Avrupa Parlamentosu’nun, Rusya’dan boru hattı gazı ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ithalatının 2027 sonbaharına kadar tamamen sonlandırılmasını öngören düzenlemesi, Avrupa Birliği (AB) ile Rusya arasındaki enerji ilişkilerinde yapısal ve geri döndürülemez bir kopuşun hukuki zemine oturtulması anlamına gelmektedir. Her ne kadar bu karar, Ukrayna’daki savaşın ardından ivme kazanmış olsa da söz konusu dönüşümün kökleri aslında 2006 ve 2009 Rusya-Ukrayna gaz anlaşmazlıklarına kadar uzanmaktadır. Bahsi geçen krizler, AB’nin enerji güvenliği tartışmalarını geçici arz şoklarının ötesine taşıyarak enerji bağımlılığının temel bir stratejik kırılganlık oluşturduğunu açık biçimde ortaya koymuştur.
Ancak uzun yıllar boyunca Avrupa’nın Rusya’ya olan bu enerji bağımlılığı, büyük ölçüde salt ekonomik rasyonalite çerçevesinde değerlendirilmiş ve görece ucuz ve istikrarlı Rus gazı, Avrupa sanayisinin rekabet gücünü destekleyen bir unsur olarak görülmüştür. Ne var ki bu bağımlılık Moskova açısından yalnızca bir ticari ilişki değil, aynı zamanda Avrupa’nın dış politika ve güvenlik tercihlerine etki edebilen jeopolitik bir kaldıraç işlevi görmüştür. Nitekim savaş öncesinde AB’nin toplam doğal gaz tüketiminin yaklaşık %45’inin[1] Rusya kaynaklı olması, bu yapısal asimetrik karşılıklı bağımlılığı derinleştirmiştir.
İşte bu asimetrik ilişkinin riskleri, 2006 ve 2009 yıllarında Rusya-Ukrayna anlaşmazlıkları nedeniyle yaşanan boru hattı kesintileriyle somut bir tehdide dönüşmüştür. Bu kesintiler, başta Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere tüm AB’de ciddi arz şoklarına yol açmıştır. Örneğin 2009 krizinde Avrupa’ya olan Rus gazı akışı yaklaşık iki hafta boyunca tamamen kesilmiş ve bazı ülkelerde gaz tedariki %70’lere varan oranlarda düşmüştür.[2] Bu durum, sanayi üretiminden hane halkının ısınmasına kadar ciddi kesintilere neden olarak, AB’nin enerji tedarikinde aşırı coğrafi yoğunlaşmanın yarattığı sistemsel riskleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş ve enerji güvenliğinin yalnızca piyasa mekanizmalarıyla yönetilemeyecek ölçüde stratejik ve jeopolitik bir mesele olduğunu kanıtlamıştır.
Bu tarihsel arka plan ışığında, Rusya’nın 24 Şubat 2022 tarihinde Ukrayna’yı işgali, mevcut stratejik kırılganlığı dönüştürücü bir niteliğe büründürmüş ve jeopolitik riski fiili bir krize evriltmiştir. Savaşla birlikte Moskova, doğal gazı bir dış politika ve baskı aracı olarak kullanmaya başlamış ve boru hattı akışlarında kesintiler, kotalar ve fiyat manipülasyonları yoluyla Avrupa üzerinde yoğun bir ekonomik ve siyasi baskı oluşturmuştur. Almanya, İtalya, Polonya ve Orta Avrupa ülkeleri başta olmak üzere birçok AB üyesi, bu durum karşısında stratejik bir savunmasızlık içinde kalarak kısa sürede acil müdahale politikalarına ve alternatif tedarik arayışlarına yönelmek zorunda kalmıştır. 2022 kışında Avrupa spot gaz fiyatlarının 1.000 dolar/1.000 m³ eşiğine kadar yükselmesi,[3] enerji maliyetlerini artık sadece bir maliyet unsuru değil, makroekonomik istikrar ve toplumsal refah açısından doğrudan ve acil bir tehdit hâline getirmiştir.
