Siyasi iktidar, güç ve meşruiyet arasındaki ilişki, düşünce tarihinin en kadim ve en tartışmalı meselelerinden biridir. Aziz Augustinus’un Tanrı Devleti adlı eserinde aktardığı ve yüzyıllardır uluslararası siyasete dair tartışmalarda referans verilen anlatı, bu ilişkinin zamansız doğasını ortaya koymaktadır.[i] Rivayete göre Büyük İskender, denizlerde yağmacılık yapan bir korsanı yakalattığında ona işlediği suçların gerekçesini sorar. Korsanın verdiği yanıt ise iktidarın ölçeğine dair sarsıcı bir sorgulama içerir: Küçük bir güçle yapılan saldırının suç olarak tanımlanırken, aynı eylemin büyük bir güç tarafından gerçekleştirilmesinin egemenlik ve fetih olarak adlandırılması, adaletin güce göre yeniden mi tanımlandığı sorusunu gündeme getirir. Bu anlatı, modern uluslararası ilişkiler bağlamında değerlendirildiğinde, devletlerin eylemlerinin hukuki mi yoksa meşru mu kabul edileceğinin çoğu zaman normlardan ziyade güç dengeleriyle belirlendiğini göstermektedir.
Venezuela bağlamında son bir yıl içerisinde yaşanan gelişmeler ve Nicolas Maduro yönetimi etrafında şekillenen tartışmalar, bu kadim sorunun güncel bir tezahürü olarak okunabilir. Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Venezuela arasında yaşanan diplomatik hareketlilik ve Maduro yönetimine yönelik uluslararası baskının biçim değiştirmesi, küresel siyasette yalnızca Latin Amerika’ya özgü bir gelişme olarak değerlendirilmemelidir. Bu süreç, aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa’daki başlıca devletlerin küresel krizlere nasıl yaklaştığını, normatif değerler ile stratejik çıkarlar arasındaki dengeyi nasıl kurduğunu anlamak açısından da önemli ipuçları sunmaktadır. Avrupa’nın Venezuela meselesine yaklaşımı, bir yönüyle Avrupa dış politikasının yapısal dönüşümünün, diğer yönüyle ise Avrupa’nın küresel sistemdeki rol arayışının somut bir yansımasıdır.
AB, Venezuela krizinin derinleştiği ilk dönemlerden itibaren kendisini açık biçimde normatif bir aktör olarak konumlandırmıştır.[ii] Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü söylemi, AB’nin Maduro yönetimine yönelik politikalarının temel dayanağını oluşturmuştur. Bu çerçevede uygulanan yaptırımlar ve diplomatik izolasyon politikaları, Avrupa’nın uluslararası düzenin ahlaki ve hukuki ilkelerini savunan bir güç olduğu iddiasını pekiştirmeyi amaçlamıştır. Ancak son bir yıl içerisinde yaşanan gelişmeler, bu yaklaşımın hem etkinliği hem de sürdürülebilirliği konusunda Avrupa içinde ciddi soru işaretlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı enerji krizi ve ekonomik kırılganlıklar, normatif dış politika anlayışının pratik sonuçlarını daha görünür hâle getirmiştir.
Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa’nın enerji arz güvenliği meselesi, dış politika kararlarını doğrudan etkileyen temel bir faktör hâline gelmiştir. Bu noktada Venezuela gibi dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip bir ülkenin uzun süreli biçimde sistem dışına itilmesi, Avrupa açısından giderek daha maliyetli bir politika tercihi olarak algılanmaya başlamıştır. Burada dikkat çekici olan husus, Avrupa’nın Venezuela’ya yönelik tutumunun ahlaki bir sorgulamadan ziyade stratejik bir yeniden değerlendirmeye tabi tutulmasıdır. Başka bir ifadeyle Avrupa, Maduro yönetiminin demokratik niteliğine ilişkin eleştirilerinden vazgeçmemekle birlikte, bu eleştirilerin Avrupa’nın kendi çıkarlarıyla ne ölçüde örtüştüğünü daha açık biçimde tartışmaya başlamıştır. Bu durum, Avrupa dış politikasında normatif söylemin mutlak bir referans olmaktan çıkarak koşullara bağlı bir araç hâline gelmekte olduğuna işaret etmektedir.
Maduro yönetimi etrafında şekillenen son hukuki ve siyasi süreçler, AB içinde belirgin bir ayrışmayı da beraberinde getirmiştir.[iii] Avrupa Parlamentosu ve bazı üye devletler, bu süreci uluslararası hukukun işletilmesi ve hesap verebilirliğin sağlanması açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirirken, bazı Avrupa başkentleri bu yaklaşımın Venezuela’daki siyasi krizi daha da sertleştirebileceği görüşünü savunmaktadır. Bu ayrışma, AB’nin ortak dış politika üretme kapasitesinin sınırlılıklarını bir kez daha ortaya koymaktadır. Avrupa’nın Venezuela meselesinde yekpare bir tutum sergileyememesi, aslında AB’nin küresel krizler karşısında sıklıkla yaşadığı yapısal bir sorunun yansımasıdır. Bu noktada yorum yapmak gerekirse, Venezuela dosyası Avrupa için bir dış politika meselesinden ziyade bir iç uyum testi niteliği de taşımaktadır.
