Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) ocak ayı başında Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu devirmesi, Latin Amerika’daki güç dengelerini sarsan bir gelişme olarak bölge genelinde yankı uyandırmıştır. Ancak bu gelişmenin doğrudan ve kırılgan etkilerinden biri, Venezuela’yla tarihsel, ideolojik ve ekonomik bağları son derece güçlü olan Küba üzerinde hissedilmektedir. Washington’daki siyasi söylem ve alınan somut ekonomik kararlar, Küba’yı yalnızca dolaylı bir kaygı alanı olmaktan çıkarıp potansiyel bir hedef ülke konumuna yaklaştırmıştır. Buna rağmen askeri müdahale ihtimaliyle rejimin çöküşü senaryosu arasında ciddi yapısal ve siyasal engeller bulunmaktadır.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, Venezuela operasyonunun hemen ardından “Havana’da olsaydım endişelenirdim” şeklindeki açıklaması, Washington’un Küba’yı da bölgesel dönüşüm zincirinin bir halkası olarak gördüğünü göstermektedir.[i] Rubio’nun Küba kökenli olması ve siyasi kariyeri boyunca Küba’da rejim değişikliğini savunması, bu sözlerin yalnızca anlık bir değerlendirme değil, uzun vadeli ideolojik bir perspektifin yansıması olduğunu düşündürmektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın “Küba düşmeye hazır görünüyor” ifadesi ise bu perspektifi başkanlık düzeyinde açık bir tehdit söylemine dönüştürmektedir.[ii]
Bu söylemin somut karşılığı, Venezuela petrolünün Küba’ya gönderilmesinin yasaklanmasıyla ortaya çıkmıştır. Venezuela’nın Küba’nın petrol ihtiyacının yaklaşık üçte birini karşıladığı dikkate alındığında, bu karar yalnızca bir dış politika hamlesi değil, doğrudan rejimin ekonomik dayanaklarını hedef alan stratejik bir baskı aracıdır. Küba ekonomisi zaten 2020 yılından bu yana %11 oranında küçülmüş, ABD ambargosu ve iç yönetim sorunları nedeniyle ciddi bir daralma sürecine girmiştir. Bu koşullarda enerji arzının kesilmesi, üretim, ulaşım ve temel kamu hizmetleri üzerinde zincirleme bir çöküş riski yaratmaktadır.
Trump’ın 11 Ocak 2026 tarihinde Küba’ya “anlaşma yap” çağrısında bulunması, Venezuela örneği üzerinden örtük bir tehdit barındırmaktadır. Her ne kadar bu çağrının içeriği netleştirilmemiş olsa da Maduro’nun devrilmesiyle birlikte ABD’nin askeri araçları kullanma konusundaki istekliliğinin görünür hale gelmesi, Küba açısından caydırıcı olmaktan ziyade baskıyı artırıcı bir etki yaratmıştır. Bu noktada Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel’in “Kimse bize ne yapacağımızı dikte edemez” açıklaması, rejimin söylemsel olarak geri adım atmayacağını ortaya koymaktadır.[iii]
Bununla birlikte, Küba’nın Venezuela’yla birebir aynı kaderi paylaşması kısa vadede olası görünmemektedir. Birinci ve temel neden, Küba’daki siyasal kontrol mekanizmalarının Venezuela’ya kıyasla çok daha derin ve kurumsallaşmış olmasıdır. Küba, onlarca yıldır çok sınırlı bir siyasal çoğulculukla yönetilen, muhalefetin sistem dışına itildiği bir otoriter yapı sergilemektedir. Bu durum, ani rejim değişikliklerini zorlaştırmakta; dış baskıların iç siyasette hızlı bir çözülme yaratma ihtimalini azaltmaktadır.
İkinci önemli fark, Küba’nın stratejik doğal kaynaklar bakımından sınırlı bir profile sahip olmasıdır. Venezuela örneğinde petrol sektörü hem ekonomik hem de jeopolitik açıdan ABD için cazip bir hedef oluşturmuştur. Küba’da ise ABD şirketlerinin kısa sürede kontrol altına alabileceği, yüksek getirili bir doğal kaynak sektörü bulunmamaktadır. Bu durum, askeri müdahaleyi ekonomik olarak “rasyonel” kılacak bir teşvikin eksik olduğu anlamına gelmektedir.
