Analiz

Yeni Doktrin Enflasyonu ve Batı’da Yükselen “İlliberal Dalga

Doktrin, bir eylem kılavuzu olmaktan çıkıp pazarlama etiketine dönüşmektedir.
Sistem, birbirinden kopuk ‘doktrin adacıkları’na bölünmektedir.
Venezuela örneği, ‘yeni bir doktrin’in doğuşundan ziyade, doktrin enflasyonunun olgunlaşmış bir tezahürüdür.

Paylaş

Bu yazı şu dillerde de mevcuttur: English Русский

2026 yılının hemen başında Venezuela’da gerçekleşen Amerikan müdahalesi, askeri neticelerinin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Operasyon, Nicolas Maduro yönetiminin iktidardan ani bir şekilde uzaklaştırılması ve Washington tarafından “sınırlı bombardıman” olarak nitelenen hamlelerle şekillenmiştir. Süreç, gerekirse devreye sokulacağı ilan edilen, ancak son anda iptal edilen “ikinci dalga” saldırıları üzerinden kurgulanmıştır.

Sahadaki bu hibrit zorlama stratejisi, askerî harekâtı daha geniş bir stratejik vizyonun parçası olarak sunma gayretini yansıtmaktadır. Özellikle operasyon sonrası dillendirilen “yeniden inşa” söylemi, meselenin salt bir rejim değişikliği olmadığını kanıtlar niteliktedir. Böylece Venezuela dosyası, Washington’un Batı Yarımküre’deki hegemonyasını yeniden tanımladığı iddia edilen yeni bir doktriner anın sahnesi haline getirilmiştir.

Latin Amerika ve Küresel Güney literatüründe bu hamle, Trump’ın şekillendirdiği düzenin bir laboratuvarı olarak okunmaktadır. Özellikle “Donroe Doktrini” ifadesi etrafında, Monroe Doktrini’nin 21. yüzyıla güncellenmiş ve sertleştirilmiş bir versiyonunun ortaya çıktığı ileri sürülmektedir.[i] Bu çerçevede Venezuela, Amerikan müdahaleciliğinin normatif sınırlarını yeniden tarif eden deneysel bir alan olarak tasvir edilmektedir. Dolayısıyla kavramsal tartışma, sahadaki askeri başarı ya da başarısızlığı gölgede bırakmaktadır.

İkinci Trump yönetimi, analizler açısından kritik bir bağlam sunmaktadır. Daha Trump göreve başlayalı bir yıl olmasına rağmen, ilk döneme kıyasla çok daha “kaslı” ve cezalandırıcı bir dış politika profilinin öne çıktığı görülmektedir. İran’dan Yemen’e, Suriye’den Venezuela’ya uzanan hatta güç kullanımının eşiği belirgin biçimde aşağı çekilmiştir.

Bu tablo, Trump’ın söylem düzeyinde “savaş yorgunluğu”na seslenen bir dil kullanırken, pratikte askeri enstrümanları pervasızca devreye soktuğunu göstermektedir. Böyle bir atmosferde Venezuela operasyonunun “Trump 2.0 doktrini”nin vitrini olarak pazarlanması şaşırtıcı değildir. Doktrin söylemi, politikanın hem iç hem dış meşruiyet aracına dönüşmektedir.

Avrupa başkentlerindeki değerlendirmeler, tabloyu daha geniş bir düzen tartışmasına oturtmaktadır. ECFR’nin 2026 değerlendirmesinde, Batı’daki illiberal dalganın artık geçici bir anomali olarak görülemeyeceği belirtilmektedir.[ii] Aksine bu durum, liberal uluslararası düzenin içerden aşınmasıyla bağlantılı yapısal bir dönüşüme işaret etmektedir.

Buna göre Trump tarzı dış politika, bireysel bir liderliğin sapması olmaktan uzaktır. Batı’nın normatif iddiaları ile çıkar odaklı pratikleri arasındaki açığın kurumsallaşması anlamına gelmektedir. Venezuela’daki müdahalenin “doktrinleştirilmesi” de bu yapısal dönüşümün en net semptomudur.

Bu noktadan itibaren “doktrin” kavramının anlamı ve esneme kapasitesi masaya yatırılmalıdır. Klasik manada doktrin, belirli ilkelerin toplamını, uzun vadeli yönelimi ve kurumsal kabulü ifade eder. Yalnızca bir konuşma metninde dile getirilen slogan değil, kurumsal davranış kalıplarını yönlendiren bütünlüklü bir çerçevedir.

