Analiz

NATO’nun Bütünlüğü ve Avrupa’nın Savunma İkilemi

Savunma mimarisini değiştirmek, bir binanın temelini söküp yenisini yapmaya benzer.
Avrupa Ordusu tartışması, bu iradeyi parçalı hale getirdiği sürece Kremlin’in işine yaramaktadır.
Yavaşlayan refleksler, jeopolitik satranç tahtasında hamle üstünlüğünü karşı tarafa teslim etmek demektir.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

Brüksel koridorlarında yankılanan “stratejik özerklik” kavramı, 26 Ocak 2026 tarihi itibarıyla romantik bir idealden soğuk bir güvenlik ikilemine dönüşmüştür. Avrupa başkentleri, kendi ordusunu kurma fikrinin çekiciliği ile Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) şemsiyesinin sağladığı konfor arasında sıkışıp kalmıştır. Bu sıkışmışlık, kıtanın güvenlik mimarisinde daha önce görülmemiş bir zihinsel bölünmeyi beraberinde getirmektedir.

Tartışmanın fitilini ateşleyen son açıklamalar, Washington ile Avrupa arasındaki makasın açıldığına işaret etmektedir. Davos’ta “Avrupa Kendini Savunabilir mi?” başlıklı oturumda NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin, Avrupa’nın Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmadan kendi savunmasını sağlayabilmesi için savunma harcamalarını mevcut hedeflerin çok üzerine çıkarması gerektiğini vurgulaması da bu makas algısını daha da keskinleştirmiştir.[i] Ancak asıl tehlike bu makasın açılmasında yatmıyor olabilir. Asıl risk, bu tartışmanın uzamasıyla oluşacak karar alma zafiyetidir.

Savunma mimarisini değiştirmek bir binanın temelini söküp yenisini yapmaya benzer. Temel kazıldığında bina bir süre havada asılı kalır. Avrupa Ordusu fikrinin hayata geçirilme süreci tam da bu savunmasız “asılı kalma” dönemini işaret etmektedir. NATO Genel Sekreteri’nin Brüksel’deki son toplantıda vurguladığı maliyet tablosu, bu geçiş sürecinin ne kadar sancılı olacağını göstermiştir.[ii]

Avrupa’nın ABD lojistiği ve nükleer şemsiyesi olmadan savunmasını kurgulaması, mevcut bütçelerin katlanarak artmasını gerektirebilir. Davos’ta dile getirilen, Avrupa’nın ABD desteği olmadan savunmasını üstlenmek istemesi halinde Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) kayda değer bir kısmını savunmaya ayırmak zorunda kalacağına dair uyarılar, bu mali yükün siyasi ağırlığını daha da görünür kılmaktadır. Bu durum, sosyal refah devletinden taviz vermek istemeyen hükümetler için siyasi bir intihar anlamına gelebilir.

Moskova’nın bu tabloyu izlerken duyduğu memnuniyetin temelinde askeri dengelerden çok siyasi aritmetik yatmaktadır. Rus stratejik aklı, Batı ittifakını bir bloktan ziyade zayıf halkaların toplamı olarak görme eğilimindedir. Avrupa Ordusu tartışması, ittifak içindeki uyumu bozarak Moskova’ya aradığı bu zayıf halkaları sunabilir. Paris’in savunduğu bağımsız ordu tezi ile Varşova’nın talep ettiği Amerikan garantisi arasındaki uçurum, Kremlin için diplomatik manevra alanı yaratmaktadır. Birleşik bir NATO karşısında hamle yapmak zorken kendi içinde “kim komuta edecek” kavgası veren bir Avrupa karşısında hamle yapmak çok daha maliyetsiz olabilir.

Mevcut konjonktürde enerji güvenliği ile askeri güvenlik arasındaki paralellik dikkat çekicidir. Avrupa Birliği’nin (AB) Rus LNG’sini 2026 sonuna kadar tamamen yasaklama kararı, kâğıt üzerinde net bir irade beyanıdır.[iii] Ancak uygulamanın detaylarına inildiğinde, Macaristan ve Slovakya gibi ülkelerin itirazları, birliğin ortak karar alma mekanizmasındaki kırılganlığı gözler önüne sermektedir. Boru hattı gazının Eylül 2027 tarihinde kesilecek olması, bu ülkeleri şimdiden alternatif arayışlara itmiştir. Enerjideki bu çok başlılık, savunma alanına taşındığında sonuçları çok daha yıkıcı olabilir. Enerji vanası kapatıldığında ekonomik bedel ödenir, savunma şemsiyesi kapandığında ise bedel toprak bütünlüğü ile ödenmektedir.

