Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Kanada ihracatına ilave gümrük tarifeleri uygulamaya koyması, ikili ticaret müzakerelerinin çökmesine yol açmıştır. Önceki ticari anlaşmazlıklardan farklı olarak bu gerilim, giderek daha belirgin bir siyasi nitelik kazanmış; tarafların söylemleri yalnızca gümrük tarifeleriyle sınırlı kalmayıp ekonomik bağımsızlık ve ikili ilişkilerin geleceği gibi daha geniş meseleleri de kapsayacak şekilde genişlemiştir.
Kanada hükümeti, misilleme amacıyla uygulamaya koyacağı gümrük tarifelerinin 700’den fazla ürünü kapsayacağını açıklamıştır. Yapılan açıklamaya göre; söz konusu önlemler, çelik ve alüminyum, süt ürünleri, ev aletleri, tarım makineleri, selüloz ve kağıt, plastik ile elektronik sektörleri başta olmak üzere birçok sanayi kolunu etkileyecektir. 8 Eylül 2026 itibarıyla söz konusu ürünlere %15 ila %50 arasında değişen oranlarda gümrük tarifelerinin uygulanması öngörülmekteydi.[i] Kanada’nın bu karşı hamlesi, ekonomik olduğu kadar stratejik ve siyasi bir nitelik de taşımaktadır.
Siyasi söylemin ön planda olmasına rağmen değişmeyen gerçek şudur ki ticaret savaşları her iki taraf için de ekonomik kayıplara yol açmaktadır. ABD ve Kanada ekonomileri yüksek düzeyde bütünleşmiş durumdadır. Bu nedenle ilave gümrük tarifeleri tedarik zincirlerinin tüm aşamalarında üretim maliyetlerini artırmaktadır. Ayrıca tarihsel deneyimler, ticaret savaşlarının nadiren açık ve kesin kazananlar ortaya çıkardığını göstermektedir. Aksine bu tür çatışmalar, çoğu zaman tüm taraflar açısından daha yüksek fiyatlar, azalan rekabet gücü ve yavaşlayan ekonomik büyümeyle sonuçlanmaktadır. Günümüzde temel mesele, geçici nitelikteki gümrük tarifelerinin Kuzey Amerika ticaret düzeninin kalıcı bir unsuruna dönüşmesinden önce her iki hükümetin de anlamlı müzakerelere yeniden dönüp dönemeyeceğidir. Bu bakımdan önümüzdeki aylar, yalnızca sınırın her iki tarafındaki işletmeler ve tüketiciler açısından değil, aynı zamanda dünyanın en önemli ekonomik ortaklıklarından birinin geleceği bakımından da belirleyici olacaktır.
Bununla birlikte asıl kaygı ikili ticaret ilişkilerinin ötesine uzanmaktadır. İki ülke, bugüne kadar ABD-Meksika-Kanada Anlaşması (USMCA) çerçevesinde dünyanın en yüksek düzeyde bütünleşmiş ekonomik ortaklıklarından birini sürdürmüştür. Gümrük tarifelerine dayalı anlaşmazlıkların uzun süre devam etmesi, bu ekonomik bütünleşmeyi zayıflatma ve şirketleri üretim faaliyetlerini Kuzey Amerika dışına taşıma ya da coğrafi olarak çeşitlendirmeye teşvik etme riski taşımaktadır.
Üreticiler, yatırım kararlarını giderek daha fazla yeniden değerlendirebilirken, ihracatçılar da Avrupa ve Asya’daki alternatif pazarlara yönelmeye çalışabilir. Washington’daki mevcut yönetim, ekonomik ilişkilerinde çeşitlendirme politikaları izlemeleri yönünde bazı ortaklarını halihazırda teşvik etmiştir. Bu tür yönelimlerin, gümrük tarifeleri nihayetinde kaldırılmış olsa dahi tersine çevrilmesi oldukça güç olabilir.
İki ülke arasındaki ticari çatışma derinleşirken, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Çin’e yönelik diplomatik açılımı daha geniş kapsamlı bir stratejik yeniden yönelimin göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ottawa, tek bir ekonomik ortağa olan bağımlılığını azaltmaya ve BRICS grubuyla bağlantılı ülkeler de dahil olmak üzere yükselen piyasalarla ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyor olabilir.