2001 sonrası şekillenen Bush Doktrini; önleyici savaş, tek taraflılık ve rejim değişikliğini meşru araçlar olarak kodlayarak gerçek bir doktrin örneği sunmuştur. Obama döneminde “liderliğin arka koltuktan yapılması” söylemi ise farklı bir yaklaşım getirmiştir. Çok taraflılık vurgusu korunurken, insansız hava araçlarına dayalı hedefli operasyonlar ve sınırlı angajman stratejisi benimsenmiştir.

Trump’ın “Önce Amerika” çizgisi ise maksimum baskı, anlaşma diplomasisi ve açık çıkar vurgusuyla normatif referansları geri plana itmiştir. Buna mukabil, her kriz için yeni etiketler üretilmesine zemin hazırlamıştır. Venezuela, bu anlamda “doktrin enflasyonu”nun çarpıcı bir örneğini teşkil etmektedir.

Operasyonun taktiksel açıdan yeni sayılabilecek yönleri elbette mevcuttur. “Kârlı yeniden inşa” söyleminin bu denli açık dillendirilmesi, enerji şirketleri üzerinden yürütülen pazarlıkların sosyal medyada canlı yayınlanması bunlar arasındadır. “İkinci dalga” bombardımanın televizyondan iptal edildiğinin duyurulması da diplomatik teamüllere aykırıdır.

Ancak meşrulaştırma kalıbı büyük ölçüde tanıdıktır. Demokrasi, insan hakları, bölgesel istikrar ve enerji güvenliği söylemleri, 2003 Irak’tan 2011 Libya’ya kadar pek çok dosyada görülen argümanların tekrarından ibarettir. Hal böyleyken, her yeni müdahale sonrası “yeni doktrin” icat edilmesi, kavramın ağırlığını aşındırmaktadır. Doktrin, bir eylem kılavuzu olmaktan çıkıp pazarlama etiketine dönüşmektedir.

Doktrin söyleminin meşruiyet üretimindeki işlevi, bu enflasyonu besleyen ana unsurdur. ABD iç siyasetinde başkanlar, seçmene “tutarlı bir strateji var” mesajını verebilmek adına eylemlerini geniş bir doktrinel çerçeveye oturtma eğilimindedir. Bu sayede farklı coğrafyalarda yürütülen operasyonlar, tekil kriz yönetimi adımları olmaktan çıkarılmaktadır.

Bütünlüklü bir vizyonun parçası gibi sunulan bu hamleler, Kongre ve müttefikler nezdinde “hesaplanmış politika” algısı yaratmaktadır. Aksi takdirde tepki doğurabilecek askeri hamleler, normatif bir başlık altında paketlenmektedir. Uluslararası hukuk alanında da doktrin söylemi, tartışmalı uygulamaları “yeni normlar” şeklinde sunmanın aracıdır.

Gerçek stratejik tartışmanın yerini sloganlar almaktadır. Sürekli yeni doktrin ilan edilmesinin uluslararası düzen ve diğer aktörler açısından da vahim sonuçları bulunmaktadır. Bir yandan ABD’nin her müdahaleyi doktriner ana dönüştürme eğilimi, revizyonist güçlere alan açmaktadır.

Rusya ve Çin gibi aktörler, kendi müdahalelerini “bölgesel doktrinler” üzerinden meşrulaştırma yoluna gitmektedir. Örneğin, Moskova’nın “yakın çevre” söylemi, fiili nüfuz alanı inşasının kavramsal kılıfları haline gelmektedir. Diğer yandan orta ölçekli güçler de “ABD de benzer adımlar atıyor” argümanına yaslanmaktadır. Kendi askeri operasyonlarını normatif dille paketleme konusunda cesaret kazanan bu aktörler, bölgesel çatışmaları körüklemektedir.

Sonuçta, liberal uluslararası düzenin ortak kurallar hiyerarşisi güçlenmek yerine zayıflamaktadır. Sistem, birbirinden kopuk “doktrin adacıkları”na bölünmektedir. Uluslararası ilişkiler literatüründe “doktrin” kavramının daha titiz biçimde kullanılması elzemdir. “Gerçek doktrin” ile “pazarlama söylemi” arasındaki ayrım netleştirilmelidir. Söz konusu çerçevenin kurumsal içselleşme düzeyi, hukuki metinlere ve strateji belgelerine yansıması belirleyici ölçütlerdir.

