Donald Trump, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) başkanlığının ikinci döneminin birinci yılını doldurmuştur. Geçen süre zarfında gerek Amerikan iç siyasetinde gerekse de dış politikasında oldukça tartışmalı, farklı ve teamül, hukuk dışı söylemlerde bulunmuş, politikalara imza atmış ve söz konusu unsurların bir kısmını uygulamaya geçirmiştir. Örneğin Amerikan Anayasası’na aykırı olmasına rağmen üçüncü dönem başkanlığı istediğini ve bu yönde gerekli çalışmaların yapılacağını belirtmektedir. Göçmenlere yönelik yaklaşımı, tutumu ve söylemi de Amerikan hukukunu ihlal olarak yorumlanabilmektedir. Oldukça tartışmalı olan ICE’in bir Amerikan vatandaşını öldürmesi ve Trump’ın vakayı meşru müdafaa olarak yorumlaması dikkat çekicidir ve Amerikan iç kamuoyunda büyük tartışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Amerikan dış politikasında da oldukça tartışmalı, uluslararası düzeni ve dayandığı BM sistemini, uluslararası hukuku hiç olmadığı kadar sorgulatan, temelinden sarsan politikalara imza atmış ve söylemlerde bulunmuştur.
Trump’ın salt ikinci döneminin bu ilk yılında değil; birinci döneminden de uluslararası hukukun, uluslararası işbirliğinin, kolektif bilinç ve davranışın dışlandığı, ihlal edildiği örnekler mevcuttur. İklim krizi ile mücadelenin en büyük çıktılardan biri olan Paris Anlaşması’ndan ABD’yi çekmiştir. Yine Barack Obama döneminde imzalanan ve İran ile sorunların çözülmesinde uluslararası hukuku ve diplomasiyi yürürlüğe koyan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (İran Nükleer Anlaşması) da ABD’yi çekmiştir. Filistin-İsrail sorununda İsrail yanlısı, tek taraflı bir tutum takınarak ilgili teamüle, uluslararası hukuk kurallarına ve BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) kararlarına aykırı siyaset izlemiş ve uygulamaya geçirmiştir. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıması bu bağlamda en fazla öne çıkan örneklerdir. “Yüzyılın Planı” adı verdiği “barış planı” ile fait accompli bir tutum takınmış, salt İsrail’in görüşünü alarak Filistin-İsrail sorununun çözülmesi yerine İsrail’i bölgeye entegre etmeyi ve İran’ı dışlamayı amaçlamıştır. Abraham Andlaşmaları ile söz konusu yaklaşım hayat bulmuştur.
İkinci döneminde ise teamül dışı, hukuku çiğneyen adım ve söylemleri daha fazla olup sistemin özü ile doğrudan bağlantılı olduğu için daha fazla dikkat çekmekte, sarsıcı olmaktadır. “L’etat c’est moi” yaklaşımını hatırlatan; Trump’ın ABD iç siyasetine ilişkin hukuk dışı, kural tanımaz söylem, tutum ve politikalarının benzerleri uluslararası siyasette yaşanmakta ve sıra dışı örneklerle, vakalarla uygulamaya yansımaktadır. Bizzat Trump, uluslararası hukuku tanımadığını; kendisini durduracak tek şeyin kendi vicdanı olduğunu söylemiştir. Filistin, Ukrayna, Nijerya, Somali, İran, Grönland, Venezuela ve Güney Afrika Cumhuriyeti söz konusu yaklaşımı kanıtlayan örnekler olmuştur.
