Analiz

Ankara-Kahire Yakınlaşması ve Deniz Yetki Alanlarına Etkisi

Mısır’la çatışma yerine uyum Ankara’ya hem ekonomik hem diplomatik kazanç sunacaktır.
Türkiye ile tesis edilecek yeni diyalog mekanizması, Mısır’ın elini masada güçlendirmek adına stratejik bir manevra alanı yaratacaktır.
Türkiye, kendisini bir “enerji terminali” ve bölgesel dağıtım merkezi olarak konumlamak istemektedir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

4 Şubat 2026 tarihinde Kahire’deki İttihadiye Sarayı’nda yapılan zirve, Gazze dosyasını aşan ve Doğu Akdeniz’in haritasını doğrudan ilgilendiren stratejik bir dönüm noktasını işaret etmektedir. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ortak basın toplantısında Gazze’deki ateşkesin korunması, insani yardımların sürekliliği ve siyasi çözüm mesajlarını vurgularken satır aralarında ekonomik işbirliği, enerji ve ulaşım başlıklarıyla yeni bir sayfa açıldığını ilan etmişlerdir. İki liderin dikkat çektiği ticaret hacminin 15 milyar dolara çıkartılması hedefi, Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi vurgusu ve Mısır’ın “Afrika’ya açılan kapı” olarak nitelendirilmesi, deniz yetki alanları tartışmasının da zeminini hazırlayan kritik parametrelerdir.[i]

Ortak bildiride ticaret, enerji ve ulaştırma işbirliğinin geliştirilmesi hususunun özellikle öne çıkarılması Ankara ile Kahire’nin karşı cephelerde konumlandığı Doğu Akdeniz denkleminin yeniden tasarlandığına dair güçlü bir sinyal niteliğindedir. Gazze başlığı, iki ülke ilişkisine ahlaki ve siyasi meşruiyet üretirken, enerji ve ticaret ayağı iki başkenti deniz yetki alanları konusunda masaya oturmaya ve rasyonel bir diyalog zeminine zorlamaktadır. Nitekim 15 milyar dolarlık ticaret hedefi, yalnızca mal alım satımıyla yakalanacak bir rakam olmanın ötesinde lojistik ve enerji altyapılarının entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır.[ii]

Doğu Akdeniz’de 2010’lu yıllar boyunca Türkiye ile Mısır birbirini dengeleyen ve sahadaki hamlelerini boşa düşürmeye çalışan iki karşı kutup olarak pozisyon almıştır. Kahire’nin 2003 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), 2020 yılında ise Yunanistan ile imzaladığı deniz yetki anlaşmaları, Ankara nezdinde hem rahatsızlık yaratmış hem de sahada oldubitti duygusunu tetiklemiştir. Buna karşılık Türkiye, Libya ile 2019 yılında imzaladığı Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı ile haritayı tersyüz etmeye çalışmış ve ortada birbirini fiilen kesen iki ayrı deniz yetki kurgusu oluşmuştur.[iii] Gelinen noktada Ankara-Kahire yakınlaşması, bu çakışmanın müzakere yoluyla revize edilip edilmeyeceğine dair yeni ve hayati bir tartışmayı beraberinde getirmektedir.

Türkiye’nin deniz yetki alanları yaklaşımı, “orta hat” ve “anakara kıyı uzunluğu” prensipleri ekseninde şekillenmektedir. Ankara, Türkiye ile Mısır arasında esas hat olarak iki ülke ana kara kıyıları arasında çizilecek bir orta hattı savunmakta ve Yunan adalarına tam etki tanıyan daraltıcı haritaları reddetmektedir. Bu perspektife göre Mısır’ın GKRY ve Yunanistan ile imzaladığı anlaşmalar, Türkiye’nin kıta sahanlığı iddialarını sınırladığı gibi Mısır’ın potansiyel kazanımlarını da minimize etmektedir. Kahire’nin gelecekte bu anlaşmalarda revizyon veya ilave düzenleme arayışına girmesi, teorik düzlemde her iki ülkenin de denizden daha fazla pay almasına imkân verecek bir senaryoyu mümkün kılabilir.

Ankara-Kahire yakınlaşmasının deniz yetki alanlarına etkisini analiz edebilmek için öncelikle Mısır’ın stratejik motivasyonunu doğru okumak gerekmektedir. Kahire, Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından istifade eden, LNG tesisleriyle bölgesel bir enerji merkezi olmayı hedefleyen pragmatik bir aktördür. Ancak bugüne kadar imzaladığı deniz yetki anlaşmalarının, özellikle Yunanistan’la çizilen sınırların, Mısır’a “maksimum” alan yerine “yeterli ve kabul edilebilir” bir alan sağladığı eleştirisi Mısır bürokrasisinde ve stratejik çevrelerinde zaman zaman gündeme gelmektedir. Türkiye ile tesis edilecek yeni diyalog mekanizması, Mısır’ın elini masada güçlendirmek adına stratejik bir manevra alanı yaratacaktır.

