Devlet borçlarının sürekli artışı artık geçici krizlerin bir sonucu olmaktan çıkmış, birçok Avrupa ülkesinde kökleri 1970’li yıllara kadar uzanan derin bir yapısal eğilimin ifadesi haline gelmiştir. Bu sürecin başlıca itici güçleri arasında hızla yaşlanan nüfusla birlikte demografik dönüşüm, uzun dönemli zayıf verimlilik ve ekonomik büyüme performansı ile hükümetlerin harcamaları sınırlamasını veya mali konsolidasyonu toplumsal düzeyde kabul ettirmesini giderek zorlaştıran bir politik ekonomi yapısı yer almaktadır. Nitekim 2010-2015 yılları arasındaki kamu borcu krizi, Ekonomik ve Parasal Birliğin temel tasarım kusurlarını açık biçimde ortaya koymuştur. Bunlar arasında kalıcı makroekonomik dengesizlikler, ulusal bütçe politikalarındaki hatalar ve güçlü ortak istikrarlaştırma ve kriz yönetim mekanizmalarının eksikliği sayılabilir. COVID-19 pandemisi ise bu sorunları daha da derinleştirmiş ve neredeyse tüm üye devletlerde borç oranlarının belirgin biçimde yükselmesine yol açmıştır.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) güncel analizleri, durumun ciddiyetini açıkça ortaya koymaktadır. Kapsamlı ve büyümeyi destekleyici yapısal reformlar hayata geçirilmediği takdirde, Avrupa’da kamu borçlarının yeniden güçlü bir artış eğilimine girmesi beklenmektedir. 2040 yılına gelindiğinde ortalama kamu borcu oranlarının gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 130’una ulaşabileceği öngörülmektedir. Bu oran, IMF’nin uzun vadede sürdürülebilir olarak değerlendirdiği seviyenin yaklaşık 40 puan üzerindedir. Yeni finansal piyasa dalgalanmaları, jeopolitik gerilimler ya da iklim kaynaklı krizler gibi dış şoklar, bu eğilimi daha da hızlandırabilir ve mali istikrarı ilave baskı altına sokabilir.
Uzun vadeli yapısal yüklerin yanı sıra jeopolitik faktörler de AB üyesi ülkelerin bütçe dengeleri üzerinde giderek daha belirleyici hale gelmektedir. Bir yandan savunma harcamalarının artırılması, enerji dönüşümünün finanse edilmesi, sanayi politikası kapsamında sağlanan teşvikler ile Ukrayna’ya yönelik askeri, mali ve insani destek için önemli ölçüde ek kaynağa ihtiyaç duyulmaktadır. Bu harcamalar, Rusya’nın saldırgan politikalarına, Çin’le yaşanan stratejik rekabete ve Avrupa’nın teknolojik ve endüstriyel egemenliğini güvence altına alma gerekliliğine verilen doğrudan tepkilerdir. Diğer yandan ise enflasyonla mücadele kapsamında uygulanan parasal sıkılaşmanın bir sonucu olarak dünya genelinde yükselen devlet tahvili faizleri, AB ülkelerinin uygun koşullarda borçlanma imkanlarını ciddi biçimde sınırlamaktadır. Böylece kendini besleyen bir döngü ortaya çıkmaktadır. Mali manevra alanının daralması jeopolitik bağımlılıkları artırmakta, bu bağımlılıklar ise yeni ve ilave harcamaları zorunlu kılmaktadır.
Kamuoyundaki tartışmalarda borçluluğun artışı çoğunlukla borç servis maliyetlerindeki yükselişle ilişkilendirilmektedir. Gerçekten de artan faiz ödemeleri bütçelerde önemli bir pay tutmakta, mali politikanın takdir yetkisine dayalı alanını daraltmakta ve eğitim, araştırma, dijitalleşme ve altyapı gibi uzun vadeli büyüme açısından kritik öneme sahip harcamaları geri plana itmektedir. Ancak daha az dikkat çeken, buna karşın en az bu kadar önemli olan husus, yüksek kamu borçlarının yol açtığı örtük jeopolitik maliyetlerdir. Yüksek borçluluk, AB üye devletlerinin ortak ve kararlı biçimde hareket etme kapasitesini zayıflatmakta, Kuzey ve Güney Avrupa arasındaki ya da büyük ve küçük üye devletler arasındaki iç gerilimleri derinleştirmekte ve merkezi kurumlara duyulan güveni aşındırmaktadır. Mali kuralların uygulanmasından sorumlu olan Avrupa Komisyonu da para politikasını yürüten Avrupa Merkez Bankası da artan siyasi baskılarla karşı karşıya kalmaktadır. Özellikle Avrupa Merkez Bankası açısından, para politikasının giderek daha fazla üye devletlerin borç sürdürülebilirliğini istikrara kavuşturma amacına hizmet etmesi riski doğmakta, bu durum ise uzun vadede fiyat istikrarı hedefiyle ciddi gerilimler yaratma potansiyeli taşımaktadır.
