Avrupa bütünleşmesinin tarihsel gelişimi incelendiğinde, genişleme ve derinleşme süreçlerinin Birliğin kurumsal, siyasal ve ekonomik dönüşümünü şekillendiren temel dinamikler olduğu görülmektedir. Avrupa bütünleşmesi, başlangıçta ekonomik karşılıklı bağımlılık yoluyla kıta genelinde kalıcı barışın tesis edilmesini amaçlayan bir proje olarak ortaya çıkmış, zaman içerisinde ortak kurumların geliştirilmesi, ulusal politikaların uyumlaştırılması ve ulusüstü karar alma mekanizmalarının güçlendirilmesiyle daha kapsamlı bir siyasal yapıya dönüşmüştür. Bununla birlikte Birliğin coğrafi kapsamının genişlemesi ile kurumsal derinliğinin artırılması arasındaki ilişki, bütünleşme sürecinin her aşamasında farklı siyasal ve ekonomik önceliklerin etkisiyle yeniden şekillenmiştir. Özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin Birliğe katılımı, Avrupa’nın tarihsel bölünmüşlüğünün aşılması ve kıta genelinde demokratik istikrarın sağlanması bakımından önemli bir aşama oluşturmuştur. Ancak 2004 ve 2007 genişlemeleriyle üye sayısının artması, karar alma süreçlerinin etkinliği, ekonomik yakınsama ve ortak politikaların uygulanabilirliği gibi alanlarda yeni kurumsal sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu tarihsel deneyim, genişlemenin yalnızca üye sayısındaki artışla sınırlı olmadığını, aynı zamanda Birliğin kurumsal kapasitesinin, mali kaynaklarının ve ortak siyasal iradesinin yeniden düzenlenmesini gerektiren çok boyutlu bir süreç olduğunu ortaya koymuştur.
Son yıllarda uluslararası sistemde meydana gelen jeopolitik dönüşümler, genişleme ve derinleşme arasındaki bu tarihsel gerilimi daha karmaşık bir boyuta taşımıştır. Özellikle Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ilhak etmesi ve 2022 yılında Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı askerî müdahalede bulunması, Avrupa’nın güvenlik mimarisini doğrudan etkileyerek Avrupa Birliği’nin doğu komşuluğuna yönelik politikalarının yeniden değerlendirilmesine neden olmuştur. Bu gelişmeler ise genişleme politikasının geleneksel olarak dayandığı demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, ekonomik uyum ve müktesebatın benimsenmesi gibi koşulların yanı sıra güvenlik ve jeopolitik istikrar hedeflerinin de belirleyici hale gelmesini beraberinde getirmiştir. Bilhassa Ukrayna ve Moldova’nın üyelik perspektiflerinin güçlenmesi, Batı Balkanlar’da uzun süredir devam eden katılım süreçlerinin yeniden stratejik önem kazanması ve Avrupa’nın doğu sınırlarında istikrarlı bir siyasal alan oluşturma arayışı, genişlemeyi teknik bir uyum mekanizmasından çıkararak Birliğin uluslararası sistemdeki konumunu etkileyen stratejik bir politika alanına dönüştüğünü göstermektedir. Bu çerçevede genişleme, bir taraftan Avrupa’nın jeopolitik etki alanını genişletme ve üçüncü aktörlerin bölgesel nüfuzunu sınırlandırma potansiyeli taşırken diğer taraftan aday ülkelerin demokratik standartlara, hukukun üstünlüğüne ve ortak Avrupa değerlerine uyumunun güvence altına alınmasını öngörmektedir. Fakat her ne kadar jeopolitik öncelikler üyelik sürecinde daha fazla ağırlık kazanıp, genişlemenin hızlandırılması yönündeki beklentileri artırsa da üyelik kriterlerinin tutarlı biçimde uygulanması, Birliğin normatif meşruiyetinin ve kurumsal bütünlüğünün korunması açısından önemini sürdürmektedir.
