Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik operasyonunu değerlendirmek üzere Uluslararası Strateji ve Bilgi Analizi Enstitüsü (IISIA) CEO’su Takeo Harada ile gerçekleştirdiği röportajı dikkatlerinize sunmaktadır.
1. Venezuela’da yakın zamanda yaşanan gelişmeyi hem iç dinamikleri hem de uluslararası boyutuyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yüzeyde bakıldığında bu hadise bir rejim değişikliği operasyonu gibi görünmektedir. Ancak ben özellikle geçen yılın Aralık ayı başında The Telegraph’ta yer alan bir habere dikkat çekmek isterim. Başka bir ifadeyle, kamuoyuna “tutuklama” olarak yansıtılan durumun, gerçekte önceden müzakere edilerek sonuçlandırılmış olması ve fiilen müzakere edilmiş bir sürgünle neticelenmesi daha olasıdır.
Bununla birlikte, böyle bir gelişmenin ABD açısından Rusya’yla önceden sağlanmış bir mutabakat olmaksızın mümkün olamayacağı kanaatindeyim. Dolayısıyla bunun iki ülke arasında daha geniş kapsamlı bir paket anlaşmanın parçası olduğunu düşünüyorum. Bu noktada asıl soru, Rusya’nın bunun karşılığında ne elde ettiği olarak ön plana çıkmaktadır.
2. Venezuela örneğinin Doğu Asya ve Kuzey Kore bağlamında nasıl bir yansıması olabilir?
İkinci kritik mesele, Rusya’nın Kuzey Kore’ye yönelik mevcut stratejik tutumuna ve bu tutum çerçevesinde yaptığı jeopolitik hesaplamalara ilişkindir. Başkan Trump, 2026 yılında daha fazla ülkede rejim değişikliği yaşanacağını ifade etmiştir. ABD’de ara seçimler yaklaşırken ve reel ekonominin muhtemelen zayıflaması beklenirken, dış politika üzerinden yapay bir dış gerilim üretme yönünde güçlü bir teşvik söz konusudur. Bu bağlamda Doğu Asya son derece muhtemel bir sahne olarak öne çıkmaktadır. Scott Bessent, Trump’ın 2026 yılında Çin’i dört kez ziyaret edebileceğini dahi dile getirmiştir. Ancak Kuzey Kore’ye yönelik herhangi bir hamle, Çin’le önceden bir eşgüdüm olmaksızın mümkün değildir.
Bu nedenle buradaki kilit değişken, ABD, Çin ve Rusya tarafından fiilen çevrelenmiş durumda olan Kuzey Kore’nin kendisini nasıl konumlandıracağıdır. Pyongyang’ın temelde Rusya ile hizalanması muhtemel olmakla birlikte, nihayetinde ABD’nin rızası çerçevesinde fiilî bir sürgün (ABD’ye ya da üçüncü bir ülkeye) yoluna gitmeden önce-mevcut “Maduro modeli”ne benzer şekilde-özellikle nükleer kapasitesi konusunda azami tavizler koparmaya çalışması da olasıdır. Bunun dışarıya rejim geçişi olarak sunulacak olması, kaçınılmaz biçimde bir kriz durumu anlamına gelecektir. Buna paralel olarak Tayvan üzerinde eşzamanlı bir baskının da devreye sokulması ihtimal dışı değildir.
3. Bu genel çerçevede olası zamanlama ve bölgesel etkiler sizce nasıl şekillenebilir?
Bu çerçeve, Takaichi yönetiminin Washington’a derhal ve koşulsuz destek beyanında bulunma konusunda neden temkinli davrandığını da açıklayabilir. Ayrıca Güney Amerika’da Monroe Doktrini’ne yeniden atıf yapılması, (Birleşik Krallık’ın uyuşturucu meselesi bağlamında tutumunu gevşetmeye başladığı bir dönemde) ABD ile Birleşik Krallık arasındaki örtük rekabetin de arka plandaki daha derin dinamiklerden biri olabileceğine işaret etmektedir. Bu çerçeve, benim analiz yaklaşımımı ortaya koymaktadır.
Kanaatimce mesele “olup olmayacağı” değil, “ne zaman” olacağıdır. ABD’nin bu yıl içinde Asya’da bir hamlede bulunması halinde, en muhtemel zaman aralığı Eylül-Kasım ayları arasındaki Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) dönemi olacaktır. Alternatif olarak, Japonya’nın olağan Meclis (Diet) oturumunda olduğu Ocak sonu-Mart arasında yapılması da olasıdır. Bu iki zaman aralığı, ABD istihbarat kurumları tarafından, Asya’da uzun zamandır gözlemlenen artan hareketlilik açısından en muhtemel dönemler olarak değerlendirilmektedir.