Filistin’de Gazze’de İsrail’in saldırıları ateşkese rağmen sürmekte ve çok zor koşullar altında yaşayan Filistinliler hayatlarını kaybetmektedir. İsrail’in soykırıma varan eylemleri karşısında Trump yönetimi, uluslararası hukuku, etik değerleri ihlal etmesine rağmen Tel Aviv’i desteklemeye devam etmektedir. E1 planı gibi oldukça tartışma yaratan ve Filistin devletinin varlığını temelden sarsacak olan yerleşim politikalarına karşı eyleme geçmemektedir. BM’yi devre dışı bırakarak Gazze’nin özellikle yeniden yapılandırılmasına odaklanan Barış Kurulu’nu oluşturmuş ve burada İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun varlığına rağmen herhangi bir Filistinli isime yer vermemiştir. Yukarıda da bahsedildiği üzere Trump, BMGK’nın 242 ve 338 sayılı kararlarına uymamaktadır. BM’nin çizdiği teamül dışında hareket etmektedir. Filistin-İsrail arasındaki görüşmelerde ele alınması gereken nihai statü başlıklarından biri olan Kudüs’e ilişkin kararları ve teamülü çiğnemiştir. Filistin konusunda uluslararası hukuku dışlayan bir tutumu da İsrail’in Gazze’de savaş suçu, insanlığa karşı suç işlediği gerekçesiyle devreye giren Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) yöneliktir. Netanyahu hakkında yakalama kararı ile ilgilidir. UCM’nin yargıçlarına çeşitli yaptırım uygulamaktadır. Ayrıca mevcut dönemde İsrail’in de tarafı olduğu Paris Anlaşması’ndan çekilmesi yönünde baskıda bulunmaktadır.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nda da oldukça tartışmalı adımlara imza atabilmektedir. Ukrayna’nın Donbass ve Kırım bölgelerinin artık de facto Rusya egemenliği altında olması gerektiğini ifade etmiştir. Oysa Ukrayna ve Avrupalı ülkeler Rusya’nın ilhakı altında olduğunu belirttikleri bu bölgelerin Ukrayna’ya geri verilmesini talep etmektedir. Moskova’ya göre ise Donbass ve Kırım, self-determinasyon haklarını kullanarak bağımsızlıklarını ilan etmiş ve sonrasında Rusya’ya bağlanmayı tercih etmiştir. Dolayısıyla aralarında Türkiye’nin de olduğu uluslararası toplumun çoğunluğunun aksine ve ABD’nin çizgisinin dışına çıkarak Donbass ve Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul etmesi self-determinasyonun tartışmalı yönünü gözler önüne bir kez daha sererken toprak bütünlüğü, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin egemen eşitliği, dış ve iç egemenlik, kuvvet kullanma yasağı prensiplerinin ihlallerinin kabul edildiğini göstermektedir.
Nijerya örneğinde ise ülkede bulunan Hıristiyanların terör örgütü Boko Haram’ın saldırılarına aynı zamanda rejimin baskısına maruz kaldığını, rejimin Hıristiyanları koruyamadığını ve her an Nijerya’ya Amerikan askeri müdahalesinin gerçekleşebileceğini dünya kamuoyu ile paylaşan Trump, böylelikle egemen eşitlik, dış ve iç egemenlik ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunma yasağını da ihlal etmişti. Neticede Abuja Hükümeti’nden ABD’ye ilgili davet gitmiş ve ABD, Nijerya’da askeri operasyon düzenleyebilmişti.
Somali’yi, Somali toplumunu ve diasporasını diplomatik teamüllere aykırı bir şekilde eleştiren Trump, aldığı karar ile Somali’ye de askeri müdahale kararı almıştır. Davos’ta yaptığı konuşmasında Somali’nin bir ülke/devlet olarak kabul edilemeyeceğini iddia etmiştir.
Bir diğer içişlerine müdahale ettiği ülke Güney Afrika Cumhuriyeti’dir (GAC). Nijerya’ya benzer bir şekilde GAC’teki Hıristiyanların hükümet tarafından dışlandığını ve soykırıma maruz kaldıklarını iddia etmiş ve bu durumun değişmemesi durumunda yaptırım uygulayacağını öne sürmüştü.
Uluslararası hukukun ihlaline yönelik en fazla ses getiren örnek ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi olmuştur. Devlet başkanı Nicolas Maduro ve eşinin evlerinden kaçırılması ve ABD’ye getirilerek New York mahkemesinde yargılanması olmuştur. Egemenliğin ihlal edildiği bu örnek aynı zamanda kuvvet kullanma yasağının diğer ifadeyle BM Andlaşması’nın 2/4 maddesinin ihlali olmuştur.
Grönland, Trump’ın uluslararası hukuku ihlal etme tehdidinde bulunduğu, hiçe saydığı bir örnek olmayı sürdürmektedir. Danimarka Krallığı’na bağlı olan Grönland’in başta Amerikan güvenliği, doğal kaynakları ve uluslararası güvenlik için ABD egemenliği altında olması gerektiğini savunan Trump, bu yönde kuvvet kullanabileceği tehdidinde bulunarak jus cogens norm niteliğine sahip söz konusu yasağı ihlal etmiştir. Dış egemenlik, toprak bütünlüğü, sınırların dokunulmazlığı, self-determinasyon hakkının bu sefer Grönland örneğinde ihlal edilebileceğini göstermiştir.
Son olarak İran, Trump’ın hedefindedir. Rejim karşıtı gösterileri ABD lehine çevirmeye çalışmış ve İran halkına seslenerek gösterilere devam etmeleri gerektiğini ifade etmiştir. İran’a kuvvet kullanma seçeneğinin de dahil olduğu sert söylemler dile getirmiştir.
