Çağdaş uluslararası ilişkilerde güvenlik, giderek maddi kapasitelerden ziyade söylemsel inşaların alanına kaymaktadır. Kopenhag Okulu’nun teorize ettiği “güvenlikleştirme” kavramı, bir konunun varoluşsal bir tehdit olarak çerçevelenerek olağan siyasetin üstüne çıkarılması ve bu yolla olağanüstü tedbirlerin meşrulaştırılması sürecini ifade eder. Bu sürecin merkezinde, nesnel bir gerçeklikten çok, başarıyla inşa edilmiş, dolaşıma sokulan ve nihayetinde kabul gören bir tehdit anlatısı yer alır.İsrail’in son dönemde Türkiye’ye yönelik sistematik söylemsel üretimi, tam da bu bağlamda ele alınması gereken, teorinin somut ve stratejik bir tezahürüdür. Zira bu söylem, doğrudan bir askerî çatışma anlatısından ziyade Türkiye’yi “öngörülemez”, “revizyonist” ve “istikrar bozucu” bir aktör olarak kodlayan derinlemesine bir algı yönetimi ve psiko-politik çerçeveleme operasyonuna işaret etmektedir. Söz konusu stratejinin temel işleyiş mantığı, Türkiye’nin fiilî kapasite ve somut eylemlerinden ziyade, ona atfedilen potansiyel niyet ve varsayımsal davranışları üzerinden spekülatif bir korku siyaseti inşa etmeye dayanır. Bu çerçevelemenin somut örnekleri gözlemlenebilir: Örneğin, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak arama faaliyetleri, uluslararası hukuk çerçevesindeki meşru hamleler olarak değil, bilinçli bir “yayılmacılık” ve “provokasyon” olarak sunulmakta ve benzer şekilde savunma sanayiindeki ilerlemeler ve SİHA teknolojisindeki başarılar ise “istikrarsızlaştırıcı bir güç projeksiyonu” şeklinde çerçevelenerek, bir kapasite artışından ziyade bir niyet beyanı olarak yansıtılmaktadır.
Bu söylemsel operasyonun arkasında, birbiriyle bağlantılı ve katmanlı stratejik hedefler yatmaktadır. Birincil hedef, Türkiye ile İsrail arasındaki doğal bölgesel rekabetin niteliğini dönüştürmektir. Bu bağlamda rekabet, iki bağımsız gücün meşru mücadelesi olmaktan çıkarılıp, “kural tanımayan bir tehdide” karşı “meşru müdafaa” çerçevesine oturtulmaya çalışılmaktadır. Bu sayede İsrail, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY ile kurduğu enerji ve güvenlik ittifaklarını, “bölgesel istikrarı koruma” zorunluluğunun bir sonucu olarak meşrulaştırmakta ve bu hamleleri uluslararası kamuoyu nezdinde savunmacı bir politika gereği olarak konumlandırmaya çalışmaktadır. İkinci ve kritik bir hedef ise diplomatik izolasyondur. Türkiye’nin NATO içindeki konumu ve Batı ile ilişkileri, sürekli olarak “güvenilmez müttefik” ve “sorun çıkarıcı aktör” anlatısı ile aşındırılmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda İsrail bağlantılı düşünce kuruluşları ve lobi ağları, Türkiye’nin S-400 alımı veya Suriye politikası gibi konuları, Batı’nın güvenlik çıkarlarıyla bağdaşmayan davranışlar bütününün kanıtı olarak sistematik bir şekilde Washington ve Brüksel’deki karar alma mekanizmalarını etkilemeyi hedeflemektedir. Bu söylemsel faaliyetin nihai amacı ise Türkiye’ye yönelik yaptırım baskısını beslemek ve Ankara’nın ittifak sistemleri içindeki stratejik manevra alanını giderek daraltmaktır.