Bu dönüşümün bir sonucu olarak Avrupa Birliği’nin genişleme politikasında kademeli entegrasyon ve aşamalı üyelik modelleri daha fazla önem kazanmaktadır. Geleneksel katılım sürecinde aday ülkelerin Kopenhag kriterlerini karşılaması, müktesebata uyum sağlaması ve müzakere süreçlerini tamamlaması temel koşullar olarak öne çıkarken, kademeli entegrasyon yaklaşımı tam üyelik gerçekleşmeden önce aday ülkelerin belirli politika alanlarına ve ekonomik mekanizmalara aşamalı biçimde katılımını öngörmektedir. Özellikle Batı Balkanlar için geliştirilen Büyüme Planı, aday ülkelerin Avrupa Tek Pazarı’nın belirli bölümlerine erişimini kolaylaştırmayı, ekonomik reformları desteklemeyi ve bölgesel ekonomik bütünleşmeyi derinleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu yaklaşım, aday ülkelerin Avrupa Birliği ile ilişkilerini yalnızca üyelik müzakerelerinin ilerlemesine bağlı olmaktan çıkararak ekonomik ve kurumsal bütünleşmenin daha erken aşamalarda geliştirilmesine imkân tanımaktadır. Örneğin enerji, ulaştırma, dijital altyapı, sanayi ve ticaret gibi stratejik alanlarda sağlanacak aşamalı erişim, aday ülkelerin ekonomik dayanıklılıklarını güçlendire gibi Avrupa değerleri ve düzenleyici standartlarıyla daha kapsamlı bir uyum geliştirmelerine de katkı sağlayacağı öngörülmektedir. Bununla birlikte kademeli entegrasyonun aday ülkelere ekonomik yükümlülükler getirmesine karşın karar alma süreçlerine sınırlı katılım imkânı sunması, temsil ve sorumluluk arasında yapısal bir asimetri meydana getirebilir. Üyelik perspektifinin açık bir takvime ve öngörülebilir koşullara bağlanmaması durumunda aşamalı entegrasyonun geçici bir geçiş mekanizması olmaktan çıkarak kalıcı bir ara statüye dönüşmesi ihtimali bulunmaktadır. Böyle bir gelişme, aday ülkelerde ikinci sınıf ortaklık algısını güçlendirebileceği gibi üyelik sürecinin dönüştürücü etkisini ve reformlara yönelik siyasal desteği de zayıflatabilir. Bu nedenle kademeli entegrasyonun, tam üyeliğin alternatifi olarak değil, liyakat esasına dayalı ve nihai üyelik hedefini koruyan tamamlayıcı bir mekanizma olarak tasarlanması, genişleme politikasının sürdürülebilirliği bakımından önem taşımaktadır.
Genişleme sürecinin kurumsal ve mali boyutları, Avrupa Birliği’nin gelecekteki siyasal yapılanmasına ilişkin tartışmalarla doğrudan bağlantılıdır. Üye sayısının artması, mevcut karar alma mekanizmalarının etkinliğini korumasını güçleştirebileceği gibi üye devletler arasındaki ekonomik ve siyasal farklılıkların ortak politika üretimine yansımasını da artırabilir. Özellikle Ortak Dış ve Güvenlik Politikası ile vergilendirme gibi stratejik alanlarda oy birliği ilkesinin uygulanması, ulusal egemenlik ile ulusüstü karar alma kapasitesi arasındaki gerilimin belirginleştiği başlıca alanlardan biridir. Oy birliği, üye devletlerin yaşamsal ulusal çıkarlarının korunmasına imkân tanırken tek bir devletin itirazı nedeniyle ortak kararların gecikmesine veya engellenmesine de yol açabilmektedir. Bu nedenle nitelikli çoğunluk oylamasının daha fazla politika alanına yaygınlaştırılması, genişleyen Birliğin karar alma kapasitesini korumaya yönelik reform önerileri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte, veto hakkının özellikle küçük ve orta ölçekli üye devletler açısından büyük ülkelerin siyasal ve ekonomik ağırlığı karşısında bir güvence işlevi gördüğü dikkate alındığında, oy birliğinden nitelikli çoğunluğa geçiş yalnızca idari etkinlik temelinde değerlendirilebilecek bir mesele değildir. Bu değişim, aynı zamanda ulusal egemenliğin hangi alanlarda ortak kurumlarla paylaşılacağına, üye devletlerin siyasal eşitliğinin nasıl korunacağına ve ortak kararların demokratik meşruiyetinin hangi mekanizmalarla sağlanacağına ilişkin daha kapsamlı bir kurumsal dönüşümü ifade etmektedir. Nitekim Avrupa Komisyonu’nun genişleme yaklaşımı, aday ülkelerin üyeliğe hazırlanmasının yanı sıra Birliğin daha büyük bir üyelik yapısını karşılayabilecek kurumsal kapasiteye ulaşmasını da gerekli görmektedir. Bu bağlamda karar alma mekanizmalarının yeniden yapılandırılması, genişlemenin ön koşullarından birisi olmakla, reformların üye devletler arasında yeni siyasal ayrışmalar yaratmadan gerçekleştirilmesi de önem taşımaktadır.