Türkiye açısından ise mesele sadece güvenlik ve egemenlik sahasından ibaret değildir. Doğu Akdeniz’de enerji nakil güzergâhlarının maliyet, süre ve güvenlik parametreleri üzerinden yeniden hesaplandığı bir dönemde, Mısır’la çatışma yerine uyum Ankara’ya hem ekonomik hem diplomatik kazanç sunacaktır. Türkiye, kendisini bir “enerji terminali” ve bölgesel dağıtım merkezi olarak konumlamak istemektedir. Mısır’ın LNG kapasitesiyle Türkiye’nin boru hatları ağının birleşmesi, deniz yetki sınırlarının çatışmacı bir dilden ziyade işbirlikçi bir mantıkla ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.

Bugüne kadar Doğu Akdeniz’de kurulan bloklaşmalar, Türkiye’yi denklemin dışına itmeye çalışan “Mısır-Yunanistan-GKRY-İsrail ekseni” üzerinden okunmuştur. Ankara-Kahire hattında yaşanan normalleşme süreci, bu eksenin kırılganlığını artırmakta ve yapısını esnetmektedir. Mısır’ın Yunanistan’la ilişkisini sürdürüp Türkiye ile deniz yetki alanları hususunda esnek bir zemin araması, çok katmanlı bir oyun planına işaret etmektedir. Bir başka ifadeyle Mısır, Doğu Akdeniz’de “tek seferlik” bir tercihe mahkûm kalmak istememekte ve çoklu ortaklıklarla manevra alanını genişletme gayreti gütmektedir.

Ankara-Kahire yakınlaşmasının kısa vadede masaya geleceği ilk somut alan, deniz yetki çizgilerinin haritalar üzerinden “sessiz diplomasi” yöntemiyle yeniden gözden geçirilmesi olacaktır. İki taraf kamuoyu önünde geçmiş anlaşmaları tartışmaya açmaktan kaçınsa dahi teknik düzeyde harita çalışmaları ve senaryo modellemeleri yapılması rasyonel devlet aklının bir gereğidir. Kıyı uzunlukları, adaların etkisi, mevcut sondaj ve arama ruhsatları, enerji şirketlerinin konumlanışı gibi parametrelerin yeniden ele alınması kaçınılmaz bir süreçtir.

Bu noktada asıl kritik soru şudur: Ankara-Kahire hattı, deniz yetki meselesini “sıfır toplamlı oyun” mantığından çıkarıp “kazan-kazan” mantığına dönüştürebilecek midir? Türkiye, Yunanistan ve GKRY’nin maksimalist haritalarına karşı Mısır’ın kazanabileceği ek alanları vurgulayarak Kahire’yi masaya çekmeye çalışabilir. Mısır ise Türkiye’nin bu yaklaşımını, Atina ile ilişkilerinde bir pazarlık gücü ve denge unsuru olarak kullanma yoluna gidebilir.

Dosyanın yalnızca harita ve enerji boyutundan ibaret olmadığı, meselenin askeri ve güvenlik mimarisiyle iç içe geçtiği de söylenebilir. Deniz yetki alanları; askeri varlık, deniz üssü planlamaları, ortak tatbikatlar ve deniz güvenliği mimarisiyle doğrudan ilintilidir. Türkiye’nin son yıllarda deniz kuvvetlerine yaptığı yatırımlar ve “Mavi Vatan Doktrini”, Doğu Akdeniz’i adeta bir güvenlik laboratuvarına dönüştürmüştür. Mısır’ın Akdeniz donanmasını güçlendirmesi, iki aktörü aynı denizde hem rakip hem potansiyel ortak haline getirmiştir. Yakınlaşma, bu parametreleri daha öngörülebilir ve yönetilebilir bir çerçeveye oturtma fırsatı sunmaktadır.

Üçüncü aktörlerin bu yakınlaşmayı nasıl okuduğu meselesi de denklemin bir diğer kritik boyutudur. Yunanistan ve GKRY, Ankara-Kahire ilişkilerindeki her pozitif hamleyi, kendi deniz yetki alanı tezleri açısından potansiyel bir risk olarak kodlamaktadır. Zira Mısır’ın Türkiye ile teknik görüşmelere başlaması dahi 2020 anlaşmasının “mutlak ve değişmez” olmadığını göstermeye yeterlidir. 

İsrail açısından bakıldığında ise Türkiye-Mısır koordinasyonu enerji projelerinin çeşitlenmesi anlamına gelmektedir. Bu durum Tel Aviv’in manevra alanını daraltmak yerine bazı konularda genişletebilir. Kısacası deniz yetki alanlarında ortaya çıkabilecek yeni tablo bölgesel ittifakları yeniden tanımlama potansiyeline sahiptir.