Teknolojik kapasite ve endüstriyel altyapı, Avrupa Ordusu hayalinin önündeki en somut bariyerlerden biridir. Modern savaş sahası, tank sayısından daha çok veri akış hızı ve uydu istihbaratı ile şekillenmektedir. Avrupa savunma sanayii, yüksek teknoloji üretiminde hala büyük oranda parçalı bir yapı sergilemektedir. Her ülkenin kendi ulusal şampiyonlarını koruma refleksi, ortak bir tedarik zinciri kurulmasını engellemektedir. Bu bölünmüşlük sürdüğü müddetçe, kurulacak bir Avrupa gücü operasyonel kabiliyetten yoksun bir “kâğıttan kaplan” görüntüsü verebilir. Moskova, sahadaki gerçekliğin bu olduğunu bildiği için Avrupa’nın söylem düzeyindeki sertliğini ciddiye almayabilir.

Kuzey hattındaki gelişmeler, bu tartışmanın teorik zeminden sahadaki gerçekliğe kaydığı noktadır. Grönland ve Arktik bölgesi üzerindeki son tartışmalar, NATO’nun kuzey kanadının önemini artırmıştır. 2026 yılının Ocak ayında Danimarka’nın, müttefiklerle yakın koordinasyon içinde Grönland’daki askeri varlığını genişletme ve yıl boyunca daha yoğun tatbikatlar icra etme kararı, bu bölgenin ittifak açısından ne kadar kritik hale geldiğini göstermektedir.

Aynı dönemde Kopenhag ve Nuuk yönetimleri, Trump yönetimine karşı ittifak içi tartışmalar bağlamında Grönland’ın statüsünün pazarlık konusu olmayacağını vurgulamış, böylece Arktik’in hem Rusya hem müttefikler açısından hassasiyetini bir kez daha teyit etmiştir. Fransa’nın bölgedeki varlığını artırma isteği ve bunu Avrupa adına yapma iddiası, bölgedeki diğer aktörlerde soru işaretleri oluşturabilir. Arktik gibi hassas bir denge üzerinde yürüyen rekabet, NATO’nun tek sesliliğine ihtiyaç duymaktadır. Avrupa içinde oluşacak farklı sesler, Rusya’nın kuzeydeki askeri tahkimatını meşrulaştırmak için kullanacağı bir argümana dönüşebilir.

Ocak ayının sonundaki atmosfer, 2035 hedeflerinin gerçekçiliğini sorgulatmaktadır. Bazı üye ülkelerin savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarma taahhüdü, ekonomik durgunluk sinyalleri veren Avrupa ekonomisi için ağır bir yük olabilir. Bu yükün altına girmek istemeyen başkentler, güvenlik sorumluluğunu birbirine atma yoluna gidebilir. Sorumluluktan kaçış hali, ittifak ruhunun en büyük zehridir. Moskova, bu zehrin Avrupa başkentlerine yayılmasını beklemekte ve stratejisini bu çözülme üzerine kurmaktadır.

Birleşik bir Avrupa Ordusu fikrinin en büyük handikabı stratejik kültür eksikliğidir. Bir Alman subayı ile bir Polonya subayının tehdit algısı tarihsel olarak birbirinden tamamen farklıdır. Bir taraf diyaloğu, diğer taraf caydırıcılığı öncelemektedir. Bu iki farklı zihniyeti tek bir komuta merkezinde eritmek, silah sistemlerini entegre etmekten çok daha zordur. Bu zihinsel entegrasyon sağlanmadan atılacak her adım, kriz anında karar alma mekanizmasının kilitlenmesine yol açabilir. Kilitlenmiş bir Avrupa savunması, Rusya için öngörülebilir ve yönetilebilir bir risk unsurudur.

NATO şemsiyesinin AB açısından sağladığı en büyük avantaj, Washington’ın nihai karar verici rolünü üstlenmesidir. Avrupa Ordusu senaryosunda bu hakem rolünü üstlenecek bir otorite bulunmamaktadır. Almanya ve Fransa arasındaki liderlik rekabeti, savunma projesini bir güç mücadelesine dönüştürebilir. Bu rekabet ortamı, Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerini güvensizliğe itebilir. Güvenliğini Paris veya Berlin’in inisiyatifine bırakmak istemeyen bu ülkeler, ikili anlaşmalarla ABD veya İngiltere ile ayrı hatlar kurabilir. Böyle bir tablo, Avrupa’nın birleşmesini değil, savunma anlamında “Balkanlaşmasını” tetikleyebilir.

İttifak içindeki bu çatlak seslerin yaklaşan NATO zirvesi öncesinde bastırılması gerekmektedir. Aksi takdirde zirve, bir güç gösterisinden çok bir kriz yönetimi toplantısına dönüşebilir. Liderlerin vereceği aile fotoğrafı, arka plandaki bu gerilimi gizlemeye yetmeyebilir. Diplomatik nezaket cümleleri, masadaki ağır dosyaların ağırlığını hafifletmemektedir. Rusya, bu zirveden çıkacak sonuç bildirgesinden ziyade liderlerin vücut dillerine ve satır aralarındaki ayrışmalara odaklanacaktır.