Üçüncü olarak, bu söylem iç politikaya yönelik bir konsolidasyon aracı işlevi görmektedir. İsrail’de siyasi krizlerin derinleştiği veya toplumsal bölünmüşlüklerin keskinleştiği dönemlerde, dışarıda “varoluşsal bir Türkiye tehdidi” vurgusunun medyada ve resmî söylemde öne çıkarılması, iç siyasi gerilimleri arka plana iterek ulusal birlik çağrısı için bir odak noktası yaratmaktadır. Dördüncü bir hedef, psikolojik dengeyi korumaktır. Türkiye’nin askerî teknolojide, özellikle insansız hava araçları alanında kaydettiği başarı, İsrail’in geleneksel niteliksel üstünlük algısını sarsmıştır. “Türkiye’nin kapasitesi değil, niyeti tehlikeli” şeklindeki ana mesaj, bu teknolojik denge değişiminin yarattığı psikolojik şoku bertaraf ederek, asıl tehlikenin Türkiye’nin “istikrarsızlaştırıcı niyeti” olduğu izlenimini pekiştirmeye çalışmaktadır.
Son olarak, İsrail’in Türkiye’ye yönelik algı temelli güvenlikleştirme söylemi, kendi uluslararası hukuk ihlallerine dikkatleri çekmeden meşrulaştırma amacını da içermektedir. Başka bir deyişle İsrail, Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşim politikaları veya Gazze’ye yönelik sıkı abluka gibi uygulamalarını gölgelemeye ve görecelileştirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin bölgesel davranışlarının “yayılmacı” ve “istikrar bozucu” olarak çerçevelenmesi, İsrail’in benzer politikalarını daha “meşru” veya “makul” göstermek amacıyla kullanılan söylemsel bir karşılaştırma aracıdır. Bu strateji, uluslararası ilişkiler literatüründe klasik “dikkat dağıtma” ve “ahlaki denklik kurma” taktikleri olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle, uluslararası forumlarda İsrail eleştirildiğinde Türkiye’nin operasyonlarının gündeme taşınması, eleştiriyi asıl konudan saptırarak tartışmayı iki tarafın da “kusurlu” olduğu bir ikileme indirgemeye hizmet etmektedir. Böylelikle İsrail, kendi politikalarını meşrulaştırırken, dikkatleri başka yöne çekmek ve eleştirileri görecelileştirmek suretiyle stratejik bir söylemsel avantaj elde etmeye çalışmaktadır.
Bu hedeflere ulaşmak için kullanılan araçlar, tek bir kanala indirgenemeyecek kadar çeşitli ve koordinelidir. Resmî diplomatik demeçler ve güvenlik bürokrasisinin açıklamalarına ek olarak, akademik bir kisveye bürünmüş düşünce kuruluşu raporları da bu söylemsel çerçevenin oluşturulmasında önemli rol oynamaktadır. Örneğin İsrail merkezli “Institute for National Security Studies” tarafından “Turkey Is Not Iran, but It Is a Threat” başlıklı raporda Türkiye, askeri varlığını Suriye ve Doğu Akdeniz’de artıran, sert söylemler kullanan ve bölgesel denklemlerde sürtüşme potansiyeli taşıyan bir aktör olarak kodlanmakta ve bu durum, Ankara’nın etkisinin İsrail açısından önemli bir güvenlik endişesi yarattığı şeklinde çerçevelendirilmektedir.[i] Benzer biçimde İsrail merkezli “Jerusalem Institute for Strategy and Security” tarafından 16 Eylül 2020’de yayımlanan ve Türkiye’yi “21. yüzyılda İsrail (ve komşuları) için en büyük engel” olarak tanımlayan raporda, Ankara’nın dış politika yönelimlerini bölgesel istikrarı zedeleyen bir faktör şeklinde sunmakta ve Türkiye’nin askeri üsler kurması ve özellikle Irak, Suriye, Libya gibi coğrafyalardaki faaliyetleri “istikrarsızlaştırıcı” bir aktör imgesiyle ilişkilendirmektedir.[ii] Buna ilaveten, İngilizce yayın yapan etkili medya organları olarak “The Jerusalem Post” ve “Times of Israel” gibi mecralar, Türkiye’ye yönelik eleştirel söylemleri düzenli olarak yayınlayarak bu analizleri uluslararası okuyucu kitlesine taşımaktadır. ABD’deki güçlü lobi mekanizmaları ve bölgesel rakiplerle kurulan ortaklık ağları (örneğin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile işbirlikleri) ise bu söylemlerin diplomatik ve güvenlik gündemlerinde yeniden üretilmesine katkı sağlamaktadır. Bu çok kanallı yapı, yalnızca belirli bir anlatının tutarlılığını artırmakla kalmayıp, Türkiye’yi uluslararası kamuoyunda tehdit algısıyla ilişkilendirerek yayılma hızını da güçlendirmektedir.