Bu çerçevede son zamanlarda AB’de yükselen kurumsal reform tartışmaları, Avrupa Komisyonunun yapısı ve üye devletlerin yürütme organındaki temsili açısından da önemli sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Zira her üye devletten bir komiserin Komisyon bünyesinde yer alması, ulusal temsil ve kurumsal meşruiyet bakımından önemli bir işlev üstlenmektedir. Ancak genişleme sonucunda üye sayısının artması, komiserlerin görev alanlarının belirlenmesi, politika koordinasyonunun sağlanması ve karar alma süreçlerinin etkin biçimde yürütülmesi açısından yeni güçlükler meydana getirebilir. Bugün bu sorunların aşılmasına yönelik AB içerisinde, komiser sayısının sınırlandırılması, dönüşümlü temsil sisteminin geliştirilmesi veya görev dağılımının yeniden düzenlenmesi gibi öneriler tartışılmaktadır. Bununla birlikte, her üye devletin Komisyon bünyesinde temsil edilmesi beklentisinin sınırlandırılması, özellikle küçük ülkelerin karar alma süreçlerinden dışlanma kaygılarını artırabilir. Dolayısıyla kurumsal etkinlik ile siyasal temsil arasında kurulacak denge, Birliğin genişleme sonrasında karşılaşacağı temel yönetişim sorunlarından biri olması kaçınılmaz görünmektedir. Başka bir ifadeyle farklılaştırılmış bütünleşme modelleri, bu soruna yönelik esnek mekanizmalar sunmakla birlikte, ortak hukuki ve siyasal yapının parçalanması riskini de barındırmaktadır. Örneğin bazı üye devletlerin belirli politika alanlarında daha ileri bütünleşmeye yönelirken diğerlerinin daha sınırlı katılım düzeyinde kalması, Avrupa bütünleşmesinin çok katmanlı bir yapıya dönüşmesine neden olabilir. Bu durum, bir yandan farklı ulusal önceliklerin ortak kurumsal çerçeve içerisinde yönetilmesini kolaylaştırabilirken diğer yandan üyeler arasında farklı hak ve yükümlülük kategorilerinin oluşmasına yol açabilir. Bu nedenle farklılaştırılmış bütünleşmenin sürdürülebilirliği, ortak antlaşma çerçevesinin korunmasına, katılım düzeyleri arasındaki geçiş mekanizmalarının açık biçimde tanımlanmasına ve bütün üye devletler bakımından temel hukuki ilkelerin geçerliliğinin sürdürülmesine bağlıdır.