Yukarıda bahsedilen örnekler; yeni düzenin, yeni uluslararası sistemin habercisi, işaretleri olarak yorumlanmaktadır. 2025 yılının sonlarında yayılmadığı Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Monroe Doktrini’ni yeniden yorumlanacağını belirten Trump yönetimi, izolasyonist bir yaklaşım yerine dünyanın farklı bölgelerine müdahalede bulunmuştur. Yukarıda da ifade edildiği üzere uluslararası hukuku dışlayan, dışlamakla kalmayıp çiğneyen siyaset izlemektedir. Uluslararası hukukun başat ilkeleri olan devletlerin egemen eşitliği, dış ve iç egemenliğe saygı, toprak bütünlüğüne ve sınırların dokunulmazlığına saygı, kuvvet kullanma ve kuvvet kullanma tehdidinde bulunma yasağı akla ilk gelen ihlaller arasında yer almaktadır.
Uluslararası hukukun en önemli çıktıları ve kaynakları arasında yer alan andlaşmalar, hukuki mekanizmalar da Trump’ın hedefinde yer almıştır. Özellikle iklim krizi ile mücadeledeki önemli andlaşmalardan, Dünya Sağlık Örgütü gibi önemli kuruluşlardan ülkesini çekmiştir. Diğer bir ifadeyle uluslararası hukuku ihlal etmekle kalmayıp uluslararası hukuka da yaptırım uygulayabilmektedir.
Sonuç olarak, ABD’nin en tartışmalı başkanları arasında yerini alan Donald Trump, uluslararası hukuku ile “savaşını” sürdürmektedir. Birinci döneminde uluslararası hukuka oldukça mesafeli olduğunu gösteren Trump, ikinci döneminde ise uluslararası hukuku temel unsurlarından ihlal ederek sarsmaktadır. Filistin, Venezuela örnekleri Trump’ın uluslararası hukuku kolaylıkla hiçe sayabildiğini gösterirken Nijerya, olası Grönland ve İran senaryoları ABD’nin yayılmacılığının ve teamül dışı, norm dışı ve nihayetinde hukuk dışı tutumunun uluslararası hukuku ve uluslararası toplumu tehdit etmeye devam edeceğini düşündürtmektedir. Örneğin İran’a olası müdahale -Venezuela müdahalesinden hareketle- Koruma Sorumluluğu (Responsibility to Protect) gibi tartışmalı unsurlarla meşrulaştırmadan dahi gerçekleşebileceği ihtimaller arasındadır.
Salt uluslararası hukuk değil; uluslararası hukukun temellerinden biri olduğu İkinci Dünya Savaşı sonra kurulan ve BM ile sembolleşen dünya düzeni ABD’nin tutum, davranış, söylem ve politikalarıyla tehdit altında olup yeni düzenin/düzensizliğin habercisi olarak yorumlanabilir. Egemenlik ve toprak bütünlüğü dahil uluslararası hukukun sine qua non ilkelerinin kolaylıkla ihlal edilebildiği, tehdit edilebildiği mevcut dönemde yeni dünya düzenin oluşmaya başladığını Kanada ve Fransa liderleri dile getirmektedir. Kurala, normlara dayalı düzen ve en büyük çıktısı, kurumu BM, Trump’ın cüretkar adımları ile ciddi şiddette sarsılmıştır. Uluslararası hukukun güçlünün hukuku olduğu şeklinde yorumların artmasına sebep olmuş ve uluslararası hukukun varlığı hiç olmadığı kadar fazla tartışmaya açılmıştır. Kanada Başbakanı Mark Carney, Ocak 2026’da Davos’ta yaptığı ses getiren konuşmasında yeni düzenin adını ya da başat özelliğini “Değere Dayalı Realizm” olarak adlandırmıştır. Bir yandan insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerler korunacakken pragmatist bir yaklaşım da benimsenecektir.
Yeni düzende uluslararası hukukun, BM’nin azalsa da yine önemli bir role sahip olacağı düşünülmektedir. Uluslararası hukukun gelişimi, uluslararası ceza hukukunun gelişimi, kuvvet kullanmanın bir haktan yasağa, jus cogens norma dönüşmesi uluslararası toplumdan bağımsız bir şekilde gerçekleşmemiştir. Diğer bir ifadeyle uluslararası siyasette yaşanan gelişmeler uluslararası hukukun doğmasına, uluslararası hukukun konu ve aktör bakımından gelişmesine neden olmuştur. BM’nin reformunun düşünüldüğü bu dönemde UCM, Uluslararası Adalet Divanı’nın faaliyetlerinin, davalarının daha yakından takip edilmesi gerektiği düşünülmektedir. Uluslararası Hukukta Üçüncü Dünya Yaklaşımları olarak adlandırılan daha çok Güney ülkelerinin akademik dünyasının eleştirel yorumları daha fazla ses getirebilir.
