Analiz

Grönland Krizi Bağlamında AB’de Derinleşen Avrupacı-Atlantikçi Gerilim

AB için Atlantikçi hatta kalmak, Avrupacı hatta yönelmekten daha kolay görünmektedir.
Grönland Krizi, AB iç işleyişinde Avrupacı idealler ile Atlantikçi yönelim arasında tercihe zorlayan gelişme olması açısından da önemlidir.
Almanya’nın AB’de Atlantikçi yönelimin baskınlığını dönüştürücü bir rol üstelenip üstlenemeyeceği önem taşımaktadır.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın Grönland üzerinde egemenlik isteğini açık ve kararlı bir şekilde tek taraflı beyanına karşın Avrupa Birliği (AB) Danimarka’nın egemenliğini destekleyen normatif bir tutum göstermiş; Kuzey Kutbu’nda barış ve güvenliğe yönelik ortak transatlantik çıkarların, özellikle Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) aracılığıyla tanınması gerektiğini vurgulamıştır. Washington, Brüksel’in Grönland’ı destekleyen söylemlerini diplomatik bir görüş ayrılığından çok jeostratejik çıkarlarına yönelik direnç olarak değerlendirmiş ve ekonomik araçları siyasi baskı mekanizması olarak öne sürdüğü cezai gümrük vergileri kararını almıştır. Vergi tehdidine misilleme olarak Avrupa Parlamentosu’nun da ABD ile yapılan ticaret anlaşmasının onay sürecini askıya alması akabinde Trump vergi kararını iptal ettiğini açıklamıştır.[1]

Grönland özelinde yaşanan bu transatlantik ihtilaf, Trump’ın Avrupa ülkelerini masa dışında bırakarak Ukrayna Savaşı’nı çözme girişimiyle birlikte okunabilir. Zira savaşın başladığı andan günümüze AB ve Avrupa ülkeleri Ukrayna’ya ekonomik, siyasi, askeri desteğin önemli bölümünü üstlenmesine rağmen savaşın geleceği ve barış düzeni gibi konular Trump-Putin diyaloğuyla sürdürülmek istenmiştir. Her iki vakada da klasik müttefik ilişkileriyle açıklanamayacak şekilde AB’nin ve Avrupa ülkelerinin giderek karar alma süreçlerinden dışlanmak istendiği dikkat çekmektedir. Dolayısıyla transatlantik ittifakta söz konusu yapısal dönüşümün somut göstergesi olan Grönland Krizi, ABD-AB ilişkilerinde kırılmayı açıkça göstermektedir.

Grönland Krizi, transatlantik ilişkilerde gerilim kadar AB iç işleyişinde Avrupacı idealler ile Atlantikçi yönelim arasında tercihe zorlayan gelişme olması açısından da önemlidir. Zira AB’nin ortak dış politika refleksinin zayıflığı, kriz alanlarında ulusal çıkarların önceliklendirilmesi, savunma kapasitesinin yetersizliği gibi hususların etkisiyle caydırıcı bir irade oluşturamaması; Trump liderliğinde ABD’nin ise ittifaklar yerine fayda-maliyet hesaplarına dayalı ikili ilişkilere önem vermesi, NATO’yu ABD’nin liderlik ettiği, diğer üyelerin ona uyum sağladığı mekanizma olarak gören hiyerarşik anlayışı benimsemesi, ABD nazarında AB’yi eşit ortak olarak değil yönetilmesi gereken bir aktör konumuna gün geçtikçe daha fazla itmektedir. Dolayısıyla AB’nin Atlantikçi anlayış doğrultusunda mı yoksa Avrupacı yaklaşım doğrultusunda mı geleceğini şekillendireceği hem entegrasyonun akıbeti hem de AB’nin küresel sahnedeki konumu açısından önem arz etmektedir.