Bütçe ve güç dağılımını kalıcı biçimde dönüştürmeyen söylemler, doktrin olarak kabul edilmemelidir. Sürekli yeni doktrin icat etmek yerine, krizlerin kurumsal yapılara etkisine odaklanmak daha sağlıklıdır. İttifak ilişkileri ve uluslararası normlar üzerindeki uzun vadeli tahribat göz önüne alınmalıdır.

Politika yapıcılar açısından doktrin etiketine yaslanmak kolaycı bir yoldur. Oysa açık hedef tanımı, şeffaf hukuki çerçeve ve somut çıkış stratejisi üretmek gerekmektedir. Meşruiyetin sağlam kaynağı sloganlar olamaz. Venezuela örneği, “yeni bir doktrin”in doğuşundan ziyade, doktrin enflasyonunun olgunlaşmış bir tezahürüdür. Her olayda yeni bir doktrin icat etmek, zamanla uluslararası hukukun değerini düşürmektedir. Norm üretimi, güç kullanımını parlatan bir iletişim aracına indirgenmektedir.

Kalıcı ve öngörülebilir bir uluslararası düzen için ihtiyaç duyulan şey etiket sayısını artırmak olamaz. Güç kullanımına ilişkin ortak, uygulanabilir ve denetlenebilir kuralların güçlendirilmesi şarttır. Aksi halde Venezuela’da gündeme gelen “Donroe Doktrini” benzeri tartışmalar, düzeni tahkim etmeyecektir. Bunlar, normatif parçalanmayı hızlandıran söylemsel başlıklara dönüşmeye mahkumdur.

[i] Robin Wright, “The Aggressive Ambitions of Trump’s “Donroe Doctrine”, The New Yorker, 8 Ocak 2026, https://www.newyorker.com/news/the-lede/the-aggressive-ambitions-of-trumps-donroe-doctrine, (Erişim Tarihi: 14.01.2026).

[ii] Mark Leonard, Jeremy Shapiro ve Anand Sundar, “2026: The year we stop pretending it’s just a phase”, ECFR, 7 Ocak 2026, https://ecfr.eu/article/2026-the-year-we-stop-pretending-its-just-a-phase/, (Erişim Tarihi: 14.01.2026).

Göktuğ ÇALIŞKAN
Göktuğ ÇALIŞKAN
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans eğitimi alan Göktuğ ÇALIŞKAN, aynı süreçte çift anadal programı kapsamında üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yer alan Uluslararası İlişkiler bölümünde de eğitim görmüştür. 2017 yılında lisans mezuniyetini tamamladıktan sonra Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans programına başlayan Çalışkan, bu programı 2020 yılında "Hindistan Şiiliği ve İran’ın Hindistan Politikasının Yumuşak Güç Çerçevesinde Değerlendirmesi: Kontrüktivist Bir Bakış" adlı teziyle başarı ile tamamlamıştır. 2018 yılında ise çift ana dal programı kapsamında eğitim gördüğü Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun olmuştur. Millî Eğitim Bakanlığı Yurtdışı Seçme ve Yerleştirme (YLSY) programı kapsamında Fransa’da dil eğitimi alan Göktuğ Çalışkan, ardından Fas’ta bulunan Uluslararası Rabat Üniversitesinde 2. yüksek lisansını "La Présence Chinoise En Afrique Et L’évaluation De La Politique Africaine De La Chine Dans Le Contexte Du Projet « La Ceinture Et La Route » : Les Cas du Kenya et de l’Ouganda" (Çin'in Afrika'daki Varlığı ve Çin'in Afrika Politikasının Kuşak ve Yol Projesi Bağlamında Değerlendirilmesi: Kenya ve Uganda Örnekleri) teziyle 2022 yılında tamamlamıştır. Aynı zamanda Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi olan Çalışkan, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde de doktorasına devam etmektedir. Çalışkan, ayrıca YLSY kapsamında Fas’ta yine Uluslararası Rabat Üniversitesi’nde doktoraya başlamıştır. Ankasam Uluslararası İlişkiler uzmanı olarak çeşitli konularda röportajları ve analizleri bulunan Çalışkan, kitap bölümleri, makaleler ve kitap incelemelerine de devam etmektedir. Çalışkan, iyi derecede İngilizce ve Fransızca bilmekte olup, Çin-Afrika İlişkileri, Sahel, Sahel’de Din ve Güvenlik, İran, Şiilik, Hindistan, Gıda Güvenliği, Afrika'da İklim, İsyanlar ve Terörizm, Afrika Jeopolitiği, Kuşak ve Yol Projesi, Orta Asya üzerine akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

Benzer İçerikler