Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrupa güvenlik mimarisinin istikrarında belirleyici rol oynayan Pax Americana düzeni, günümüzde çözülme emareleri göstermektedir. Uluslararası siyaset, tek bir hegemonik gücün yön verdiği ve görece öngörülebilir bir yapıdan uzaklaşarak çok katmanlı ve derin küresel güç kaymalarının şekillendirdiği bir dönüşüm sürecine girmiştir. Büyük güç rekabetinin yeniden belirleyici hale geldiği bu yeni ortamda, Avrupa hükümetleri dış politikalarını hâlen uluslararası hukukun korunması, çok taraflı işbirliğinin sürdürülmesi ve demokratik değerlerin teşviki gibi normatif ilkeler üzerine inşa etmeye çalışmaktadır. Ne var ki bu yaklaşım, hem Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) güvenlik garantilerinin güvenilirliğine ilişkin artan soru işaretleri hem de Avrupa Birliği (AB) içinde güç kazanan liberal olmayan ve milliyetçi eğilimler nedeniyle giderek daha kırılgan bir zeminde şekillenmektedir.
Rusya’nın bölgesel nüfuzunu artırmaya yönelik politikaları, Avrupa’yı doğrudan bir güvenlik tehdidiyle karşı karşıya bırakmakla kalmamış, aynı zamanda kıtanın ABD’ye olan yapısal bağımlılığını da açık biçimde görünür kılmıştır. Avrupa’nın bu gelişmelere verdiği tepkiler; savunma harcamalarının artırılması, Ukrayna’ya kapsamlı askeri destek sağlanması, Rusya’ya yönelik geniş çaplı yaptırımların hayata geçirilmesi ve ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisine kalıcı biçimde dâhil edilmesine yönelik çabalar etrafında şekillenmiştir. Bu adımlar, Avrupa güvenlik politikaları açısından tarihsel bir kırılmaya işaret etmektedir.
2022 yılında ilan edilen ve Almanya’nın dış ve güvenlik politikasında köklü bir yön değişimini ifade eden “Zeitenwende”, Avrupa dış ve güvenlik politikasında daha geniş çaplı dönüşümlerin yaşandığı bir geçiş döneminin başlangıcı olarak değerlendirilebilir. AB’nin bu süreci aktif biçimde yönlendirme iddiasını sürdürmesi halinde, kaçınılmaz olarak temel bir stratejik soruyla yüzleşmesi gerekecektir: Avrupa, belirlediği hedefleri Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte, ABD olmaksızın ya da gerektiğinde ABD’ye rağmen ne ölçüde ve hangi araçlarla gerçekleştirebilir?
Başlıca politika alanları ve uluslararası siyasetin belirleyici aktörlerine ilişkin değerlendirmeler, yeknesak bir tabloya değil, farklılaşan ve zaman içinde değişen bir görünüme işaret etmektedir. Özellikle zaman boyutu dikkate alındığında, uzun vadede risklere karşı hazırlığı artırmayı ve ABD’ye olan bağımlılığı azaltmayı amaçlayan bir yaklaşım çerçevesinde Avrupa’nın hareket alanının değişkenlik gösterdiği görülmektedir. Bu bağlamda dikkat çeken önemli bir referans noktası, Kasım 2025 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesidir. Söz konusu belge, transatlantik ilişkilere dair çelişkili bir tablo ortaya koymaktadır.
Avrupa, ABD’nin stratejik öncelikler sıralamasında Batı Yarımküre ve Asya’nın ardından üçüncü sırada yer almakta, AB ise giderek Amerikan çıkarlarıyla çatışan ulusötesi bir aktör olarak tasvir edilmektedir. Avrupa toplumları ise siyasal, ekonomik ve kültürel açılardan zayıflamış yapılar şeklinde sunulmaktadır. Buna karşılık ABD, Avrupa’da istikrar ve barışın sürdürülmesine olan ilgisini koruduğunu ve kıtanın yeniden güç kazanmasına katkı sağlamayı hedeflediğini ifade etmektedir. Ancak bu yaklaşım, liberal çerçevenin dışına taşan eğilimler ve etno-milliyetçi alt tonlar nedeniyle çelişkili ve kısmen tehditkar bir nitelik kazanmaktadır.