Bilindiği gibi Avrupacı yaklaşım, savunma, dış politika, güvenlik, enerji alanlarında ABD’den bağımsız karar alabilen bir aktör haline gelmesini yani stratejik özerkliği hedeflemektedir. Bu doğrultuda normatif güç, çok taraflılık ve Birlik’in çıkarlarını merkeze alan bir dış politika vizyonu öne çıkmaktadır. Buna karşı Atlantikçi yaklaşımı savunanlar ise Avrupa güvenliğinin ve küresel etkisinin büyük ölçüde ABD liderliğinde NATO ve transatlantik bağlar sayesinde mümkün olduğuna inanmaktadır. Yani stratejik özerklik Avrupa’nın gerektiğinde ABD’ye karşı hareket edebilmesini gerektirirken; Atlantikçi çizgi bu yönde bir ayrışmayı risk olarak değerlendirmektedir. Şimdiye kadar AB dış ve güvenlik politikasında bu iki yönelim aynı anda sürdürülmeye çalışılmıştır. Irak Savaşı, Libya müdahalesi, ticaret gerilimleri gibi krizlerde AB bir yandan kendi egemenliğini ve karar alma kapasitesini öne çıkartırken; diğer yandan AB-ABD ilişkilerine zarar verecek adımlardan bilinçli olarak kaçınmıştır. Ancak ABD ile ters düşmemeye yönelik politikaların AB’nin egemenliğini koruyarak devam ettirmenin zorluğu Grönland Krizi’yle açık hale gelmiştir.

Zira güç siyaseti yerine kurallara dayalı uluslararası düzeni, egemen devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ilkelerinin savunucusu olan AB’nin normatif ilkeleri ile Trump’ın tek taraflı söylem ve baskı aracılığıyla Grönland üzerindeki egemenlik iddiaları örtük bir şekilde değil, açıkça AB sınırlarında çeliştiğine şahitlik edilmektedir. Bu durum AB içinde uzun süredir yönetilmeye çalışılan Avrupa-Atlantikçi gerilimi Grönland Krizi görünür hale getirmiştir.

Zira Grönland meselesi doğrudan AB’nin normatif değerleriyle ilişkilidir.  Fransa, Danimarka ve birçok Batı Avrupa ülkesi bu değerlere vurgu yaparak ABD’nin bu hamlesini kabul edilemez bulmuştur. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, tarife tehdidine karşı AB ülkelerinin birlik içinde ve koordineli şekilde yanıt vereceği açıklamasında bulunmuş ve AB’nin en güçlü ticaret silahı olan, bazuka olarak da adlandırılan baskı aracının kullanılmasını önermiştir.[2] Atlantikçi perspektiften yaklaşan özellikle Doğu Avrupa ülkeleri transatlantik ilişkilerin ve NATO güvencelerinin zayıflamasından endişe etmekte ve stratejik işbirliğinin korunması gerektiğine dikkat çekmektedir.[3] Mevcut tabloda Avrupacı ve Atlantikçi eğilimin eş zamanlı ve tamamlayıcı bir dengede yürütüldüğü anlaşılsa da AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in Dünya Ekonomik Forumu’nda Avrupa’nın bağımsızlığını vurgulaması[4] dengenin kırılganlaştığına işaret etmektedir.

ABD’nin tek taraflı baskı araçlarını derinleştirmesi halinde bu kırılgan denge hızla açık bir gerilime dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Zira normatif olarak karşı çıkılması gereken mesele, güvenlik gerekçesiyle tolere edilmek zorunda kalınırsa AB’nin stratejik özerklik iddiası ve ortak dış politika üretme kapasitesi zayıflayabilir. İç kamuoyunda ise bilhassa egemenlik hassasiyeti yüksek Fransa, İspanya, Grönland özelinde Danimarka gibi ülkelerde normatif bir hayal kırıklığına sebep olur ve Avrupacı yaklaşım inandırıcılığını kaybeder.  

Avrupacı söylemin savunulamaz hale gelmesi ise aşırı sağın AB karşıtı söylemlerini daha yüksek tonda ifade edeceği ve kamuoyu desteği sağlayacağı bir zemin oluşturabilir. Diğer yandan Sovyet işgali, Varşova Paktı deneyimlerinin yanı sıra Rusya-Ukrayna Savaşı’yla derinleşen Rusya tehdidi, özellikle Polonya, Baltık ülkeleri, Romanya için ABD’yi varoluşsal bir güvenlik garantörü yapmakta ve güvenlik bu ülkeler için normatif değerlerden önce gelmektedir. Kamuoyunda neden ABD’ye karşı durmuyoruz yerine, neden ABD ile karşı karşıya geliyoruz sorusu baskın gelmekte ve dolayısıyla Atlantikçi duruşun hakim olduğu ülkelerde Avrupacı söyleme yaklaşmak, hükümetler için siyasi maliyetle sonuçlanabilir.

