanı Giorgia Meloni de ABD’nin Grönland’a yönelik tek taraflı ve zorlayıcı söylemlerinin, Avrupa’daki Amerikan askeri varlığının siyasi ve hukuki meşruiyetini tartışmalı hâle getirebileceğini ifade etmiş ve bu tür adımların sürmesi hâlinde ABD üslerinin Avrupa güvenliğine katkısının yeniden değerlendirilmesinin kaçınılmaz olabileceğine işaret etmiştir.[iv] Meloni’nin bu çıkışı, Washington’a yönelik doğrudan bir meydan okumadan ziyade, ittifak içi dayanışmanın zedelenmesi durumunda Avrupa kamuoyunda ABD askeri varlığına dair sorgulamaların artabileceğine dair bir uyarı niteliği taşımaktadır. Almanya ve Birleşik Krallık gibi diğer Avrupa müttefikleri de benzer biçimde, Arktik güvenliğinin kolektif karar alma mekanizmaları çerçevesinde ele alınması gerektiğini vurgulamış ve ABD’nin tek taraflı girişimlerinin NATO’nun kurumsal bütünlüğü üzerinde uzun vadeli riskler yaratabileceğine dikkat çekmişlerdir. Bu gelişmeler, Avrupa’nın Arktik’i ABD, Rusya ve Çin rekabetinin pasif bir alanı olmaktan çıkarma ve ittifak içinde daha dengeli bir güç dağılımı oluşturma arayışının giderek belirginleştiğini göstermektedir.
Trump’ın “öyle ya da böyle Grönland’ı alacağız[v]” yönündeki açıklamaları ve NATO’nun bu süreçten zarar görmesinin ABD açısından ikincil bir mesele olduğu yönündeki ifadeleri, Avrupa başkentlerinde Grönland’ı yalnızca bir ada tartışmasının ötesinde sembolik bir eşik hâline getirmiştir. Bu bağlamda Grönland, coğrafi sınırlarını aşarak, gelecekte hangi ülkenin hangi gerekçelerle ve hangi güvenlik söylemleri altında hedef haline gelebileceğine dair daha geniş bir güç politikası sorusunun temsilcisi konumuna yükselmiştir. Rusya’nın, Grönland’ın referandum yoluyla başka bir güçle bütünleşebileceğine dair açıklamaları ise, bu kırılganlığın büyük güçler tarafından stratejik bir fırsata dönüştürülebileceğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Sonuç itibarıyla Grönland meselesi, Trump’ın kişisel üslubunun ötesinde, uluslararası düzenin giderek daha çıplak bir güç siyasetine sürüklendiğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak ortaya çıkmıştır. ABD’nin Venezuela’daki müdahaleci tutumu, Grönland’a ilişkin söylemleri basit bir pazarlık veya diplomatik baskı aracı olmaktan çıkararak, potansiyel bir zor kullanma tehdidi bağlamına taşımıştır. Bugün Grönland, Arktik’teki stratejik konumunun ötesinde, uluslararası hukukun, NATO’nun ve müttefiklik ilişkilerinin dayanıklılığını sınayan kritik bir mesele olarak durmaktadır.
Avrupa merkezli silahlı bir çatışma olasılığı, mevcut göstergeler çerçevesinde düşük görünmektedir. Bunun başlıca nedenleri, NATO ve AB üyesi ülkeler arasındaki kolektif güvenlik mekanizmalarının hâlen işlevli olması, diplomatik kanalların aktif şekilde kullanılabilmesi ve ABD’nin mevcut askeri varlığını Pituffik Üssü gibi kritik noktalarda sürdürerek doğrudan bir işgale gerek duymaması olarak ifade edilebilir. Öte yandan Grönland üzerinden yaşanan kriz, büyük güçlerin uluslararası normları ikincilleştirme eğilimlerini ve sınır tanımaz güç siyaseti yaklaşımını açıkça göstermesi bakımından son derece tehlikeli bir sinyal taşımaktadır. Rusya ve Çin’in bölgedeki ekonomik ve stratejik çıkarlarının artması, ABD’nin agresif söylemleri ve Avrupa müttefiklerinin alarm tepkileri, küçük bir bölgesel mesele gibi görünen Grönland’ın, daha geniş güvenlik mimarisinde zincirleme etkilere yol açabilecek bir kriz potansiyeli taşıdığını göstermektedir.
Dolayısıyla Avrupa merkezli bir savaşın yakın gelecekte kaçınılmaz olduğunu söylemek abartılı olsa da Grönland dosyası büyük güçlerin sınır tanımaz politikalarının, Avrupa güvenlik mimarisini doğrudan tehdit edebilecek yeni ve öngörülmesi güç krizlerin habercisi olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda mesele, yalnızca bir ada veya bölgesel güvenlik konusu olmanın ötesinde, uluslararası hukukun ve ittifak dayanışmasının kırılganlığını test eden, Avrupa’nın güvenlik politikalarını ve stratejik önceliklerini yeniden gözden geçirmeye zorlayan çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir
[i] “Grönland’dan Trump’a yanıt: Amerikalı olmak istemiyoruz”, Deutsche Welle. https://www.dw.com/tr/gr%C3%B6nlanddan-trumpa-yan%C4%B1t-amerikal%C4%B1-olmak-istemiyoruz/a-75460313, (Erişim Tarihi: 26.01.2026).
[ii] “Read Donald Trump’s ‘America First’ Foreign Policy Speech”, Times, https://time.com/4309786/read-donald-trumps-america-first-foreign-policy-speech/, (Erişim Tarihi: 26.01.2026).
[iii] “Davos 2026: Special address by Emmanuel Macron, President of France”, World Economic Forum, https://www.weforum.org/stories/2026/01/davos-2026-special-address-by-emmanuel-macron-president-of-france/, (Erişim Tarihi: 26.01.2026).
[iv] “Meloni’den Trump’a ‘Grönland’ resti! “Hata” dedi, yapması gerekeni açıkladı”, Türkiye Gazetesi, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/dunya/meloniden-trumpa-gronland-resti-hata-dedi-yapmasi-gerekeni-acikladi1764230?s=1, (Erişim Tarihi: 26.01.2026).
[v] “Greenland faces ‘fateful moment’ as Trump says U.S. will take it ‘one way or the other”, NBC News, https://shorturl.at/UwZgE, (Erişim Tarihi: 26.01.2026).
