Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon), İç Güvenlik Bakanlığı’na (DHS) Meksika sınırındaki operasyonlarda kullanılmak üzere yönlendirilmiş enerji teknolojisine dayalı bir silah sistemini test etme izni vermesi, Washington’un göç yönetiminde askerî teknolojilerden yararlanma eğilimini yeniden gündeme taşımaktadır. Donald Trump yönetiminin düzensiz göçle mücadeleyi ulusal güvenlik öncelikleri arasında konumlandırması, sınır denetimlerinde kullanılan araçların kapsamını genişletirken güvenlik uygulamaları ile temel hakların korunması arasındaki ilişkiyi de tartışmaya açmaktadır. Aktif Engelleme Sistemi (ADS) olarak adlandırılan teknolojinin olası kullanımı, yalnızca sınır güvenliğinin teknik kapasitesi açısından değil, askerî teknolojilerin sivil kolluk faaliyetlerine aktarılması, güç kullanımının sınırları ve ABD-Meksika ilişkileri bakımından da önem taşımaktadır.
Pentagon tarafından verilen izin, yüksek frekanslı elektromanyetik dalgalar aracılığıyla insanlarda yoğun sıcaklık ve yanma hissi oluşturan ADS sisteminin deneme çalışmalarını kapsamaktadır. Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından Eylül 2026 tarihinde imzalanan memorandum doğrultusunda sistemin yedi aylığına İç Güvenlik Bakanlığı’na tahsis edilmesi öngörülmektedir. Yaklaşık 95 gigahertz frekansında çalışan teknoloji, cildin yüzeyindeki su moleküllerini etkileyerek maruz kalan kişilerin bulundukları bölgeden uzaklaşmasını amaçlamaktadır. Sistem öldürücü olmayan silah kategorisinde değerlendirilmekle birlikte maruz kalma koşullarına bağlı olarak yanık ve diğer yaralanma riskleri taşımaktadır. Bununla birlikte mevcut izin, silahın sınırda fiilen kullanılacağı anlamına gelmemekte; test ve olası operasyonel kullanım için hazırlık yapılmasına imkân sağlamaktadır.[i]
Söz konusu girişim, Trump yönetiminin göç politikasında güvenlik merkezli uygulamaların ağırlığını artırmasıyla ilişkilendirilmektedir. ABD-Meksika sınırı, uzun süredir düzensiz göç, uyuşturucu kaçakçılığı ve sınır aşan organize suçlarla mücadele kapsamında ele alınmaktadır. Ancak göç hareketlerinin giderek daha fazla ulusal güvenlik tehdidi olarak sunulması, güvenlikleştirme yaklaşımı açısından değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Uluslararası ilişkiler literatüründe güvenlikleştirme, belirli bir meselenin olağan siyasi ve idari süreçlerin ötesinde, özel güvenlik tedbirlerini gerektiren bir tehdit olarak tanımlanmasını ifade etmektedir. Bu çerçevede askerî amaçlarla geliştirilen bir teknolojinin göç kontrolünde kullanılmasının değerlendirilmesi, sınır yönetiminin güvenlik kurumları ve araçlarıyla daha yoğun biçimde ilişkilendirilmesine işaret etmektedir.
ADS sisteminin gündeme gelmesi, askerî teknolojilerin sivil güvenlik alanlarına aktarılması bakımından da dikkat çekmektedir. Başlangıçta askerî personelin kalabalıkları uzaklaştırabilmesi ve çatışma ortamlarında ölümcül güç kullanımına alternatif oluşturulması amacıyla geliştirilen sistemin sınır operasyonları için değerlendirilmesi, askerî ve sivil güvenlik işlevleri arasındaki ilişkinin yeniden ele alınmasını gerektirmektedir. Bu süreç, sınır yönetiminde teknolojik kapasitenin artırılması açısından yeni imkânlar sunabileceği gibi, askerî araçların kolluk faaliyetlerine uyarlanması sırasında hukuki yetki, denetim ve hesap verebilirlik sorunları da ortaya çıkarabilmektedir. Dolayısıyla sistemin öldürücü olmayan bir teknoloji olarak tanımlanması, kullanımının her koşulda hukuken uygun veya insan sağlığı açısından risksiz olduğu anlamına gelmemektedir.
ABD yönetiminin bu teknolojiye yönelik ilgisi yeni değildir. Trump’ın ilk başkanlık döneminde, özellikle 2018 yılında düzensiz sınır geçişlerini engellemek amacıyla ADS sisteminin kullanılması değerlendirilmiş, ancak hukuki ve insani sonuçlarına ilişkin kaygılar nedeniyle uygulamaya geçilmemiştir. Benzer şekilde George Floyd’un 2020 yılında polis müdahalesi sonucunda hayatını kaybetmesinin ardından düzenlenen kitlesel protestolar sırasında da sistemin kalabalık kontrolünde kullanılması gündeme gelmiştir. Bu örnekler, teknolojinin yalnızca sınır güvenliğiyle sınırlı olmayan, daha geniş bir kamu düzeni ve güvenlik politikası tartışmasının parçası olduğunu göstermektedir.
