Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Kolombiya arasındaki tarihsel bağ, bir zamanlar uyuşturucu karşıtı işbirliğini ve bölgesel güvenlik ortaklığını güçlendiren kapsamlı askeri, ekonomik ve stratejik programlarla örülüydü. ABD’nin Venezuela’ya askeri müdahalesi, Latin Amerika’da yalnızca Karakas merkezli bir rejim değişikliği girişimi olarak değil, Washington’un bölgesel krizlere yaklaşımında güç kullanımını yeniden meşrulaştıran bir kırılma anı olarak değerlendirilmiştir. Bu müdahale sonrasında ABD ile Kolombiya arasındaki gerilimin daha görünür hale gelmesi, Bogota’nın bölgesel güvenlik mimarisi içindeki konumunu yeniden tartışmaya açmıştır. Özellikle Gustavo Petro yönetiminin ABD dış politika öncelikleriyle giderek daha az örtüşen tutumu, Kolombiya’nın geleneksel “güvenilir müttefik” statüsünü aşındırmış; bu durum Kolombiya’nın, Venezuela örneğini takiben ABD’nin baskı veya müdahale araçlarına maruz kalabilecek bir sonraki ülke olma ihtimalini gündeme taşımıştır. Bu çerçevede ABD-Kolombiya ilişkileri, klasik bir ikili müttefikten ziyade ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik güvenlik merkezli bölgesel düzen tasarımının bir uzantısı olarak yeniden okunabilir.
Bu iki devlet arasındaki güvenlik merkezli ilişkinin en somut örneği, 2000’li yılların başında başlayan Plan Kolombiya’dır.[1] Plan Kolombiya, ABD’nin Kolombiya’ya askeri eğitim, silah sistemleri, istihbarat desteği ve ekonomik yardım sağladığı kapsamlı bir güvenlik programı olarak tasarlanmıştır. Programın resmi hedefleri koka tarımının azaltılması, uyuşturucu ticaretinin sınırlandırılması ve FARC ile ELN gibi silahlı örgütlerin zayıflatılmasıydı. Ancak uygulamada Plan Kolombiya, Kolombiya Ordusu’nun ABD askeri öğretisiyle uyumlu hale getirilmesini ve ülkenin güvenlik politikalarının Washington merkezli bir çerçeveye oturtulmasını sağladı. Bu süreç, ABD’nin bölgedeki askeri ve siyasi nüfuzunu artırırken, Kolombiya’nın stratejik özerkliğini sınırlayan bir etki yarattı.
Plan Kolombiya’nın ortaya çıktığı tarihsel bağlam, ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik müdahaleci geleneğiyle doğrudan ilişkilidir. Soğuk Savaş’tan itibaren Washington, bölgeyi jeopolitik etki alanı olarak tanımlamış; Şili, Bolivya ve Orta Amerika örneklerinde olduğu gibi, rejim değişiklikleri ve askeri müdahaleler yoluyla kendi çıkarlarını güvence altına almayı öncelemiştir. Bu yaklaşım, Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir yorumu olarak değerlendirilebilir ve ABD’nin Latin Amerika’yı hala stratejik bir arka alan olarak gördüğünü göstermektedir. Kolombiya, bu tarihsel çerçevede uzun süre ABD müdahalelerinin hedefi değil; bu müdahalelerin destekleyici unsuru olarak konumlandırılmıştır.
Ancak son yıllarda bu geleneksel rolün sorgulanmaya başlandığı gözlemlenmektedir. Özellikle Gustavo Petro’nun iktidara gelmesiyle birlikte Kolombiya’nın uyuşturucu ile mücadele, enerji politikaları ve dış ilişkiler alanlarında daha özerk bir çizgi izleme eğilimi, Washington’da rahatsızlık yaratmıştır. Petro yönetimi, uyuşturucu sorununa ağırlıklı olarak sosyal ve ekonomik politikalar üzerinden yaklaşılması gerektiğini savunurken, ABD’nin güvenlik merkezli ve askeri ağırlıklı stratejileriyle açık bir ayrışma sergilemiştir. Bu durum, Kolombiya’nın ABD tarafından giderek “uyum sorunu olan” bir müttefik olarak algılanmasına yol açmıştır.
Bu gerilim, Donald Trump’ın yeniden öne çıkan söylemleriyle birlikte daha da keskinleşmiştir. Trump’ın Kolombiya’yı bir süredir küresel uyuşturucu ticaretinin merkezlerinden biri olarak tanımlaması, Petro’yu doğrudan “yasadışı uyuşturucu lideri” gibi sert ifadeler kullanması ve ABD yardımlarını askıya alma kararı, ilişkilerdeki yapısal kırılmayı görünür kılmıştır.[2] Bu söylem, Kolombiya’yı yalnızca bir güvenlik sorunu olarak çerçevelemekle kalmamış; aynı zamanda ABD’nin daha sert politika araçlarını meşrulaştırabileceği bir diskur üretmiştir.
2026 yılında ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi, bu bağlamda kritik bir dönüm noktası oluşturmuştur. Washington’un Maduro yönetimine karşı doğrudan güç kullanımına başvurması, ABD’nin bölgesel krizlerde askeri seçenekleri yeniden normalleştirdiğini göstermiştir. Bu gelişme, Kolombiya açısından yeni bir güvenlik ikilemi yaratmıştır. Petro’nun benzer bir müdahalenin Kolombiya için de gündeme gelebileceği yönündeki uyarıları, yalnızca siyasi bir tepki değil, aynı zamanda ABD’nin bölgesel davranış kalıplarına dayanan rasyonel bir endişedir. Venezuela müdahalesi sonrasında Kolombiya’nın potansiyel bir sonraki hedef olarak tartışılmaya başlanması, doğrudan askeri işgal senaryolarıyla sınırlı değildir. Diplomatik baskı, ekonomik yaptırımlar, güvenlik işbirliğinin askıya alınması ve Kolombiya’nın uluslararası alanda kriminalize edilmesi gibi araçlar, ABD’nin müdahale repertuarının önemli unsurlarıdır. Buna ek olarak Kolombiya’nın Çin’le artan ekonomik ve diplomatik ilişkileri, Washington açısından stratejik rekabet bağlamında ek bir risk faktörü olarak değerlendirilmektedir.
Sonuç olarak ABD-Kolombiya ilişkileri, 2026 itibarıyla belirgin bir yapısal dönüşüm sürecine girmiştir. Plan Kolombiya döneminde zirve noktasına ulaşan bu güvenlik temelli ortaklık ve müttefiklik anlayışı yerini karşılıklı güvensizlik ve stratejik uyumsuzluğa bırakmaktadır. Bu dönüşüm, yalnızca ikili ilişkilerin geleceğini değil, ABD’nin Latin Amerika’daki hegemonik konumunun sürdürülebilirliğini de doğrudan ilgilendiren daha geniş bir jeopolitik yeniden yapılanmanın parçası olarak değerlendirilebilir.
[1] US Congressional Research Service (CRS). Colombia: Background and U.S Relations, https://www.congress.gov/crs-product/R48287, (Erişim Tarihi: 06.01.2025)
[2] “Trump ends aid to Colombia and calls country’s leader a ‘drug leader’”, BBC, https://www.bbc.com/news/articles/cn8xg1jve73o, (Erişim Tarihi: 06.01.2025).
