Güney Kafkasya’nın jeopolitik fay hatları, 2020 yılında gerçekleşen askeri kırılmanın ardından, 2026 yılı itibarıyla klasik askeri güç gösterilerinden ziyade deniz tabanından geçen yüksek gerilimli enerji hatları ve kıtalararası dijital birleşmeyi sağlayan fiber optik altyapılar aracılığıyla yeniden yapılandırılmaktadır. Bu köklü değişimin merkezinde, sadece bölgesel bir oyuncu olmanın ötesine geçerek küresel enerji güvenliği sisteminin temel ve vazgeçilmez bir parçası haline gelen Azerbaycan Cumhuriyeti bulunmaktadır. Bakü yönetiminin, Karabağ’da kazandığı askeri başarıyı, Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını bitirme ve kaynaklarını çeşitlendirme stratejisinde kritik bir “vazgeçilmez aktör” konumuna dönüştürdüğü görülmektedir. Bu süreç, Hazar Havzası’nın yenilenebilir enerji potansiyelini Avrupa’nın merkezine taşıyan “Yeşil Enerji” projeleri ve Orta Koridor birleşmesiyle bir araya gelerek bölgeyi dış güçlerin müdahale alanı olmaktan çıkarıp Avrasya’nın en kritik lojistik ve enerji merkezine dönüştürme potansiyeli taşımaktadır.
Güney Kafkasya’daki bu yeni stratejik yapıyı analiz edebilmek için, öncelikle “Güvenlik İkilemi” kavramının bölgedeki geleneksel güç dengeleri üzerindeki etkisini incelemek gerekir. Geçmişte Rusya’nın “yakın çevre” doktrini kapsamında kendi etki alanı olarak gördüğü Kafkasya, bugün Azerbaycan ve Avrupa Birliği (AB) arasında kurulan stratejik enerji ortaklığı sayesinde Moskova’nın kontrolünden süratle uzaklaşmaktadır. Ukrayna Krizi’nin ardından Rusya’nın bölgesel güvenlik garantörü olma özelliğinin zayıflaması, Bakü yönetimine geniş bir hareket alanı kazandırmıştır. Azerbaycan, AB ile kurduğu derin ekonomik ve enerjik bağlar yoluyla, Rusya’nın enerji arzı üzerindeki tarihsel tekelini dengelemiş ve kendi devlet egemenliğini Batı’nın stratejik çıkarlarıyla birleştirmiştir.
Bu durum, Tahran’ın içe kapalı ve zaman zaman bölgesel dengeyi zorlayan politikaları karşısında da Azerbaycan lehine bir güvenlik kalkanı oluşturmaktadır. Bakü’nün mevcut ittifaklarını Brüksel ile kurumsal bir enerji diplomasisi zemininde güçlendirmesi, bölgedeki rakip aktörler için bir güvenlik ikilemi yaratmaktadır. Çünkü Azerbaycan’ın her bir ekonomik ve altyapısal kazanımı, bölge dışı aktörlerin bölgeye olan ilgisini artırmakta ve rakip güçlerin müdahale imkanlarını yapısal olarak kısıtlamaktadır.
Bağlantısallık yaklaşımı, günümüzün en belirgin jeostratejik unsuru olarak ortaya çıkmaktadır. Azerbaycan’ın dış politika vizyonu, artık sadece petrol ve gaz ihracatına dayalı bir modelden ziyade, Orta Koridor’un dijital, lojistik ve yeşil bir yapı üzerinde kurumsallaşmasını hedeflemektedir. Çin’den başlayarak Hazar geçişiyle Avrupa’ya uzanan bu çok yönlü taşımacılık güzergahı, Rusya üzerinden geçen Kuzey Hattı’nın güvenilirliğinin sarsıldığı bu dönemde küresel ticaretin en emniyetli yollarından biri haline gelmiştir. Bu koridorun başarısı, Orta Asya devletlerinin sürece aktif katılımıyla doğrudan ilişkilidir. Kazakistan ve Türkmenistan gibi ülkeler, Hazar üzerinden Azerbaycan’a ve dolayısıyla Avrupa pazarlarına açılan bu geçiş kapısını, Moskova’ya olan yapısal bağımlılıklarını en aza indirme stratejisi olarak değerlendirmektedirler.
Özellikle Hazar Denizi’nin tabanından geçerek Gürcistan üzerinden Romanya ve Macaristan’a ulaşan “Yeşil Enerji” kablo projesi, teknik bir başarıdan ziyade jeopolitik bir devrim niteliği taşımaktadır. Bu hat, Hazar’ın rüzgâr ve güneş enerjisi potansiyelini AB’nin “Yeşil Mutabakat” hedefleriyle buluştururken, Güney Kafkasya’yı Avrupa enerji sisteminin organik ve stratejik bir parçası haline getirmektedir. Zengezur Koridoru ise bu bütünleşme sürecinin en önemli parçalarından biri olarak, Nahçıvan ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya kesintisiz ve yüksek kapasiteli bir karasal bağlantı vaat etmektedir. Bakü’den başlayıp Kars’a uzanan bu hat, sadece bir ulaşım güzergahı olmanın ötesinde Orta Asya ülkelerini ekonomik potansiyelini küresel pazarlara bağlayan stratejik bir adım işlevi görmektedir.