Üçüncü ve belki de en kritik engel, ABD kamuoyunun dış askeri müdahalelere yönelik artan şüpheciliğidir. Reuters–Ipsos anketi, Venezuela operasyonuna desteğin yalnızca üçte bir seviyesinde kaldığını ortaya koymaktadır. Aynı şekilde Associated Press–NORC anketi, Amerikalıların %56’sının Trump’ın askeri müdahalelerde “fazla ileri gittiğini” düşündüğünü göstermektedir. Bu veriler, Küba’ya yönelik olası bir askeri adımın iç politikada ciddi bir meşruiyet sorunu yaratacağını düşündürmektedir.[iv]
Bu bağlamda Trump yönetiminin şu aşamada Küba’yı askeri olarak hedef almak yerine ekonomik baskıyı derinleştirmeyi tercih ettiği görülmektedir. ABD Enerji Bakanı Chris Wright’ın Meksika’nın Küba’ya yakıt satışına devam edebileceğini açıklaması, Washington’un “tam boğma” politikasından ziyade kontrollü bir yıpratma stratejisi izlediğini göstermektedir.[v] Bu yaklaşım, rejimi ani bir çöküşe zorlamadan, uzun vadeli bir ekonomik aşınma üzerinden taviz koparmayı hedeflemektedir.
Her ne kadar mevcut koşullar altında Küba’ya yönelik doğrudan bir ABD askeri müdahalesinin düşük olasılıklı olduğu yönünde güçlü argümanlar bulunsa da bu değerlendirme mutlak bir güvence sunmamaktadır. Güvenlik eşiğinin aşılması durumunda Küba, doğrudan bir askeri hedef haline gelebilir. Ada üzerinde hâlihazırda nükleer silah sistemleri bulunmamakla birlikte Küba’nın ABD anakarasına son derece yakın coğrafi konumu, ileri askeri ve istihbari kapasitelere ev sahipliği yapabilecek potansiyel bir alan olarak değerlendirilmesine yol açmaktadır.
ABD’nin ulusal güvenlik yaklaşımı, tehditleri yalnızca fiilî varlıkları üzerinden değil, kısa sürede tehdit üretebilme kapasiteleri üzerinden de değerlendirmektedir. Bu çerçevede erken uyarı sistemleri, uzun menzilli radarlar, füze altyapıları ya da stratejik askeri konuşlanmaların ABD kıyılarına dakikalarla ölçülen bir mesafede ortaya çıkması, Washington açısından kabul edilemez bir risk olarak tanımlanmaktadır. Böyle bir kapasite inşasının gerçekleşmesi halinde Küba meselesi, ideolojik farklılıklar ya da rejim tartışmaları bağlamından çıkarak doğrudan ABD’nin ulusal güvenliğiyle ilişkilendirilebilir. Bu senaryoda Washington’un tepkisi, kamuoyu eğilimleri ya da diplomatik maliyet hesaplarından ziyade önleyici güvenlik mantığı üzerinden şekillenebilir; bugüne kadar askeri müdahaleyi sınırlayan politik ve yapısal faktörler büyük ölçüde geçerliliğini yitirebilir.
Söz konusu stratejilerin Küba halkını zor durumda bıraktığı gözlemlenmektedir. Ada nüfusu geçen yıl büyük çaplı elektrik kesintileriyle karşı karşıya kalmış; Küba, enerji temini noktasında ciddi zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Mevcut koşullar altında, Venezuela’dan petrol akışının tamamen kesilmesi durumunda Küba, “hayatta kalma ekonomisi”ne geçiş yapmak durumunda kalabilir. Rejim, geçmişte benzer krizleri atlatmış olsa da uluslararası konjonktür artık farklı bir boyuta erişmiştir. Bu durumda Küba için iki farklı senaryo gündeme gelebilir: ABD’yle sınırlı bir angajmana girerek uyum sağlamaya çalışmak ya da dış baskılar yoluyla bu sürecin bir parçası haline gelmek.
Sonuç olarak Venezuela sonrası dönemde Küba’nın askeri müdahale açısından “bir sonraki hedef” olduğu yönündeki söylemler yakın gelecekte pek olası görünmese de ABD’nin Küba’yı “milli güvenlik” meselesi olarak gündemine alması durumunda bölgede askeri bir hareketlilik görülme olasılığını göz ardı etmemek faydalı bir yaklaşım olacaktır. Kıtada yaşanan gerilimler, Küba’yı tarihinin en kırılgan dönemlerinden birine sürüklemektedir. Bu kırılganlık, Washington için bir fırsat alanı olarak görülse de askeri müdahaleden ziyade uzun süreli ekonomik baskı ve diplomatik izolasyonun tercih edileceği bir sürecin işaretlerini vermektedir.
[i] Osborn, Catherine. “Trump’s Cuba Calculus”, Foreign Policy, 16 Jan. 2026, foreignpolicy.com/2026/01/16/us-cuba-trump-rubio-maduro-venezuela-oil/, (Erişim Tarihi: 25.01.2026).
[ii] Betz, Bradford. “Trump Says Cuba Is ‘Ready to Fall’ After Capture of Venezuela’s Maduro”, Fox News, www.foxnews.com/world/trump-says-cuba-ready-fall-after-capture-venezuelas-maduro, (Erişim Tarihi: 25.01.2026).
[iii] Osborn, a.g.e., (Erişim Tarihi: 25.01.2026).
[iv] Aynı yer.
[v] Aynı yer.