Avrupa’nın Venezuela politikasındaki bu parçalı yapı, transatlantik ilişkiler bağlamında da dikkat çekici sonuçlar doğurmaktadır. ABD’nin son dönemde Maduro yönetimiyle sınırlı temaslara açık bir strateji izlemesi, Avrupa açısından hem bir fırsat hem de bir belirsizlik alanı yaratmıştır. Bir yandan Avrupa, Washington’un mutlak baskı politikasından kısmen uzaklaşmasını kendi diplomatik manevra alanını genişleten bir gelişme olarak değerlendirmektedir. Diğer yandan ise Avrupa’nın ABD’den bağımsız bir strateji geliştirme kapasitesinin hâlen sınırlı olduğu gerçeği, bu sürecin Avrupa açısından temkinle ele alınmasına neden olmaktadır. Burada dikkat çeken nokta, Avrupa’nın Venezuela meselesinde ABD’nin gölgesinden çıkma isteği ile bu gölgeden tamamen kopamama hâli arasındaki gerilimdir.
Avrupa açısından Venezuela krizinin bir diğer önemli boyutu, Latin Amerika’daki büyük güç rekabetidir. Çin ve Rusya’nın bölgede artan ekonomik ve siyasi etkisi, Avrupa’nın geleneksel nüfuz alanlarının daralmasına yol açmaktadır. Avrupa başkentlerinde giderek daha fazla dile getirilen görüşe göre, Venezuela’nın tamamen dışlanması, bu ülkenin alternatif güç merkezlerine daha fazla yönelmesine neden olmakta ve Avrupa’nın bölgedeki uzun vadeli çıkarlarını zedelemektedir. Bu bağlamda koşullu angajman fikrinin giderek daha fazla destek bulması şaşırtıcı değildir. Burada yorumlamak gerekirse, Avrupa’nın bu yaklaşımı ideallerden ziyade jeopolitik gerçekliklerin dayattığı bir zorunluluğun ürünüdür.
Venezuela’daki krizin insani boyutu da Avrupa’nın politika hesaplarında önemli bir yer tutmaktadır. Uzun süredir devam eden ekonomik çöküş ve siyasi istikrarsızlık, Latin Amerika genelinde ciddi göç hareketlerine yol açmıştır. Avrupa’ya doğrudan yönelmeyen bu göç dalgaları dahi, küresel ölçekte istikrarsızlık üreten bir dinamiğin varlığına işaret etmektedir. AB, bu nedenle Venezuela’daki krizi yalnızca bir rejim sorunu olarak değil, küresel insani güvenliği etkileyen yapısal bir mesele olarak değerlendirmektedir. Bu noktada Avrupa’nın insani söyleminin, normatif dış politika anlayışıyla stratejik çıkarlar arasında bir köprü işlevi gördüğü söylenebilir.
Almanya ve Fransa, Venezuela’daki siyasi krizin askeri ya da zorlayıcı araçlarla çözülmesinin bölgesel istikrarsızlığı derinleştireceği görüşünü savunarak, diyaloğa dayalı ve kapsayıcı bir geçiş sürecinin gerekliliğini vurgulamaktadır.[iv] İspanya ve İtalya gibi Latin Amerika ile tarihsel ve kültürel bağları güçlü ülkeler ise yaptırımların sınırsız biçimde sürdürülmesinin hem insani krizi ağırlaştırdığı hem de Avrupa’nın bölgedeki diplomatik etkisini zayıflattığı kanaatini dile getirmektedir. [v]
Buna karşılık Polonya, Çekya ve Baltık ülkeleri gibi bazı Orta ve Doğu Avrupa devletleri, demokrasi ve hukukun üstünlüğü söylemini daha sert bir çizgide sürdürerek Maduro yönetimine yönelik uluslararası baskının artırılmasını desteklemektedir. [vi]
Birleşik Krallık ise Venezuela’daki gelişmeleri, Batı merkezli düzenin karşı karşıya kaldığı meydan okumaların bir yansıması olarak değerlendirerek, krizi daha geniş bir küresel sistemsel dönüşümün parçası şeklinde okumaktadır. Bu farklı ulusal yaklaşımlar, Avrupa’nın Venezuela krizinde ortak ve tutarlı bir strateji üretmekte zorlandığını ve meselenin Avrupa için aynı zamanda bir dış politika kapasitesi sınaması niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır.[vii]
Maduro yönetiminin uluslararası alanda meşruiyetini yeniden tesis etmeye yönelik girişimleri, Avrupa tarafından temkinli ancak tamamen dışlayıcı olmayan bir yaklaşımla ele alınmaktadır. AB, bu süreci ne koşulsuz biçimde desteklemekte ne de mutlak biçimde reddetmektedir. Bunun yerine seçim süreçlerinin şeffaflığı, siyasal çoğulculuk ve muhalefetin siyasal sisteme entegrasyonu gibi kriterler üzerinden koşullu bir ilişki modeli benimsemektedir. Ancak burada eleştirel bir yorum yapmak gerekirse, Avrupa’nın bu koşullu yaklaşımının pratikte ne ölçüde etkili olacağı belirsizliğini korumaktadır. Zira Venezuela’daki siyasi yapı, dış baskılara karşı yüksek direnç gösteren ve iç dinamiklerle şekillenen bir karaktere sahiptir.
