Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun Amerika Birleşik Devletleri (ABD) güçleri tarafından ele geçirilmesi, Latin Amerika tarihinin en sıra dışı dış müdahale örneklerinden biri olarak kayda geçmiştir. Bu gelişme, yalnızca bir liderin görevden fiilen uzaklaştırılması anlamına gelmemiş; aynı zamanda devlet egemenliği, rejim sürekliliği ve uluslararası hukukun sınırları bakımından ciddi bir tartışma alanı yaratmıştır. Müdahalenin hemen ardından ülkede oluşan atmosfer, bir “rejim değişikliği”nden ziyade, egemenliğin askıya alındığı bir geçiş süreci izlenimi vermiştir. Zira Maduro’nun alınmasına rağmen devlet aygıtının büyük ölçüde yerinde kaldığı ve iktidarın onun en yakın isimlerinden biri olan Delcy Rodriguez’e devredildiği görülmüştür.
Bu durum, klasik darbe ya da dış destekli rejim değişikliği örneklerinden farklı bir tablo ortaya koymuştur. ABD Başkanı Donald Trump’ın “Venezuela’yı yöneteceğiz” yönündeki açıklaması, sahadaki gerçeklikle tam olarak örtüşmemiştir.[1] Zira Maduro sonrası dönemde ülkede kapsamlı bir kurumsal dönüşüm yaşanmamış; güvenlik aygıtı, polis ve bürokrasi büyük ölçüde eski rejimin kontrolünde kalmıştır. Bu tablo, müdahalenin amacının kısa vadede devletin tüm kontrolünü ele geçirmekten ziyade lider merkezli bir güç kırılması yaratmak olduğunu düşündürmüştür.
Uluslararası ilişkiler bağlamında bu gelişme, “liderin alınmasının rejimi çökertmeye yetip yetmeyeceği” sorusunu yeniden gündeme taşımıştır. Venezuela örneğinde görüldüğü üzere, kişisel iktidarın güçlü olduğu rejimlerde dahi devletin kurumsal ve askerî yapıları liderden bağımsız bir süreklilik gösterebilmektedir. Maduro’nun alınmasının ardından sokaklarda artan askerî devriye faaliyetleri ve basına yönelik baskılar, rejimin reflekslerinin büyük ölçüde değişmediğini ortaya koymuştur. Bu durum, müdahalenin rejim değişikliğinden çok rejim içi yeniden konumlanma yarattığını göstermiştir.
ABD’nin bu hamlesi, uluslararası hukuk açısından da ciddi soru işaretleri doğurmuştur. “Egemen bir devletin görevdeki başkanının, başka bir ülkenin askerî operasyonuyla ele geçirilmesi, kuvvet kullanma yasağı ve iç işlerine karışmama ilkeleriyle açık bir gerilim yaratmış mıdır?” sorusunu gündeme getirmiştir. Müdahalenin gerekçesi olarak öne sürülen uyuşturucu kaçakçılığı ve silah suçlamaları, uluslararası ceza hukuku bağlamında dahi tartışmalı görülmüştür. Zira bu tür suçlamaların normal koşullarda iade, yargı işbirliği veya uluslararası mahkemeler üzerinden ele alınması beklenmektedir. Bu yolun tercih edilmemiş olması, ABD’nin hukuki süreçlerden ziyade fiilî güç kullanımını öncelediği yönündeki algıyı güçlendirmiştir.
Venezuela içindeki tablo ise bu hukuki ve siyasal belirsizliği daha da derinleştirmiştir. Müdahale sonrasında ortaya çıkan atmosfer ne açık bir toplumsal rahatlama ne de tam anlamıyla bir rejim karşıtı seferberlik üretmiştir. Aksine ülkede yaygın bir bekleme ve temkin hâli oluşmuştur. Bunun temel nedeni, Maduro’nun alınmasına rağmen rejimin tamamen çözülmemiş olmasıdır. Devlet aygıtının kilit noktalarında hâlâ Maduro döneminin aktörlerinin bulunması, muhalif kesimler açısından geleceğe dair ciddi bir belirsizlik yaratmıştır.