Avrupa’nın savunma alanında atacağı en rasyonel adım, NATO’yu ikame etmek yerine onun içindeki Avrupa sütununu güçlendirmek olabilir. Mevcut komuta yapısını koruyarak Avrupa ülkelerinin lojistik ve mühimmat üretim kapasitelerini artırması daha ulaşılabilir bir hedeftir. Bu yöntem, hem ABD’nin yük paylaşımı talebini karşılayabilir hem de Moskova’ya karşı birleşik bir cephe görüntüsünü koruyabilir. Aksi yöndeki her macera, kıtanın güvenliğini belirsiz bir geçiş sürecine hapsedecektir.

Sonuç olarak Moskova’nın stratejik hesabı, Avrupa’nın askeri kapasitesinin niceliği üzerine değil, bu kapasiteyi kullanma iradesinin niteliği üzerine kuruludur. Avrupa Ordusu tartışması, bu iradeyi parçalı hale getirdiği sürece Kremlin’in işine yaramaktadır. Tartışmanın kendisi, sonuca ulaşmasa bile yarattığı zihinsel dağınıklıkla Avrupa’nın reflekslerini yavaşlatmaktadır. Yavaşlayan refleksler, jeopolitik satranç tahtasında hamle üstünlüğünü karşı tarafa teslim etmek demektir. Avrupa, kendi ordusunu kurma hayali peşinde koşarken elindeki en güçlü kalkan olan ittifak dayanışmasını zedeleme riskiyle karşı karşıyadır. Bu risk gerçekleşirse, kazananın Brüksel olmayacağı açıktır.

[i] “NATO chief wishes ‘good luck’ to those who think Europe can defend itself without U.S. help”, NPR, 27 Ocak 2026, https://www.npr.org/2026/01/27/nx-s1-5689791/nato-chief-europe-defense-us, (Erişim Tarihi: 27.01.2026).

[ii] “Europe can’t defend itself without the US, NATO’s Rutte warns”, Politico, 26 Ocak 2026, https://www.politico.eu/article/europe-defense-nato-mark-rutte-us-politics-threats-gdp/, (Erişim Tarihi: 27.01.2026).

[iii] “AB, Rusya’dan gaz ithalatını sonlandırmaya onay verdi”, AA, 26 Ocak 2026, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/ab-rusyadan-gaz-ithalatini-sonlandirmaya-onay-verdi/3811055, (Erişim Tarihi: 27.01.2026).

Göktuğ ÇALIŞKAN
Göktuğ ÇALIŞKAN
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi alan Göktuğ ÇALIŞKAN, aynı süreçte çift anadal programı kapsamında üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yer alan Uluslararası İlişkiler bölümünde de eğitim görmüştür. 2017 yılında lisans mezuniyetini tamamladıktan sonra Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans programına başlayan Çalışkan, bu programı 2020 yılında "Hindistan Şiiliği ve İran’ın Hindistan Politikasının Yumuşak Güç Çerçevesinde Değerlendirmesi: Kontrüktivist Bir Bakış" adlı teziyle başarı ile tamamlamıştır. 2018 yılında ise çift ana dal programı kapsamında eğitim gördüğü Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun olmuştur. Millî Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Seçme ve Yerleştirme (YLSY) programı kapsamında Fransa’da dil eğitimi alan Göktuğ Çalışkan, ardından Fas’ta bulunan Uluslararası Rabat Üniversitesinde 2. yüksek lisansını "La Présence Chinoise En Afrique Et L’évaluation De La Politique Africaine De La Chine Dans Le Contexte Du Projet « La Ceinture Et La Route » : Les Cas du Kenya et de l’Ouganda" (Çin'in Afrika'daki Varlığı ve Çin'in Afrika Politikasının Kuşak ve Yol Projesi Bağlamında Değerlendirilmesi: Kenya ve Uganda Örnekleri) teziyle 2022 yılında tamamlamıştır. Aynı zamanda Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Çalışkan, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde de doktorasına devam etmektedir. Çalışkan, ayrıca YLSY kapsamında Fas’ta yine Uluslararası Rabat Üniversitesi’nde doktoraya başlamıştır. Ankasam Uluslararası İlişkiler uzmanı olarak çeşitli konularda röportajları ve analizleri bulunan Çalışkan, kitap bölümleri, makaleler ve kitap incelemelerine de devam etmektedir. Çalışkan, iyi derecede İngilizce ve Fransızca bilmekte olup, Çin-Afrika İlişkileri, Sahel, Sahel’de Din ve Güvenlik, İran, Şiilik, Hindistan, Gıda Güvenliği, Afrika'da İklim, İsyanlar ve Terörizm, Afrika Jeopolitiği, Kuşak ve Yol Projesi, Orta Asya üzerine akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

Benzer İçerikler