Yüksek kamu borçluluğu, AB üyesi devletlerin dış gelişmelere karşı kırılganlığını da artırmaktadır. Özellikle küresel faiz ortamındaki ani değişimlere ve sermaye akımlarındaki dalgalanmalara karşı duyarlılık belirgin biçimde yükselmektedir. Bunun ötesinde, kamu borcu dış aktörler için bir nüfuz ve etki aracı haline de gelebilir. Çin’den devlet bağlantılı aktörler ile Körfez ülkelerindeki büyük ve varlıklı fonlar dahil olmak üzere, üçüncü ülkelerden gelen yatırımcıların Avrupa tahvil piyasalarındaki artan varlığı, mali bağımlılıkların siyasi amaçlarla araçsallaştırılması ve üye devletlerin stratejik kararlarının dolaylı biçimde etkilenmesi riskini beraberinde getirmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri ve Çin ile karşılaştırıldığında, Avrupa Birliği halen büyük ölçekli sermaye mobilizasyonu konusunda sınırlı imkanlara sahiptir. Kısıtlı mali hareket alanı, parçalı sermaye piyasaları ve tamamlanmamış bir bankacılık ve sermaye piyasası birliği, Avrupa’yı dış şoklara karşı özellikle savunmasız kılmaktadır. Tekrarlanan siyasi girişimlere rağmen, finansal piyasaların entegrasyonu ve Avrupa’nın uluslararası rekabet gücünün yeniden tesis edilmesi yavaş ilerlemektedir. Enrico Letta ve Mario Draghi tarafından hazırlanan raporların vardığı sonuçlar bu durumu açık biçimde teyit etmektedir: Avrupa’ya kayda değer özel sermaye girişlerine yol açacak hızlı ve köklü bir atılımın orta vadede gerçekleşmesi beklenmemektedir.
Avrupa Birliği ayrıca, güçlü biçimde ademi merkezi bir mali yapıyla karakterize edilmektedir. Bu yapı içinde Almanya, Fransa ve İtalya olmak üzere üç büyük üye devletin ekonomik ve mali politika yönelimi belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu üç ülke birlikte, Avro Bölgesi toplam kamu borcunun yaklaşık üçte ikisinden sorumludur. Buna karşın, sınırlı bütçe alanları nedeniyle söz konusu ülkeler, ekonomik modellerini köklü biçimde dönüştürme ve yeni jeopolitik gerçeklere uyarlama konusunda giderek daha fazla zorlanmaktadır. Özellikle Fransa’da kamu maliyesindeki bozulma, ekonomik politika tartışmalarında artan bir kutuplaşmaya ve popülist eğilimlerin güçlenmesine yol açmaktadır. Bu durum yalnızca ülkenin ekonomik yönetim kapasitesine olan güveni zedelemekle kalmamakta, aynı zamanda zaten kırılgan olan parasal birliğin kurumsal mimarisini de ciddi sınamalarla karşı karşıya bırakmaktadır.
Küresel ölçekte sermaye ve ekonomik nüfuz için yaşanan rekabette, avronun istikrarı ve Avrupa iç pazarının bütünlüğü, Avrupa Birliği’nin elinde kalan az sayıdaki sert stratejik varlık arasında yer almaktadır. Ancak bu kazanımlar kesin ve kalıcı değildir. Almanya’nın artık istikrar sağlayıcı bir rol üstlenemediği ve Avrupa Merkez Bankası’nın para politikası araçlarının etkinliğini yitirdiği bir yeni avro krizi, Avrupa Birliği açısından yalnızca ekonomik bir sarsıntı değil, aynı zamanda geniş kapsamlı sonuçlar doğuracak bir jeopolitik kırılma anlamına gelecektir. Bu bağlamda, kamu maliyesinin uzun vadeli sürdürülebilirliği, Avrupa’nın jeopolitik dayanıklılığının ayrılmaz bir unsuru olarak ele alınmalı ve siyasal düzeyde sağlam biçimde kurumsallaştırılmalıdır. Bu nedenle yapısal reformlar ve daha derin bir Avrupa entegrasyonu ile desteklenen güvenilir bir maliye politikası, yalnızca ekonomik bir gereklilik değil, aynı zamanda Avrupa Birliği’nin 21. yüzyıldaki stratejik hareket kabiliyetinin temel koşullarından biridir.