Pentagon ile İç Güvenlik Bakanlığı arasındaki yetki paylaşımı da bu gelişmenin kurumsal boyutunu oluşturmaktadır. İzin belgesinde Savunma Bakanlığı personelinin sistemi kullanmayacağının belirtilmesi, test ve olası operasyonel faaliyetlerin sorumluluğunun İç Güvenlik Bakanlığı’na bırakıldığını göstermektedir. Sistemin kullanımına ilişkin taktik, teknik ve prosedürlerin belirlenmesi de aynı kuruma devredilmektedir. Böylece askerî teknoloji Savunma Bakanlığından temin edilirken operasyonel kararların sivil güvenlik kurumları tarafından alınması öngörülmektedir. Bununla birlikte bu düzenleme, devletin güç kullanımına ilişkin hukuki yükümlülüklerini ortadan kaldırmamaktadır. Özellikle teknolojinin hangi koşullarda kullanılacağı, kararların nasıl denetleneceği ve olası yaralanmalarda sorumluluğun nasıl belirleneceği önem taşımaktadır.[ii]
ADS sisteminin olası kullanımı, insan hakları ve orantılılık ilkesi açısından da çeşitli soruları gündeme getirmektedir. Göçmenlere yönelik güvenlik müdahalelerinde güç kullanımının gerekliliği ve orantılılığı, ilgili kişilerin oluşturduğu somut tehlike ve mevcut alternatif önlemler dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Elektromanyetik dalgalarla yoğun acı oluşturulması, özellikle çocuklar, hamile kadınlar ve sağlık sorunları bulunan kişiler açısından ek riskler doğurabilmektedir. Kalabalıkların ani biçimde uzaklaşmasına neden olan bir müdahalenin izdiham, düşme veya kontrolsüz hareketlerden kaynaklanan yaralanmalarla sonuçlanması da mümkündür. Bu nedenle teknolojinin ölümcül olmayan silahlar arasında sınıflandırılması, uygulamanın insan hakları bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekliliğini değiştirmemektedir.
Gelişmenin bir diğer boyutu ABD-Meksika sınırındaki egemenlik ve yetki tartışmalarıdır. Daha önce ADS sisteminin sınırdan geçmeye çalışan kişilere karşı kullanılması gündeme geldiğinde, elektromanyetik dalgaların Meksika topraklarına yöneltilmesi ihtimali hukuki kaygılara neden olmuştur. Bu tür bir uygulama, yalnızca ABD’nin iç güvenlik yetkileriyle değil, komşu devletin egemenlik haklarıyla da ilişkilidir. Sınır aşan etkiler doğurabilecek güvenlik teknolojilerinin kullanılması, devletlerin kendi toprakları üzerindeki yetkileri ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülükleri bakımından ayrıca incelenmelidir. Bununla birlikte mevcut test izninin Meksika topraklarında herhangi bir uygulamaya onay verdiğine ilişkin doğrulanmış bir bilgi bulunmamaktadır.
Sistemin gerekliliği konusundaki tartışmalar ise sınır güvenliğinde etkinlik ve orantılılık ilişkisini öne çıkarmaktadır. ABD’ye yönelik düzensiz sınır geçişlerinde yaşanan düşüşe rağmen yeni bir silah teknolojisinin değerlendirilmesi, mevcut güvenlik kapasitesinin yeterliliği konusunda farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Sınır güvenliği kurumları yeni teknolojileri operasyonel etkinliği artırabilecek araçlar olarak değerlendirirken, teknolojinin kullanılmasıyla elde edilmesi beklenen güvenlik kazanımlarının olası insani ve hukuki maliyetlerle karşılaştırılması gerekmektedir. Özellikle mevcut sınır denetim yöntemlerinin hangi somut eksikliklerinin ADS sistemiyle giderilebileceği, teknolojinin gerekliliğinin değerlendirilmesinde belirleyici olacaktır.
Bu gelişme aynı zamanda ABD’nin göç yönetiminde caydırıcılık ilkesine verdiği önemin teknolojik boyutunu göstermektedir. Geleneksel sınır güvenliği uygulamaları fiziksel engeller, devriye faaliyetleri, gözetleme sistemleri ve idari denetimler üzerinden yürütülürken, yönlendirilmiş enerji teknolojileri kişilerin hareketlerini doğrudan fiziksel rahatsızlık oluşturarak engellemeyi amaçlamaktadır. Dolayısıyla burada yalnızca yeni bir güvenlik aracının denenmesi değil, sınır denetiminin hangi müdahale yöntemleriyle yürütülebileceğine ilişkin daha geniş bir politika tartışması bulunmaktadır. Bu yaklaşımın gelecekteki sınır güvenliği uygulamalarına etkisi ise test sonuçlarına, hukuki değerlendirmelere ve operasyonel kullanım konusunda alınacak kararlara bağlı olacaktır.
Sonuç olarak Pentagon’un ADS sisteminin test edilmesine izin vermesi, Trump yönetiminin düzensiz göçle mücadelede askerî teknolojilerden yararlanma seçeneklerini genişletmeye yöneldiğini göstermektedir. Bununla birlikte test izni ile sistemin fiilen konuşlandırılması ve göçmenlere karşı kullanılması birbirinden ayrı süreçlerdir. Girişimin önemi, teknolojinin sağlayabileceği operasyonel kapasitenin yanı sıra askerî ve sivil güvenlik kurumları arasındaki yetki paylaşımı, sınır güvenliğinde güç kullanımının orantılılığı, insan haklarının korunması ve Meksika’nın egemenlik hakları bakımından ortaya çıkardığı sorularda bulunmaktadır. Bu nedenle ADS sistemine ilişkin tartışmaların merkezinde yalnızca teknolojik etkinlik değil, güvenlik politikalarının hukuki sınırları ve devletin göç yönetiminde kullanabileceği araçların meşruiyeti yer almaktadır.
[i] Vidal Liy, Macarena. “El Pentágono autoriza a la Seguridad Nacional probar un arma no letal para su posible uso en la frontera.” El País, https://elpais.com/us/2026-10-21/el-pentagono-autoriza-a-la-seguridad-nacional-probar-un-arma-no-letal-para-su-posible-uso-en-la-frontera.html, (Erişim Tarihi: 25.10.2026).
[ii] Aynı yer.