Günümüz güç dengeleri, güvenlik bağımlılığı ve kamuoyu asimetrisi göz önünde bulundurulduğunda AB için Atlantikçi hatta kalmak, Avrupacı hatta yönelmekten daha kolay olduğu söylenebilir. Atlantikçi hatta kalma zorunluluğu AB’yi klasik anlamda vekil aktör yapmamakla birlikte, özerkliği fiilen sınırlandırılmış aktör konumuna yaklaştırmaktadır. Bu noktada Almanya’nın AB’de Atlantikçi yönelimin baskınlığını dönüştürücü bir rol üstelenip üstlenemeyeceği önem taşımaktadır. Zira Birlik’in en büyük ekonomisi olan Almanya’nın her ne kadar güvenlik alanında ABD’ye bağımlılığı bulunsa da bu bağımlılığı dönüştürebilecek ekonomik ve kurumsal kapasiteye sahip tek AB ülkesi olduğu söylenebilir. Aynı zamanda Alman ekonomisine entegre olan Doğu Avrupa ülkelerinin yönelimleri üzerinde kalıcı ve yapısal etki oluşturma kapasitesine sahip aktördür. Ancak Grönland meselesinde Almanya’nın, Avrupacı dilin baskın geldiği açıklamalarda bulunsa da pratikte[5] ABD ile stratejik bir çatışmaya girmenin neden olacağı güvenlik, siyasi, ekonomik, jeopolitik yalnızlaşma gibi maliyetler ile karşı karşıya gelmekten çekindiği anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak Trump’ın doğrudan Grönland üzerinde egemenlik talebinde bulunması transatlantik ilişkileri etkilediği gibi doğrudan AB içi bir mesele olarak öne çıkmaktadır.  Zira Avrupa, kendi siyasi ideallerini korumak için daha bağımsız bir çizgiye yönelmek ile transatlantik ittifaka sadakat uğruna bu ideallerinden taviz vermek zorunda kalacağı bir senaryoyla karşı karşıya kalmaktadır. Avrupacı mı yoksa Atlantikçi mi yönelimin ağır basacağı sürecinin oyun kurucu Washington’un hamleleri doğrultusunda şekillenmesi bile Avrupacı iddialarla çelişen bir ironi oluşturmaktadır. Bu durum AB’nin mevcut konjonktürde Atlantikçi pragmatizmi tercih ettiğini göstermektedir. Atlantikçi pragmatizmin tercih edilmesi kısa vadede rasyonel kabul edilebilir; ancak uzun vadede Avrupa entegrasyonunu aşındıracak bir tercih olarak okunması gerekmektedir.

[1] Elisabeth Buchwald, Ana Nicolaci da Costa, “The EU pushed back on Trump’s latest tariff threats. Hours later, he backed down”, CNN, https://edition.cnn.com/2026/01/21/business/eu-us-trade-deal-indefinitely-frozen, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).

[2] “What is the EU anti-coercion ‘bazooka’ it could use against the US over Greenland?”, France24, https://www.france24.com/en/europe/20260119-what-is-eu-anti-coercion-instrument-could-use-against-us-over-trump-greenland-tariffs, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).

[3] “Polish president: Greenland tensions must not distract from war in Ukraine”, Polskie Radio, https://www.polskieradio.pl/395/7784/Artykul/3637004,polish-president-greenland-tensions-must-not-distract-from-war-in-ukraine,(Erişim Tarihi: 21.01.2026).

[4] Jorge Liboreiro, “Von der Leyen’den Davos’ta ‘Avrupa bağımsızlığı’ vurgusu”, Euronews, https://tr.euronews.com/my-europe/2026/01/20/von-der-leyenden-davosta-avrupa-bagimsizligi-vurgusu, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).

[5] “Fact Check: German troops left Greenland after short, pre-planned mission, not due to tariffs threat”, Reuters, https://www.reuters.com/fact-check/german-troops-left-greenland-after-short-pre-planned-mission-not-due-tariffs-2026-01-20/, (Erişim Tarihi: 21.01.2026).

Gamze BAL
Gamze BAL
Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans eğitimini tamamlamıştır. Akabinde Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda başladığı yüksek lisans eğitimini “1992 Sonrası Avrupa Birliği’nin Filistin-İsrail Sorununa Yaklaşımı” başlıklı teziyle tamamlamıştır. 2021-2022 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Avrupa Birliği Anabilim Dalı’nda doktora ders dönemini tamamlamıştır. Halihazırda Bal, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda doktora eğitimine devam etmektedir. İleri derecede İngilizce bilen Bal’ın başlıca çalışma alanları, Avrupa Birliği, güvenlik, etnik çatışmalar ve çatışma çözümü yöntemleridir.

Benzer İçerikler