Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında uzun yıllardır gözlemlenen ılımlı ilişkiler, Avrupa ülkelerinin en büyük endişesi olmayı sürdürmektedir. İkinci kez başkanlığa seçilmeden önce Trump, seçim kampanyasında sürekli olarak “Ukrayna’daki savaşı bir günde bitireceğini” dile getirmiş[i] ve göreve geldikten sonra da bu hedef doğrultusunda yoğun bir diplomasi yürütmüştür. Bu süre zarfında Trump’ın Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski ile olan çatışmalı ilişkilerine kıyasla Putin’le daha yapıcı bir diyalog geliştirebilmesi dikkatlerden kaçmamıştır.
Ukrayna, 2024 yılında ABD’den 60 milyar dolarlık askeri yardım paketi alabilmek isterken Cumhuriyetçilerin engeline takılmış ve bu engeli aşabilmek için Birleşik Krallık başta olmak üzere Avrupalı aktörler Cumhuriyetçi senatörleri ikna etmek yoğun bir lobi faaliyeti yürütmüş ve Washington-Londra-Brüksel hattında yoğun bir diplomasi trafiği ortaya çıkmıştı. Trump, 2025 yılında ikinci kez göreve geldikten sonra da Ukrayna’daki savaşı sona erdirmek için pragmatik bir diplomasi izlemiş ve Rusya’yla daha yakın bir uzlaşı zemini bulmuştu.
Ukrayna’daki savaş, “Avrupa’nın güvenliğini kim sağlayacak?” sorusunu da gündeme getirmiştir. Kiel Enstitüsü’nün yayımladığı rapora göre;[ii] 2022-2025 döneminde Ukrayna’ya en fazla yardımda bulunan aktörler arasında ABD, 130 milyar dolarla ilk sırada yer alırken, Avrupa Birliği 79 milyar dolarla ikinci sırada, Almanya 25 milyar dolarla üçüncü sırada ve Birleşik Krallık 21 milyar dolarla dördüncü sırada yer almıştır. Dolayısıyla Trump, basit bir fayda-maliyet prensibinden hareketle ABD’nin artık Avrupa’nın yükünü daha fazla çekmek istemediğini vurgulamakta ve dış politikasını da bu prensip doğrultusunda şekillendirmektedir. Örneğin Trump yönetimi, uzlaşamadığı Avrupalı müttefiklerine karşı gümrük vergilerini yükseltme tehdidinde bulunarak onları baskı altına almakta ve istediği çizgiye çekmeye çalışmaktadır. Avrupa’nın güvenliğini sağlayan aktör olarak ABD, kıtanın geleceğinde de kendisini birinci söz sahibi olarak konumlandırmaktadır.
Bu çerçeveden bakıldığında Trump ve Putin arasındaki yakınlaşma, “Avrupa’nın güvenlik mimarisini zayıflatabilecek bir jeopolitik gelişme” olarak görülmektedir. Bu yüzden Washington’ın savaşı bitirmek için Moskova’yla yürüttüğü müzakerelerde Avrupalı aktörleri dışarıda bırakması ve Rusya’nın bu müzakerelerden elde edebileceği stratejik kazanımlar, Avrupa’nın artık denklemde olmadığı yeni dünya düzenine işaret ediyor olabilir. Başka bir ifadeyle ABD, bu noktada Avrupa’yı açık bir tercihe zorlamaktadır: Birincisi, Avrupa’nın NATO desteği olmadan kendi güvenlik düzenini inşa etmesi ya da ikinci ihtimal, ABD’nin Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle birlikte Avrupa’nın denklemde olmadığı yeni bir Avrasya düzeni inşa etmesi.
Dolayısıyla buradaki mesele, yalnızca Ukrayna’nın toprak bütünlüğü, egemenliği, ateşkes koşulları ya da Rusya’nın beklentileri değil; asıl mesele, savaş sonrasında Avrupa’nın güvenliğini kimin şekillendireceği ve ABD’nin uluslararası sistemdeki liderliğinin nasıl bir boyut kazanacağı olacaktır. Bazı analistlere göre;[iii] Trump’ın Putin’le yakınlaşmasının sebebi, Avrasya’da Rusya ve Çin birlikteliğini engellemek ve Amerikan hegemonyasına karşı bütünleşik bir meydan okumanın önüne geçmek olabilir. Bu düşünceye göre; Washington, Moskova’yla ekonomik ilişkileri normalleştirerek Rusya’nın Pekin’e bağımlılığını azaltmayı hedefliyor olabilir. Hem Rusya hem Çin’le diyaloğunu geliştiren ABD, dış politikadaki seçeneklerini çoğaltabilir ve bu sayede her iki aktöre karşı da diplomatik bir koz elde edebilir.
Fakat diğer taraftan Brüksel’in Washington’dan uzaklaşması ve kendi güvenlik düzenini inşa etmesi halinde Washington, Asya-Pasifik’teki Çin’i kuşatma stratejisinde Avrupa’dan beklediği desteği alamayabilir. Böylece ABD, küresel ölçekte Rusya ve Çin’i birbirinden ayırmaya çalışırken kendi tarafındaki dayanışmayı da zayıflatabilir.