2026 yılının Ocak ayında Pekin’de gerçekleştirilen müzakereler ile Kanada Başbakanı’nın Çin’le stratejik ortaklığa ilişkin açıklaması, daha geniş bir eğilimi yansıtmaktadır: küresel belirsizliklerin arttığı bir dönemde yeni işbirliği biçimleri arayışı. Bu durum, ittifakların radikal biçimde yeniden yapılandırılması anlamına gelmemekte; ancak esneklik ve ekonomik pragmatizmin dış politikanın temel araçları haline geldiği değişen dünya düzenine uyum sağlama arzusuna işaret etmektedir. Bu bağlamda Carney’nin Pekin’deki görüşmeler sırasında Çin’le stratejik ortaklık kurma yönündeki açıklaması, uluslararası gündemde dikkat çekici bir gelişme olarak öne çıkmıştır. Söz konusu ziyaretin, Carney’nin göreve seçilmesinden bu yana bir Kanada başbakanının Çin’e gerçekleştirdiği ilk ziyaret olduğu da belirtilmelidir. Artan jeopolitik gerilimler, küresel ekonomideki dönüşüm ve Çin ile Batılı ülkeler arasındaki giderek karmaşıklaşan ilişkiler bağlamında Ottawa’nın bu adımı; hem arkasındaki motivasyonlar hem de olası sonuçları açısından ayrıntılı bir analizi gerektiren çeşitli faktörlerden kaynaklanmaktadır.
Kanada hükümeti, Çin’le enerji, evcil hayvan yemi ihracatı, kültür ve turizm gibi alanları kapsayan sekiz mutabakat zaptının imzalandığını açıklamıştır. Carney, iki ülkenin tarım, tarıma dayalı gıda sektörü, enerji ve finans sektörü dahil olmak üzere çeşitli alanlarda hızlı ve sürdürülebilir bir işbirliği geliştirme potansiyeline sahip olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte gelecekteki işbirliğinin ayrıntıları henüz kamuoyuna açıklanmamıştır.[ii]
Yakın geçmiş göz önünde bulundurulduğunda Kanada-Çin ilişkileri son yıllarda tamamen olumlu bir seyir izlememiştir. Siyasi anlaşmazlıklar, ticari uyuşmazlıklar ve Huawei davası, ikili ilişkileri belirgin biçimde zayıflatmıştır. Bununla birlikte nesnel ekonomik faktörler (Kanada’nın hammadde ihracatına olan bağımlılığı, Çin’in güvenilir kaynak ve gıda tedarikine duyduğu ihtiyaç ile karşılıklı yatırım ilgisi), yeni işbirliği imkanlarını hala gündemde tutmaktadır.
Kanada açısından Çin’le stratejik bir ortaklık, dünyanın en büyük tüketici pazarlarından birine erişim fırsatı sunmaktadır. Bu durum, özellikle tarım sektörü, madencilik ve doğal kaynak endüstrileri ile yüksek teknoloji şirketleri bakımından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca Çin yatırımları, özellikle küresel rekabetin yoğunlaştığı bir ortamda, altyapı ve çevre projeleri için önemli bir finansman kaynağı haline gelebilir.
Pekin açısından ise Kanada’yla bu yeni formatta kurulacak bir ortaklık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir anlam da taşımaktadır. Bir G7 ülkesiyle yakınlaşma, Çin’in bazı Batılı devletler tarafından izlenen tecrit politikalarının verimsiz olduğunu göstermesine imkan sağlayabilir. Kanada’nın istikrarlı bir kaynak tedarikçisi ve Batı topluluğuyla diyalog kurulmasında potansiyel bir köprü olarak değerlendirilmesi muhtemeldir.
Pekin’de gerçekleştirilen müzakereler, hem Çin’in hem de Kanada’nın dış ekonomik ilişkilerini çeşitlendirme yolları aradığı bir döneme denk gelmiştir. Kanada açısından bu yakınlaşma, geleneksel olarak Kanada ihracatının önemli bir bölümünü oluşturan ABD pazarına yönelik aşırı bağımlılığı azaltma fırsatı yaratmaktadır. Buna ek olarak Washington’ın gümrük tarifelerini artırmaya yönelik politikaları, Kanada’yla ilişkilerde giderek daha fazla gerilime yol açmaktadır. Bu faktörler, Kanada ile Çin arasında yeni bir işbirliği sürecinin teşvik edilmesine yönelik çabalara önemli bir ivme kazandırabilir.
Dikkat çekici olan husus, Çin’in daha önce de benzer örneklere sahip olmasıdır. Bazı ülkeler, Pekin’i alternatif bir ortak ve Washington’a karşı bir denge unsuru olarak değerlendirerek dış ekonomik yönelimlerini Çin’e doğru kaydırmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda Hindistan ile ABD arasındaki ilişkilerin soğuması sürecinde Çin ve Hindistan arasında giderek artan yakınlaşma dikkat çekici bir örnek olarak görülebilir.
Carney tarafından kullanılan “stratejik ortaklık” kavramı, belirli ölçüde, siyasi bir mesaj niteliğindeki deklaratif bir yaklaşımdan derin ve kapsamlı bir işbirliğine kadar geniş bir anlam kapsayabilir. Bu kapsamda, genişletilmiş ticari ve ekonomik işbirliği, yeni teknolojiler ve enerji dönüşümü alanlarında koordinasyonun yanı sıra küresel güvenlik ve sürdürülebilir kalkınma konularında daha kapsamlı bir diyaloğun geliştirilmesi de gündeme gelebilir.