Normatif düzeyde bakıldığında Ankara–Kahire yakınlaşması, Doğu Akdeniz’de deniz yetki anlaşmazlıklarının “çok taraflı dışlama” yerine “ikili ve bölgesel diyalog” mekanizmalarıyla çözülmesinin önünü açabilir. Türkiye ile Mısır, kendi aralarında adil ve uluslararası hukukun ruhuna (özellikle hakkaniyet ilkesi) uygun bir çerçeve üzerinde uzlaşırsa, bu model diğer ihtilaflı alanlar için emsal teşkil edecektir. Aksi durumda, normalleşmenin sembolik ve kısa ömürlü bir fotoğraf karesinden ibaret kalması, Doğu Akdeniz’de yeni krizleri tetikleme riskini bünyesinde barındırır. Sonuç olarak Ankara-Kahire yakınlaşması, deniz yetki alanlarıyla yakından ilintilidir. Gazze’nin yarattığı vicdani baskı, ekonomik zorunluluklar, enerji denklemleri ve küresel güç boşlukları iki ülkeyi ister istemez yakınlaştırmaktadır. 


[i] “Gaza on the agenda as Turkiye’s Erdogan meets Egypt’s el-Sisi in Cairo”, Al Jazeera, 4 Şubat 2026, https://www.aljazeera.com/news/2026/2/4/gaza-on-the-agenda-as-turkiyes-erdogan-meets-egypts-el-sisi-in-cairo (Erişim Tarihi: 05.02.2026).

[ii] “Joint Declaration of2 nd Meeting of High-Level Strategic Cooperation Council between Egypt, Türkiye”, Presidency of The Arab Republic of Egpyt, 4 Şubat 2026, https://www.presidency.eg/en/قسم-الأخبار/أخبار-رئاسية/news422026-2/, (Erişim Tarihi: 05.02.2026).

[iii] Yücel Acer, “Turkey’s Legal Approach to Maritime Boundary Delimitation in the Eastern Mediterranean Sea”, Insight Turkey, 9 Mart 2021, https://www.insightturkey.com/articles/turkeys-legal-approach-to-maritime-boundary-delimitation-in-the-eastern-mediterranean-sea, (Erişim Tarihi: 05.02.2026).

Göktuğ ÇALIŞKAN
Göktuğ ÇALIŞKAN
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi alan Göktuğ ÇALIŞKAN, aynı süreçte çift anadal programı kapsamında üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yer alan Uluslararası İlişkiler bölümünde de eğitim görmüştür. 2017 yılında lisans mezuniyetini tamamladıktan sonra Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans programına başlayan Çalışkan, bu programı 2020 yılında "Hindistan Şiiliği ve İran’ın Hindistan Politikasının Yumuşak Güç Çerçevesinde Değerlendirmesi: Kontrüktivist Bir Bakış" adlı teziyle başarı ile tamamlamıştır. 2018 yılında ise çift ana dal programı kapsamında eğitim gördüğü Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun olmuştur. Millî Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Seçme ve Yerleştirme (YLSY) programı kapsamında Fransa’da dil eğitimi alan Göktuğ Çalışkan, ardından Fas’ta bulunan Uluslararası Rabat Üniversitesinde 2. yüksek lisansını "La Présence Chinoise En Afrique Et L’évaluation De La Politique Africaine De La Chine Dans Le Contexte Du Projet « La Ceinture Et La Route » : Les Cas du Kenya et de l’Ouganda" (Çin'in Afrika'daki Varlığı ve Çin'in Afrika Politikasının Kuşak ve Yol Projesi Bağlamında Değerlendirilmesi: Kenya ve Uganda Örnekleri) teziyle 2022 yılında tamamlamıştır. Aynı zamanda Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Çalışkan, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde de doktorasına devam etmektedir. Çalışkan, ayrıca YLSY kapsamında Fas’ta yine Uluslararası Rabat Üniversitesi’nde doktoraya başlamıştır. Ankasam Uluslararası İlişkiler uzmanı olarak çeşitli konularda röportajları ve analizleri bulunan Çalışkan, kitap bölümleri, makaleler ve kitap incelemelerine de devam etmektedir. Çalışkan, iyi derecede İngilizce ve Fransızca bilmekte olup, Çin-Afrika İlişkileri, Sahel, Sahel’de Din ve Güvenlik, İran, Şiilik, Hindistan, Gıda Güvenliği, Afrika'da İklim, İsyanlar ve Terörizm, Afrika Jeopolitiği, Kuşak ve Yol Projesi, Orta Asya üzerine akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

Benzer İçerikler