Avrupa Birliği’nin genişleme sürecinde karşı karşıya bulunduğu bir diğer önemli mesele, mali kaynakların sürdürülebilirliği ve mevcut bütçe mekanizmalarının yeni üyelerin katılımına uyum sağlayabilmesidir. Çok Yıllı Finansal Çerçeve, Birliğin tarım, bölgesel kalkınma, araştırma, inovasyon, altyapı, enerji ve dış ilişkiler gibi politika alanlarındaki harcama önceliklerini belirleyen temel mali mekanizmadır. Yeni üyelerin katılımı, yalnızca bütçe hacminin artırılmasını değil, aynı zamanda mevcut kaynakların dağılımının ve harcama önceliklerinin yeniden değerlendirilmesini gerektirecektir. Özellikle Ukrayna’nın olası üyeliği, geniş tarımsal üretim kapasitesi, nüfusu ve ekonomik yeniden yapılanma ihtiyacı nedeniyle Ortak Tarım Politikası ve Uyum Politikası üzerinde önemli etkiler yaratabilecek bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne katılımı durumunda tarımsal desteklerin hangi koşullarla uygulanacağı, mevcut destek mekanizmalarının nasıl dönüştürüleceği ve bölgesel kalkınma fonlarının hangi ölçütlere göre dağıtılacağı, bütçe müzakerelerinin temel başlıkları arasında yer alacaktır. Bununla birlikte, genişlemenin bütçe üzerindeki etkilerinin kapsamı, üyelik koşullarına, geçiş dönemlerine, tarımsal desteklerin yapısına ve gelecekte oluşturulacak bütçe düzenlemelerine bağlı olarak şekillenecektir. Bu açıdan Avrupa Komisyonu’nun genişleme kapsamında yürüttüğü hazırlıklar, yeni üyelerin katılımıyla ortaya çıkabilecek mali yüklerin ve politika alanlarındaki değişimlerin önceden değerlendirilmesini ve Birliğin mali yapısının genişleme sürecine uygun biçimde yeniden düzenlenmesini gündeme getirmektedir.
Bu süreç, aynı zamanda Birlik bütçesine katkı sağlayan ülkeler ile bütçeden daha fazla yararlanan ülkeler arasındaki mali öncelik farklılıklarının daha belirgin bir biçimde ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu durumda net katkı sağlayıcı ülkeler bütçe harcamalarının etkinliğini ve mali disiplinin korunmasını önceliklendirirken, net yararlanıcı ülkeler mevcut desteklerin devamlılığına ve ekonomik yakınsamanın sürdürülmesine önem verecektir. Bunun yanında, genişleme sonrasında tarımsal destekler, bölgesel kalkınma fonları ve yeni stratejik harcama alanları arasında kaynak rekabetinin artması, üye devletler arasındaki bütçesel uzlaşının sağlanmasını daha karmaşık hâle getirebilir. Ayrıca savunma harcamalarının artırılması, enerji güvenliğinin güçlendirilmesi, dijital dönüşümün desteklenmesi ve Ukrayna’nın yeniden inşası gibi öncelikler, geleneksel bütçe kalemleri üzerinde ilave baskılar oluşturabilir. Bu nedenle genişlemenin mali sürdürülebilirliği, yalnızca yeni kaynakların temin edilmesine değil, aynı zamanda mevcut harcama politikalarının yeniden yapılandırılmasına, mali desteklerin etkinliğinin artırılmasına ve üye devletler arasındaki mali dayanışmanın korunmasına bağlı olacaktır.
Genişleme ve kurumsal reform arasındaki bu karşılıklı bağımlılık, Avrupa Birliği’nin göç ve sınır güvenliği politikalarında da kendisini göstermektedir. Birliğin dış sınırlarının genişleyen coğrafi kapsamı, iç sınırların serbest dolaşıma açık tutulabilmesi için ortak sınır yönetimi, iltica prosedürleri ve güvenlik koordinasyonunun güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Schengen sistemi, iç sınır kontrollerinin kaldırılmasına dayalı hareket serbestisini güvence altına alırken dış sınırların ortak standartlar çerçevesinde yönetilmesini ve üye devletler arasında karşılıklı güvenin sürdürülmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle sınır güvenliği, yalnızca ulusal yetki alanları içerisinde ele alınan bir mesele olmaktan çıkarak Avrupa Birliği’nin ortak sorumluluk gerektiren politika alanlarından biri haline gelmiştir. 2024 yılında kabul edilen ve 12 Haziran 2026 itibarıyla uygulanmaya başlayan Göç ve İltica Paktı, üye devletler arasındaki sorumluluk paylaşımını yeniden düzenlemeyi, iltica prosedürlerini uyumlaştırmayı ve dış sınır yönetiminde ortak kapasiteyi güçlendirmeyi amaçlamaktadır.