Bu acil kriz koşullarına yanıt olarak AB, REPowerEU stratejisi başta olmak üzere LNG altyapısının hızla genişletilmesi, depolama kapasitesinin artırılması ve ortak satın alma mekanizmalarının geliştirilmesi gibi çok boyutlu önlemleri devreye sokmuştur. Bu yoğun çabanın sonucunda, günümüzde Rus gazına bağımlılık oranının yaklaşık %12 seviyesine[4] düşmüş olması, fiilî kopuşun büyük ölçüde gerçekleştiğini göstermektedir. 2027 hedefi temelde bu fiilî durumun hukuki ve kurumsal bir çerçeveye kavuşturulmasını amaçlamaktadır. Bu, enerji alanındaki dönüşümün geçici bir uyum sağlama değil, yapısal ve kalıcı olduğunu teyit etmektedir. Alınan karar, kriz koşullarına verilen kısa vadeli bir tepki değil, Avrupa’nın artık değişmiş olan enerji ve güvenlik gerçekliğini stratejik olarak yansıtmasıdır.
Bu köklü dönüşüm süreci, AB’nin enerji güvenliği ile jeopolitik özerklik arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamaktadır. Rusya’nın enerji ihracatı üzerinden elde ettiği ve kullandığı dış politika kaldıracının etkisizleştirilmesi, Avrupa açısından enerji bağımlılığını yapısal bir güvenlik açığı olmaktan çıkarmayı amaçlamanın ötesinde somut bir ilerleme kaydetmiştir. ABD LNG’si, Norveç, Cezayir, Katar ve Doğu Akdeniz gibi küresel alternatif kaynaklara hızlı geçiş, AB’nin arz güvenliğini çeşitlendirmiş ve enerji alanında daha dirençli ve özerk bir jeopolitik konum oluşmasını sağlamıştır. ABD’nin Avrupa’ya LNG ihracatını artırması, transatlantik ilişkilerin enerji boyutunu derinleştirip güçlendirirken, Washington açısından da enerji ihracatını etkili bir jeopolitik araç hâline getirmiştir.
AB’nin yaşadığı bu enerji dönüşümü, aynı zamanda Yeşil Mutabakat hedefleriyle uyumludur. Fosil yakıtlardan kademeli çıkış, yalnızca çevresel sürdürülebilirlik açısından değil, Rusya’ya bağımlı enerji modelinin tasfiyesi açısından da kritik bir stratejik işlev görmektedir. Yenilenebilir enerji, hidrojen ve enerji verimliliğine yönelik artan yatırımlar, uzun vadede AB’nin dışa bağımlılığını azaltmakta ve enerji güvenliğini içsel ve kontrol edilebilir kapasitelere dayandırmaktadır. Enerji, artık salt ekonomik bir girdi olmanın ötesine geçerek güvenlik ve jeopolitik özerkliğin temel bir unsuru hâline gelmiştir.
Rusya açısından ise Avrupa pazarının stratejik kaybı, gelirlerinin ve dış politikasının enerji ihracatına dayalı ekonomik modeli açısından yapısal bir kırılganlık yaratmaktadır. Moskova’nın Asya pazarlarına, özellikle Çin’e yönelme stratejisi kısa vadede belirli bir telafi sağlasa da yetersiz boru hattı altyapısı, dayatılan fiyat indirimleri ve tek bir pazara bağımlılık, Rus enerji sektörünün pazarlık gücünü ve kârlılığını sınırlamaktadır. LNG alanında Avrupa pazarının kapanması, Rusya’nın teknoloji ve finans kapasitesini aşındırmakta ve Gazprom ile Rosneft gibi şirketlerin yeni proje geliştirme erişimini zorlaştırmaktadır. Bu durum, Rusya’nın enerji diplomasisi kapasitesini orta ve uzun vadede önemli ölçüde zayıflatmaktadır.