Bu stratejinin ortaya çıkmasında, Batı’daki güvenlik ve tehdit algılarındaki değişim önemli bir rol oynamaktadır. Zira Türkiye’nin bölgesel politikaları ve küresel etkisi, artık sadece İslamofobi çerçevesiyle açıklanamayacak kadar karmaşık bir görünüm arz etmektedir. Uzun süre Batı’da işlevsel olan İslamofobi söylemi, aşırı kullanımı ve Batı’daki değerler ile normların tıkanması nedeniyle açıklayıcı gücünü yitirmiştir. Bu durum, Türkiye’nin Somali’de yürüttüğü insani diplomasi veya Balkanlar’daki ekonomik yatırımlar gibi faaliyetlerinin salt din temelli bir çerçeve ile anlaşılmasını da imkânsız hâle getirmektedir. Dolayısıyla, mevcut boşluk yeni bir “öteki” inşasına ihtiyaç doğurmakta ve işte bu ihtiyacı, “Türkofobi” olarak adlandırılabilecek bir anlatı ile doldurmaya çalışmaktadır. Bu yeni söylem, Osmanlı geçmişinin anakronik biçimde güncel siyasete taşınması (“Neo-Osmanlıcılık”), Türkiye’nin bağımsız ve özerk karar alma kapasitesinin “kontrol edilemezlik” ile eşanlamlı gösterilmesi ve her askerî ya da diplomatik hamlenin tarihsel bir “yayılma refleksi” ile ilişkilendirilmesi üzerine inşa edilmektedir. Örneğin, Türk donanmasının uluslararası sulardaki rutin bir seyri, medyada “Osmanlı filosunun hayaleti” gibi sembolik çerçevelerle sunularak, tarihsel korkulara ve bilinçaltındaki algılara doğrudan hitap edebilmektedir. Bu bağlamda “Türkofobi” yalnızca bir korku üretimi olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel özerkliğini ve kapasitesini sınırlamayı amaçlayan stratejik bir söylemsel araç olarak işlev görmektedir.