Paktın temel unsurlarından biri olan esnek dayanışma mekanizması, göç baskısı altında bulunan üye devletlerin diğer üyeler tarafından yeniden yerleştirme, mali katkı veya operasyonel destek yoluyla desteklenmesini öngörmektedir. Bu mekanizma, göç hareketlerinin üye devletler üzerindeki eşitsiz etkilerini azaltmayı ve ortak sorumluluk anlayışının güçlendirilmesini amaçlamaktadır. Bununla birlikte, üye devletlerin dayanışma yükümlülüklerini farklı biçimlerde yerine getirebilmesi, ortak sorumluluğun uygulamadaki kapsamı ve etkinliği konusunda tartışmalara neden olabilir. Özellikle mali katkıların fiziki yeniden yerleştirme yükümlülüklerini ikame edebildiği durumlarda dayanışmanın sahici niteliği sorgulanmakta ve bu durumun göç yönetimini salt bir maliyet dengeleme mekanizmasına indirgediği yönündeki eleştirileri derinleştirmektedir. Bu nedenle Paktın başarısı, yalnızca sınır kontrollerinin güçlendirilmesi veya iltica süreçlerinin hızlandırılmasıyla değil, üye devletler arasında sürdürülebilir bir sorumluluk paylaşımının oluşturulması ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan kişilerin haklarının güvence altına alınmasıyla da bağlantılıdır.
Avrupa Birliği’nin göç politikasında giderek daha fazla önem kazanan bir diğer unsur, sınır yönetiminin dışsallaştırılması ve üçüncü ülkelerle geliştirilen stratejik ortaklıklardır. Bu yaklaşım, düzensiz göç hareketlerinin Avrupa Birliği sınırlarına ulaşmadan önce kaynak ve transit ülkelerle işbirliği aracılığıyla yönetilmesini amaçlamaktadır. Geri kabul anlaşmaları, sınır gözetimi, insan kaçakçılığıyla mücadele, mali destek ve göç yönetimi kapasitesinin geliştirilmesi gibi araçlar, dışsallaştırma politikasının temel bileşenleri arasında yer almaktadır. Bu kapsamda Avrupa Birliği, göç hareketlerinin yönetilmesi ve sınır aşan güvenlik tehditlerinin sınırlandırılması amacıyla komşu ve transit ülkelerle iş birliğini derinleştirmektedir. Ancak göç yönetiminin Birlik sınırlarının ötesine taşınması, hukuki sorumlulukların kapsamı, iltica başvurularına erişim ve temel hakların korunması açısından önemli sorunları da beraberinde getirmektedir. Özellikle güvenli üçüncü ülke uygulamaları, hızlandırılmış sınır prosedürleri ve geri dönüş mekanizmalarının uygulanması, geri göndermeme ilkesi ve uluslararası koruma yükümlülükleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi’nin temel ilkelerinden biri olan geri göndermeme ilkesi, kişilerin yaşam veya özgürlüklerinin tehdit altında olduğu ülkelere gönderilmesini yasaklamakta ve Avrupa Birliği’nin göç politikalarının hukuki sınırlarını belirlemektedir. Bu nedenle göçün dışsallaştırılması, yalnızca operasyonel etkinlik ve sınır güvenliği bakımından değil, aynı zamanda insan haklarının korunması ve uluslararası hukuka uyum açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla sınır güvenliğinin güçlendirilmesi ile insan haklarının korunması arasında kurulacak denge, Avrupa Birliği’nin hem iç meşruiyeti hem de uluslararası normatif kimliği açısından belirleyici bir nitelik taşımaktadır.
Avrupa Birliği’nin genişleme ve sınır güvenliği politikalarında meydana gelen dönüşüm, Birliğin normatif güç kimliği ile jeopolitik aktörlük kapasitesi arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesini de gerekli kılmaktadır. Avrupa bütünleşmesi, tarihsel olarak demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çok taraflı işbirliği gibi ilkelerin kurumsallaştırılması aracılığıyla uluslararası sistemde etki oluşturmayı hedefleyen bir siyasal proje olarak gelişmiştir. Bu çerçevede genişleme politikası, Avrupa’nın çevresinde istikrarlı ve demokratik bir siyasal alan oluşturmanın yanı sıra aday ülkelerin ekonomik ve kurumsal dönüşümünü destekleyen bir araç olarak kullanılmıştır. Ancak büyük güç rekabetinin yoğunlaşması, bölgesel çatışmaların artması, enerji bağımlılıklarının stratejik bir araca dönüşmesi ve kritik teknolojiler üzerindeki rekabet, Avrupa Birliği’nin uluslararası ilişkilerde daha belirgin bir jeopolitik yaklaşım geliştirmesine neden olmuştur.
Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında güvenlik ve savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, enerji tedarikinin çeşitlendirilmesi, stratejik ekonomik bağımlılıkların azaltılması ve dış politika koordinasyonunun geliştirilmesi, Birliğin öncelikli politika alanları arasında daha fazla yer edinmiştir. Bu gelişmeler, Avrupa Birliği’nin normatif kimliğini tamamen terk ettiği anlamına gelmemekle birlikte, değer temelli dış politika hedefleri ile stratejik çıkarların aynı kurumsal çerçevede yönetilmesini gerektiren bir dönüşüme işaret etmektedir. Özellikle genişleme politikasının jeopolitik öneminin artması, aday ülkelerin üyelik süreçlerinde stratejik değerlendirmelerin ağırlığını artırırken demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklara ilişkin koşulların tutarlı biçimde uygulanmasını da daha önemli hale getirmektedir. Avrupa Komisyonu, 2025 genişleme yaklaşımında kademeli entegrasyonun sağladığı avantajların reform ilerlemesine ve hukukun üstünlüğü gibi temel koşulların karşılanmasına bağlı olması gerektiğini açıkça vurgulamıştır. Bu bağlamda Avrupa Birliği’nin jeopolitik bir aktör olarak güçlenmesi, yalnızca ekonomik ve askerî kapasitesini artırmasına değil, aynı zamanda normatif ilkelerini dış politika uygulamalarında ne ölçüde koruyabildiğine de bağlıdır.
Avrupa Birliği’nin karşı karşıya bulunduğu genişleme, kurumsal reform, mali sürdürülebilirlik ve sınır güvenliği sorunları, birbirinden bağımsız gelişmelerden ziyade bütünleşmenin geleceğini şekillendiren karşılıklı bağımlı dinamikler olarak öne çıkmaktadır. Genişleme, Birliğin coğrafi ve jeopolitik etki alanını genişletme potansiyeli taşırken mevcut kurumsal mekanizmaların, mali kaynakların dağılımının ve ortak siyasal çerçevenin yeniden düzenlenmesini gündeme getirecektir. Kademeli entegrasyon, aday ülkelerin Birliğin ekonomik ve kurumsal yapısına daha erken aşamalarda katılımını sağlayabilecek esnek bir model sunarken, farklı katılım düzeylerinin kalıcı hâle gelmesi ve nihai üyelik perspektifinin belirsizleşmesi gibi riskleri barındırmaktadır. Benzer şekilde, nitelikli çoğunluk oylamasının genişletilmesi ve Komisyonun yeniden yapılandırılması karar alma kapasitesini artırma potansiyeline sahip olmakla birlikte, üye devletlerin ulusal yetkileri ve kurumsal güveni açısından yeni tartışmaları gündeme getirebilir.
Mali alanda genişlemenin yaratacağı kaynak ihtiyacı, Ortak Tarım Politikası ve Uyum Politikası gibi geleneksel harcama alanlarının yeniden değerlendirilmesini gündeme getirirken, göç ve sınır güvenliği alanında ortak sorumluluk mekanizmaları ile üçüncü ülkelerle iş birliğinin güçlendirilmesi önem kazanmaktadır. Bu çerçevede Avrupa Birliği’nin geleceği yalnızca genişlemenin hızına veya üye sayısındaki artışa değil, farklı ulusal önceliklerin ortak hedefler doğrultusunda uzlaştırılmasına, kurumsal kapasitenin geliştirilmesine ve mali dayanışmanın sürdürülmesine bağlıdır. Dolayısıyla Birliğin önündeki temel mesele, genişleme ile derinleşme arasında kesin bir tercih yapmak yerine, her iki sürecin birbirini destekleyebileceği kurumsal ve siyasal koşulları oluşturmaktır. Gelecekteki bütünleşme modelinin sürdürülebilirliği ise güvenilir bir üyelik perspektifinin korunmasına, karar alma süreçlerinin etkinliğine, mali dayanışmaya ve güvenlik politikalarının temel haklarla uyumlu biçimde yürütülmesine bağlı olacaktır.