Kısa vadede, stratejik ortaklık ilanının ikili diyaloğun yoğunlaşmasına ve belirli ekonomik projelerin başlatılmasına yol açması muhtemeldir. Uzun vadede ise büyük ölçüde her iki tarafın küresel zorluklar karşısında dış politika baskılarına dayanma kapasitesi belirleyici olacaktır. Ottawa, müttefikleriyle olan taahhütleri ile kendi ulusal çıkarları arasında bir denge kurmayı başarabilirse, Çin’le kuracağı ortaklık, parçalanmış bir dünya düzeni bağlamında pragmatik diplomasinin bir örneği haline gelebilir.
Ottawa, küresel siyasette bağımsız bir aktör olarak konumunu güçlendirmeye çalışıyor görünmektedir. Bu yaklaşım, Kanada’nın yalnızca Washington’ın kararları doğrultusunda hareket eden bir ülke olmak yerine çok yönlü bir dış politika izleme kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir.
Vurgulamak gerekiyor ki bu tür gelişmeler, Kanada’nın uzun süredir bölgesel işbirliği mekanizmaları ve Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) çerçevesinde ABD’nin en yakın müttefiklerinden biri olarak görülmesi nedeniyle Washington tarafından göz ardı edilemez. Dolayısıyla bu siyasi gerçekler dikkate alındığında Kanada, halen ABD dış politikasının daha geniş yönelimleri içerisinde önemli bir aktör olma iddiasını sürdürmektedir. Kanada’nın en yakın müttefiki ve temel ekonomik ortağı konumundaki Washington, Kanada-Çin ilişkilerindeki gelişmeleri yakından takip edecek ve stratejik alanlarda daha derin bir işbirliğinin önüne geçmek amacıyla siyasi baskı uygulama ihtimali bulunmaktadır.
Kanada’nın üyesi olmamasına rağmen BRICS ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmesi, Ottawa’ya ilave ekonomik seçenekler sağlayabilir. BRICS yapılanması, dünyanın en büyük yükselen ekonomilerinden bazılarını bünyesinde barındırmaktadır. Bu ülkeler, birlikte değerlendirildiğinde küresel nüfusun, enerji üretiminin ve gelecekteki ekonomik büyümenin önemli bir bölümünü temsil etmektedir. BRICS ülkeleri, giderek daha fazla yatırım ve inovasyon kaynağı haline gelmektedir. Ancak teknoloji ve yatırım alanlarının ulusal güvenlik kaygılarıyla giderek daha fazla kesişmesi nedeniyle bu tür bir işbirliğinin dikkatli ve dengeli bir şekilde yönetilmesi gerekecektir.
Kanada, tarihsel olarak kendisini, küresel meseleleri etkilemek amacıyla diplomasi, ticaret ve çok taraflı kurumları kullanan bir ülke olarak konumlandırmıştır. BRICS ülkeleriyle yeniden geliştirilecek ilişkiler, bu geleneksel yaklaşımla uyumlu olabilir. Bu nedenle Ottawa’nın ekonomik fayda sağlamak için siyasi olarak BRICS’e katılması zorunlu değildir. Aynı zamanda BRICS üyeleri arasında farklı çıkarlar, siyasi görüş ayrılıkları ve değişen ekonomik gelişmişlik düzeyleri bulunmaktadır. Çin, Hindistan, Brezilya ve diğer üye ülkelerle ilişkiler, tek tip bir diplomatik yaklaşımdan ziyade her ülkenin özgün koşullarını dikkate alan özel stratejiler gerektirecektir.
Olumlu yanlarına rağmen stratejik ortaklık bir dizi kısıtlamayla da karşı karşıyadır. Kanada kamuoyunda Çin, Rusya ve Hindistan gibi bazı BRICS ülkelerine yönelik endişeler ve güvensizlik devam etmektedir. Ulusal güvenlik, kritik altyapının korunması ve insan haklarıyla ilgili meseleler, herhangi bir zamanda anlaşmaların uygulanmasını ve genel olarak ikili ilişkilerin seyrini karmaşık hale getirebilir.
Kanada ile Çin arasındaki yeni diyalog, ideolojik olmaktan ziyade pragmatik bir nitelik taşımaktadır. Bununla birlikte Kanada’nın Batı dünyasının bir parçası ve NATO’nun bir üyesi olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle Kanada açısından temel mesele, Washington ile Pekin arasında bir tercih yapmak değil, her iki tarafa yönelik aşırı bağımlılıktan kaçınmaktır.
[i] “Canada hits US with counter-tariffs on more than 700 products”, Al Jazeera, https://www.aljazeera.com/economy/2026/8/25/canada-hits-us-with-counter-tariffs-targeting-hundreds-of-products, (Erişim Tarihi: 23.09.2026).
[ii] Jeremiah Fisayo-Bambi, “Canada PM Mark Carney hails strategic China partnership in Beijing meeting with Xi Jinping”, Euronews, https://www.euronews.com/2026/01/16/canada-pm-mark-carney-hails-strategic-china-partnership-in-beijing-meeting-with-xi-jinping, (Erişim Tarihi: 23.09.2026).