Bu belirsizlik, Venezuela’nın son yıllarda yaşadığı derin ekonomik ve insani krizle birleştiğinde daha da karmaşık bir hâl almıştır. Milyonlarca insanın ülkeyi terk ettiği bir dönemin ardından, Maduro’nun alınması bazı çevrelerde bir “son şans” algısı yaratmış olsa da ekonomik göstergelerde kısa vadede herhangi bir iyileşme görülmemiştir. Aksine temel gıda fiyatlarındaki hızlı artış, devlet otoritesinin zayıflamasıyla birlikte piyasalarda oluşan güvensizliğin sürdüğünü göstermiştir. Bu durum, lider değişiminin tek başına ekonomik ve sosyal dönüşüm üretmeye yetmediğini bir kez daha ortaya koymuştur.
ABD açısından bakıldığında ise bu müdahale, uzun soluklu bir işgal ya da kapsamlı bir yeniden inşa sürecinden bilinçli olarak kaçınıldığını göstermiştir. Trump yönetiminin dış politika pratiği, kalıcı askerî angajmanlardan ziyade yüksek etkili ama sınırlı hamleler üzerinden şekillenmiştir. Venezuela örneğinde de ABD’nin, ülkede doğrudan yönetim sorumluluğu üstlenmekten ziyade, belirsizlik yaratan ve iç dengeleri sarsan bir müdahaleyle yetindiği görülmüştür. Bu yaklaşım, hem iç kamuoyuna “sert liderlik” mesajı vermiş hem de uzun süreli askerî ve ekonomik maliyetlerden kaçınmayı mümkün kılmıştır.
Ancak bu stratejinin uzun vadeli sonuçları açısından ciddi riskler barındırdığı da açıktır. Rejim tamamen çözülmeden yapılan lider odaklı müdahaleler, devlet içi güç mücadelelerini derinleştirebilmekte ve toplumsal kutuplaşmayı artırabilmektedir. Venezuela’da Maduro’nun alınmasının ardından rejim yanlısı ve karşıtı unsurlar arasındaki gerilimin devam etmesi, bu riskin somut bir göstergesi olmuştur. Ayrıca ABD’nin “ikinci bir saldırı ihtimalini” dışlamayan söylemi, ülkedeki kırılgan istikrarın daha da bozulabileceğine işaret etmiştir.
Uluslararası sistem açısından bakıldığında ise Venezuela örneği, büyük güçlerin egemenlik ilkesini seçici biçimde uyguladıkları bir döneme girildiğini göstermiştir. Bu tür müdahaleler, yalnızca hedef alınan ülkeyi değil, üçüncü aktörleri de etkilemektedir. Nitekim ABD’nin Latin Amerika’da bu ölçekte bir güç kullanımı sergilemesi, Avrupa’dan Asya’ya kadar pek çok aktör tarafından dikkatle izlenmiştir. Bu durum, küresel düzeyde “hangi koşullarda liderlerin fiilen hedef alınabileceği” sorusunu gündeme taşımıştır.
Sonuç olarak Maduro’nun alınması sonrası Venezuela’da ortaya çıkan tablo, net bir rejim değişikliğinden ziyade derin bir geçiş belirsizliği üretmiştir. Devletin kurumsal yapısının büyük ölçüde korunması, müdahalenin etkisini sınırlamış; toplumsal ve ekonomik sorunların devam etmesi ise geleceğe dair kaygıları artırmıştır. ABD’nin bu hamlesi, kısa vadede güçlü bir mesaj üretmiş olsa da uzun vadede Venezuela’nın istikrarına ve uluslararası hukukun meşruiyetine dair tartışmaları daha da derinleştirmiştir.
[1] Cuddy, Alice, “‘Fear in the Streets’: Venezuelans Uncertain About What Might Happen Next”, BBC News, www.bbc.com/news/articles/c62077l3m7eo, (Erişim Tarihi: 18.01.2026).