Söz konusu büyük projeler, AB’nin Güney Kafkasya politikalarında da köklü bir yaklaşım değişimini tetiklemiştir. Yıllarca bölgeye yönelik politikalarını “insan hakları, demokratikleşme ve standartlar” üzerinden inşa eden Brüksel yönetimi, 2020’li yılların ortaları itibarıyla bu idealist tutumunu değiştirerek “stratejik gerçekçilik” eksenine yönelmiştir. Ukrayna’daki krizin neden olduğu enerji krizi ve Rusya’nın enerjiyi bir silah olarak kullanması, AB’yi değer odaklı dış politika ile çıkarlar arasındaki dengede ikincisini önceliklendirmeye mecbur bırakmıştır.
AB, Azerbaycan’ı sadece bir komşu olarak değil, Avrupa’nın sanayi sürdürülebilirliği ve enerji güvenliği için kritik bir stratejik ortak olarak tanımlamaktadır. Bu pragmatik yönelim, taraflar arasındaki ilişkilerin daha öngörülebilir ve karşılıklı çıkar odaklı bir zemine oturmasını sağlamıştır. Stratejik gerçekçilik, Brüksel’in Bakü yönetimini bölgesel bir dengeleyici olarak kabul etmesini ve Güney Kafkasya’daki istikrarı, Avrupa’nın kendi güvenliği ve refahıyla bir görmesini beraberinde getirmiştir. Bu diplomatik dönüşüm, Azerbaycan’ın enerji kaynaklarını sadece ticari bir mal olarak değil, uluslararası sistemde saygınlık ve koruma sağlayan stratejik bir araç olarak kullanma becerisinin somut bir sonucudur.
Buna rağmen söz konusu boyuttaki projelerin ve jeopolitik kaymaların yanıtlanması gereken en hayati sorusu, söz konusu ekonomik ağların Güney Kafkasya’da kalıcı bir barış inşa edip edemeyeceğidir. Karşılıklı bağımlılık ilkesi, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki ilişkilerin normalleşme sürecinde merkezi bir rol oynamaktadır. Azerbaycan’ın inşa ettiği enerji ve lojistik koridorları, Ermenistan’ı dışlayan bir yapıdan ziyade bu ülkeyi de kapsama potansiyeline sahip bir birleşme modeli sunmaktadır. Ermenistan’ın bu bölgesel ağlara katılması, Erivan’ın tarihsel yalnızlığından kurtulmasını ve refahını Bakü ve Ankara ile kurulacak işbirliğine bağlamasını sağlayabilir. Bu durum, yalnızca sınır sorunlarının teknik çözümüne katkıda bulunmakla kalmayacak, aynı zamanda bölgedeki gerilimlerin yerini mantıklı ekonomik işbirliği süreçlerine bırakmasına olanak tanıyacaktır. Bu süreç, Hazar’dan Avrupa’ya akan kaynakların bölgesel barış için bir güvence olduğu bir dönemin başlangıcı olarak görülebilir. Ermenistan yönetiminin sunduğu “Barış Kavşağı” önerisi ile Azerbaycan’ın koridor vizyonunun ortak bir noktada buluşması, Güney Kafkasya için tarihi bir uzlaşı fırsatı barındırmaktadır.
Sonuç olarak Azerbaycan’ın enerji diplomasisi ve bağlantı stratejileriyle ördüğü bu yeni yapının, ülkeyi Avrasya jeopolitiğinde vazgeçilmez bir merkez konumuna yerleştirdiğini doğrulamaktadır. Rusya’nın bölgedeki etkisinin azalması, İran’ın stratejik endişeleri ve AB’nin gerçekçi dış politika yönelimi arasında şekillenen bu yeni durum, Güney Kafkasya’yı küresel sistemin en dinamik bölgelerinden birine dönüştürmüştür. Yeşil enerji projeleri ve Orta Koridor birleşmesi, sadece teknik altyapı yatırımları olmanın ötesinde, bölgenin geleceğini Batı dünyasıyla kalıcı olarak birleştiren stratejik hamlelerdir. Bu süreçlerin başarısı, bölge ülkelerinin mevcut ekonomik potansiyeli kalıcı bir barış kültürü ve ortak refah alanına dönüştürme iradesine bağlı olacaktır.
Azerbaycan, mevcut konumuyla sadece kendi egemenliğini güçlendirmekle kalmamakta, aynı zamanda Doğu ile Batı arasındaki yeni güç dağılımının kurallarını bizzat belirlemektedir. Hazar’ın yeni mimarları tarafından inşa edilen bu yapı, boru hatlarının ötesinde, kıtalararası bir güven ve istikrar köprüsü niteliği taşımaktadır. Güney Kafkasya, kendi barışını kendi ekonomik işbirliği süreçleri içerisinde üretebildiği sürece, küresel sistemin zayıf bir noktası olmaktan çıkıp Avrasya’nın en dayanıklı ve stratejik kalelerinden biri haline gelecektir.