Ancak, bu kapsamlı algı operasyonunun uzun vadeli başarı şansını sınırlayan önemli yapısal faktörler de mevcuttur. İsrail’in Türkiye’ye yönelik söylemi, salt bir güç gösterisi veya düşmanlık olarak değil, Türkiye’nin öngörülebilir rasyonalite ve stratejik özerklikle hareket etme kapasitesine karşı duyulan belirsizlik ve kontrol kaybı endişesinin bir yansımasıdır. Örneğin, Türkiye’nin Rusya-Ukrayna Savaşı’nda üstlendiği arabuluculuk rolü, diplomatik kanalları sürekli açık tutma eğilimi ve sahadaki kanıtlanmış caydırıcılığı, Ankara’yı “irrasyonel” veya “kontrolden çıkmış” bir aktör olarak damgalamayı güçleştirmektedir. Benzer şekilde Türkiye’nin Orta Doğu’da üstlendiği barış ve insani yardım girişimleri, Afrika’daki kalkınma projeleri ve Doğu Akdeniz’deki enerji diplomasisi, yalnızca kendi bölgesel çıkarlarını gözetmekle kalmayıp, uluslararası aktörlerle pragmatik işbirliği ve kriz yönetimi kapasitesini de ortaya koymaktadır. Bu tür somut örnekler, Türkiye’nin eylemlerinin çoğu zaman rasyonel ve hesaplanabilir olduğunu göstermekte ve algı temelli tehdit anlatılarını zayıflatmaktadır. Dahası, uluslararası sistemin giderek hızla çok kutuplulaşan doğası, herhangi bir aktörün kendi tehdit algısını evrensel bir güvenlik paradigması olarak dayatmasını neredeyse imkânsız kılmaktadır. Çıkar ilişkilerinin son derece akışkan ve pragmatik olduğu böyle bir ortamda, “Türkofobi” söylemi, yalnızca belirli stratejik çevrelerde yankı bulan sınırlı bir propaganda aracına dönüşmektedir. Örneğin, Avrupa’daki bazı güvenlik analizleri ve İsrail merkezli think-tank raporlarında Türkiye, bölgesel istikrarı bozmakla suçlansa da aynı raporlarda Ankara’nın diplomatik girişimleri ve kriz yönetimi kapasitesi de kabul edilmektedir. Dolayısıyla söylem, küresel ölçekte hegemonik bir güvenlik söylemi üretmekten uzak kalmaktadır. Bu bağlamda “Türkofobi”, daha çok belli bir stratejik kaygıyı meşrulaştıran ve belirli çevrelerde pekiştirilen algısal bir araçtan başka bir şey değildir.
Sonuç olarak, İsrail’in Türkiye’ye yönelik yürüttüğü algı temelli güvenlikleştirme çabası, nihai hedefi itibarıyla Türkiye’yi bir “güç” olmaktan çıkarıp bir “sorun” haline getirmeyi ve onun yükselen stratejik etkinliğini söylemsel düzlemde sınırlamayı amaçlayan sofistike bir stratejidir. Bu strateji, yalnızca diplomatik demeçler veya medya mesajlarıyla sınırlı kalmayıp, akademik raporlar, think-tank analizleri ve uluslararası işbirliği ağları üzerinden eş zamanlı olarak yürütülmektedir. Bununla birlikte ampirik temeli zayıf, seçici tarihsel analizlere ve spekülatif niyet okumalarına dayanan bu anlatıların, çıkar çatışmalarının, pragmatik hesapların ve çok kutuplu sistemin belirleyici olduğu günümüz uluslararası siyasasında hegemonik bir kabule ulaşma potansiyeli oldukça sınırlıdır. Bu çerçevede, söz konusu söylemsel hamle büyük ölçüde, İsrail’in değişen bölgesel güç dengeleri karşısındaki derin tedirginliğinin ve bu yeni jeopolitik gerçeklik içinde kendi konumunu koruma, stratejik avantajlarını sürdürme ve politikalarını meşrulaştırma arayışının bir yansımasıdır. Dolayısıyla İsrail’in Türkiye’yi yalnızlaştırmaya yönelik politikaları, yalnızca diplomatik ve güvenlik alanındaki algıyı şekillendirmeye değil, aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel etki ve işbirliği ağlarını sınırlandırmaya ve küresel aktörler nezdinde Ankara’nın stratejik özerkliğini zayıflatmaya yöneliktir.
[i] “Turkey Is Not Iran, but It Is a Threat”, İNSS, https://www.inss.org.il/publication/turkish-threat/, (Erişim Tarihi: 18.12.2025).
[ii] “Turkey as a Major Challenge for Israel (and its Neighbors) in the 21st Century”, JİSS, https://jiss. org.il/en/inbar-lerman-yanarocak-turkey-as-a-major-challenge-for-israel-and-its-neighbors/, (Erişim Tarihi: 18.12.2025).