AB-Rusya enerji kopuşunun yarattığı dalgalanmalar, Türkiye ve Doğu Akdeniz’de bölgesel jeopolitiğin yeniden şekillenmesine yol açmaktadır. Başta TANAP ve TAP projeleri olmak üzere, artan LNG terminalleri kapasitesi ve transit geçiş potansiyeli ile Türkiye, Avrupa’nın Rusya’dan arındırılmış ve çeşitlendirilmiş enerji arzında kritik bir kavşak ve enerji merkezi konumunu güçlendirmektedir. AB’nin Rus gazından yapısal kopuş stratejisi, bu coğrafi ve altyapısal avantajı siyasi bir değere dönüştürerek Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik önemini artırmaktadır. Türkiye, Azerbaycan doğal gazı ve potansiyel Doğu Akdeniz kaynaklarının Batı’ya akışında daha merkezi bir aktör hâline gelmektedir. Bu durum, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde bir pazarlık unsuru yaratmakla kalmayıp ABD’nin bölge stratejisi içindeki konumunu da pekiştirmektedir.
Küresel ölçekte bakıldığında, AB’nin bu yapısal kopuş kararı, uluslararası enerji piyasalarının işleyişini derinden etkilemektedir. Karar, enerji piyasalarında kaynak rekabetini şiddetlendirmekte ve küresel gaz fiyat oluşumunu giderek daha fazla jeopolitik faktörlerin belirlediği bir sürece doğru itmektedir. Enerji ticareti artık yalnızca arz-talep dengeleriyle değil, ittifak ilişkileri, stratejik yaptırımlar ve ulusal güvenlik öncelikleriyle şekillenmektedir. Bu durum, enerjinin uluslararası sistemde salt ekonomik bir meta olmaktan çıkarak devletlerin stratejik güç projeksiyonunun temel araçlarından biri hâline geldiğini göstermektedir.
AB’nin 2027 hedefi, Soğuk Savaş sonrası dönemde Rusya ile kurulan simbiyotik ancak asimetrik karşılıklı bağımlılık modelinin kasıtlı ve planlı bir şekilde terk edilmesinin nihai hukuki teyidini temsil etmektedir. Bu radikal gelişme, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde enerjinin tamamlayıcı bir bileşen değil, merkezi ve belirleyici bir eksen hâline geldiğini ortaya koymaktadır. Enerji, ekonomi ve jeopolitiğin iç içe geçtiği bu yeni paradigmada, AB’nin enerji politikası artık yalnızca teknik bir arz güvenliği meselesi olmaktan çıkmış ve bölgesel ve küresel güç dengelerini aktif biçimde yeniden şekillendirmeyi amaçlayan stratejik bir araç hâline gelmiştir. Bu küresel dönüşüm bağlamında Türkiye’nin bölgesel transit konumu ve ABD’nin enerji-dış politika entegrasyonu, sürecin kilit aktörleri olarak öne çıkmaktadır. Böylece AB-Rusya enerji kopuşu, 21. yüzyılda enerji güvenliği, stratejik özerklik ve jeopolitik rekabetin birbirinden ayrılamaz biçimde kesiştiğini ortaya koyan temel bir olgu olarak önem kazanmaktadır.
[1] “In focus: EU energy security and gas supplies”, Focus, https://energy.ec.europa.eu/news/focus-eu-energy-security-and-gas-supplies-2024-02-15_en, (Erişim Tarihi: 02.02.2026).
[2] Nesterov, Andrei. (2026). “Russia-Ukraine ‘Gas War’ Damages Both Economies”, WorldPress, https://www.worldpress.org/europe/3307.cfm?utm, (Erişim Tarihi: 02.02.2026).
[3] “Gas prices in Europe over $ 1,000 per thousand cubic meters, after Western sanctions”, Eurasia Business News, https://eurasiabusinessnews.com/2022/02/23/gas-prices-in-europe-over-1000-per-thousand-cubic-meters/, (Erişim Tarihi: 02.02.2026).
[4] “EU agrees to gradually end Russian gas imports by January 1, 2028”, Reuters, https://www.reuters.com/sustainability/climate-energy/eu-agrees-gradually-end-russian-gas-imports-by-january-1-2028-2025-10-20/, (Erişim Tarihi: 02.02.2026).