Bazı analistlere[iv] göre ise Trump’ın ekonomik teşviklerle Putin’i uzlaşmaya yöneltebileceğini düşünmesi önemli bir hatadır. Bu düşünceye göre Rusya’ya yaptırımların gevşetilmesi, Moskova’nın Ukrayna konusundaki temel taleplerinden vazgeçmesini sağlamamaktadır. Kaldı ki Trump’ın beklentisi de Rusya’nın söz konusu temel taleplerinden vazgeçmesi olmayabilir. Zira Trump, daha önce yaptığı açıklamalarda, savaşı sona erdirmek için hem Ukrayna hem de Rusya’nın toprak vermesi gerektiğini de söylemişti. Dolayısıyla Ukrayna’nın egemenliği ve toprak bütünlüğü konusunda Trump’ın Avrupalı müttefikleri gibi düşünmediği söylenebilir. Ukrayna ve diğer Avrupalı aktörler, bu konuda kesinlikle taviz verilemeyeceğini vurgularken; ABD, Ukrayna’nın Kırım, Donetsk, Lugansk, Zaporojye ve Herson bölgelerinin Rusya’ya ait olduğunun tanınması gerektiğini belirtebilmektedir.[v] The Economist’in 23 Ekim 2026 tarihli analizi[vi] de benzer bir soruna işaret etmektedir: ABD’nin Kiev üzerindeki baskısı artarken, tartışılan anlaşma taslağı Ukrayna açısından dengesiz koşullar içermektedir.
The Guardian’ın 23 Ekim 2026 tarihli analizine[vii] göre ise Trump, Zelenski’yi “sorunun kaynağı” ve “barışı istemeyen aktör” olarak gösterirken Putin’in taleplerine daha fazla alan açmaktadır. Kaldı ki Kremlin, 19 Ekim 2026 tarihli açıklamasında, Vladimir Putin-Donald Trump-Şi Cinping arasında üçlü bir zirvenin gerçekleşebileceğini açıklamıştır.[viii] Kremlin’in önerdiği bu üçlü zirve girişimi, küresel güç dengelerini de hızla değiştirebilir. Zira Putin’in bu hamlesi, Ukrayna’daki çatışmanın kaderini ve gelecekteki güvenlik mimarisini, krizin doğrudan tarafı olan Kiev’i ve Avrupa’yı tamamen devre dışı bırakarak büyük güçlerin (ABD, Rusya ve Çin) masasında çözme stratejisi olarak okunmaktadır. Zelenski’nin davet edilmediği bu format, tarihteki Yalta Konferansı’nı (1945) ve yeni dünya düzeninin inşa sürecini çağrıştırmaktadır. Burada özellikle Avrupalı güçler, kendilerinin olmadığı bir denklemde dünyanın geleceğine yön verebilecek böylesi bir zirveye endişeyle yaklaşmaktadırlar. Bu bakımdan; Avrupa’nın geleceğinin, Rusya ve Çin’in masada olduğu bir toplantıda şekillendirilmesi, Brüksel açısından son derece tehlikeli bir senaryoya işaret etmektedir. ABD, Avrupasız da bir dünya düzeninin inşa edilebileceğini göstermek istiyor olabilir.
[i] “Here are 11 things Trump has promised to carry out on Day 1 of his presidency”, NBC News, https://www.nbcnews.com/politics/donald-trump/11-things-trump-day-1-presidency-rcna184423, (Erişim Tarihi: 24.10.2026).
[ii] “How much have Europe and the US given to Ukraine?”, BBC, https://www.bbc.com/news/articles/crew8y7pwd5o, (Erişim Tarihi: 24.10.2026).
[iii] “Trump’s Putin Gambit is Aimed at Preventing Eurasian Solidarity”, The Wire, https://thewire.in/world/trumps-putin-gambit-is-aimed-at-preventing-eurasian-solidarity, (Erişim Tarihi: 24.10.2026).
[iv] “Why Trump Can’t Sell Putin a Deal”, The Atlantic, https://www.theatlantic.com/international/2026/10/trump-putin-ukraine-nato/689118/, (Erişim Tarihi: 24.10.2026).
[v] “Trump’tan Ukrayna’ya Toprak Tavizi Çağrısı: Kremlin’i Sevindiren Açıklamalar”, CNN Turk, https://www.cnnturk.com/dunya/galeri/trumptan-ukraynaya-toprak-tavizi-cagrisi-kremlini-sevindiren-aciklamalar-2259618?page=1, (Erişim Tarihi: 24.10.2026).
[vi] “US pressure coincides with push to revive lopsided Ukraine peace deal – The Economist”, Axy Media, https://axy.media/war/us-pressure-coincides-with-push-to-revive-lopsided-ukraine-peace-deal-the-economist?utm_source=chatgpt.com, (Erişim Tarihi: 24.10.2026).
[vii] “The Trump-Putin love story’s next chapter: selling out Ukraine”, The Guardian, https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/oct/23/trump-putin-ukraine, (Erişim Tarihi: 24.10.2026).
[viii] “Kremlin says Putin, Trump and Xi could hold a three-way meeting in China next month”, Reuters, https://www.reuters.com/world/china/kremlin-says-putin-trump-xi-could-hold-three-way-meeting-china-next-month-2026-10-19/, (Erişim Tarihi: 21.10.2026).