Son bir yıl içerisinde yaşanan gelişmeler, Avrupa dış politikasının daha genel bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir. Venezuela örneği, AB’nin normatif güç söylemi ile reelpolitik zorunluluklar arasındaki gerilimi açık biçimde ortaya koymaktadır. Avrupa, bir yandan küresel düzeyde değer temelli bir aktör olma iddiasını sürdürmek isterken, diğer yandan enerji güvenliği, stratejik özerklik ve büyük güç rekabeti gibi alanlarda daha pragmatik adımlar atma ihtiyacı hissetmektedir. Bu ikili yapı, Avrupa’nın Venezuela politikasında zaman zaman tutarsız ve çelişkili bir görünüm sergilemesine neden olmaktadır. Ancak bu tutarsızlık, aynı zamanda Avrupa’nın küresel sistemdeki yerini yeniden tanımlama sürecinin doğal bir parçası olarak da okunabilir.[viii]
Sonuç itibarıyla, Nicolas Maduro yönetimi etrafında şekillenen son gelişmeler ve ABD-Venezuela hattındaki diplomatik hareketlilik, Avrupa Birliği açısından yalnızca Latin Amerika’ya özgü bir dosya değildir. Bu süreç, Avrupa’nın küresel siyasette güç, hukuk ve meşruiyet arasındaki ilişkiyi nasıl tanımladığını ve uluslararası düzende nasıl bir rol üstlenmek istediğini ortaya koymaktadır. Aziz Augustinus’un yüzyıllar önce ortaya koyduğu sorgulama, bugün Venezuela bağlamında yeniden anlam kazanmaktadır. Uluslararası siyasette adaletin gerçekten evrensel ilkelere mi dayandığı, yoksa gücün ölçeğine göre yeniden mi tanımlandığı sorusu, Avrupa’nın Venezuela’ya yönelik tutumunda somutlaşmaktadır. Avrupa’nın bu sınavdan nasıl bir sonuçla çıkacağı, yalnızca Venezuela’nın değil, Avrupa dış politikasının geleceği açısından da belirleyici olacaktır.
[i] Tolga Şahin, “İmparator ABD, korsan Maduro ve işlemeyen uluslararası hukuk”, T24, https://t24.com.tr/yazarlar/tolga-sirin/imparator-abd-korsan-maduro-ve-islemeyen-uluslararasi-hukuk,53185, (Erişim Tarihi: 06.01.2026).
[ii] The Diplomatic Service of the European Union, Venezuela: Statement by the High Representative on the aftermath of the U.S. intervention in Venezuela, https://www.eeas.europa.eu/eeas/venezuela-statement-high-representative-aftermath-us-intervention-venezuela_en, (Erişim Tarihi: 06.01.2026).
[iii] “Hungary’s Orban says US intervention in Venezuela good for energy markets”, Reuters, https://www.reuters.com/business/energy/hungarys-orban-says-us-intervention-venezuela-good-energy-markets-2026-01-05/, (Erişim Tarihi: 06.01.2026).
[iv] “Germany urges political solution for Venezuela crisis”, Reuters, https://www.reuters.com/world/americas/germany-urges-political-solution-venezuela-crisis-2026-01-03/, (Erişim Tarihi: 06.01.2026).
[v] Jesús Maturana & Maria Tadeo, “Spain and five Latin American countries reject US attack on Venezuela in joint communiqué”, Euronews, https://www.euronews.com/2026/01/04/spain-and-5-latin-american-countries-reject-us-attack-on-venezuela-in-joint-communique, (Erişim Tarihi: 06.01.2026).
[vi] Beyza Binnur Donmez, “European countries urge restraint, respect for international law after US strikes on Venezuela, capture of Maduro”, Anadolu Ajansı, https://www.aa.com.tr/en/americas/european-countries-urge-restraint-respect-for-international-law-after-us-strikes-on-venezuela-capture-of-maduro/3789101, (Erişim Tarihi: 06.01.2026).
[vii] Jessica Elgot, “Wes Streeting warns of ‘disintegration’ of rules-based world order after Venezuela attack”, The Guardian, https://www.theguardian.com/world/2026/jan/06/wes-streeting-venezuela-disintegration-rules-based-world-order, (Erişim Tarihi: 06.01.2026).
[viii] Patrick Wintour, “European leaders appear torn in face of new world order after Venezuela attack”, The Guardian, https://www.theguardian.com/world/2026/jan/04/venezuela-european-leaders-divided-and-torn-in-response-to-us-ousting-of-maduro, (Erişim Tarihi: 06.01.2026).