ABD’de son yıllarda gözlemlenen kapsamlı siyasal ve kurumsal dönüşüm, bazı analizlerde rekabetçi otoriterliğe doğru bir yönelim olarak tanımlanmaktadır. Bu dönüşümün dış politikaya da açık biçimde yansıdığı görülmektedir. Uluslararası örgütlerin sistematik biçimde itibarsızlaştırılması, müttefiklere karşı dahi güç kullanımı ve ekonomik baskı tehdidinin dile getirilmesi ile uluslararası hukuk normlarının tekrarlanan ihlalleri, ABD dış politikasında giderek daha görünür hale gelen unsurlar arasındadır. Bu eğilimin güncel örnekleri, askeri müdahalelerin ve yayılmacı toprak iddialarının açık biçimde ekonomik baskı araçlarıyla desteklenmesinde kendini göstermektedir.
Bununla birlikte Avrupa devletleri, kısa vadede ABD ile tam bir kopuşu ne mümkün görmekte ne de arzu etmektedir. Özellikle varoluşsal güvenlik meselelerinde Washington ile işbirliği, siyasi olarak mümkün ve normatif açıdan meşru olduğu sürece vazgeçilmezliğini korumaktadır. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri müdahalesi, bu zorunluluğun önemini açık biçimde ortaya koyan bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede AB’nin NATO kapsamındaki ittifakı sürdürmesi stratejik bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır. Ancak ittifakın lider ülkesi konumundaki ABD, Ukrayna’ya verilen askeri desteği meşrulaştıran normatif zeminden kademeli olarak uzaklaşmaktadır.
Kısa ve orta vadede Avrupa’nın karşı karşıya olduğu en belirgin baskı alanı, güvenlik ve savunma politikalarıdır. AB üyesi ülkeler, hem ABD’ye olan stratejik bağımlılıkları hem de Rusya kaynaklı tehdit algıları nedeniyle kırılgan bir jeopolitik konumda bulunmaktadır. NATO, Avrupa güvenliğinin temel kurumsal dayanağı olmayı sürdürmekle birlikte, ittifakın caydırıcılık ve savunma kapasitesi büyük ölçüde ABD’nin askeri gücüne dayanmaktadır. Buna karşın Washington’un güvenlik taahhütleri giderek daha belirgin siyasal ve mali koşullara bağlanmaktadır. Bu koşulların başında, Avrupalı müttefiklerin savunma harcamaları ve yük paylaşımı konusunda ABD tarafından yeterli görülen seviyeye ulaşmaları beklentisi gelmektedir.
Bu bağlamda en elverişli senaryo, NATO’nun ABD ile yakın eşgüdüm içinde, aşamalı biçimde daha fazla Avrupalı sorumluluk üstlenecek şekilde yeniden yapılandırılmasıdır. Buna karşılık transatlantik güvenlik mimarisinde ani ve keskin bir ayrışma, yüksek düzeyde stratejik risk barındırmaktadır ve ancak uzun vadeli, kapsamlı bir hazırlık sürecinin ardından sürdürülebilir hale gelebilir. Böylesi bir dönüşüm yalnızca olası bir Amerikan askeri varlığının azalmasının yaratacağı kapasite boşluklarının giderilmesini değil, aynı zamanda Avrupa içinde ortak çıkarları tanımlayabilecek ve NATO’nun askeri ve siyasal karar alma süreçlerinde etkin sorumluluk üstlenebilecek kolektif bir siyasal liderlik eksikliğinin aşılmasını da gerektirmektedir.
Avrupa devletleri, Ukrayna’ya yönelik desteğin eşgüdümünü sağlamak ve savunma kapasitelerini güçlendirmek amacıyla çeşitli resmi ve gayri resmi işbirliği formatları geliştirmiştir. Son dönemde öne çıkan ad hoc düzenlemeler, Avrupa güvenlik mimarisi içinde esnek ve durum odaklı koordinasyon mekanizmaları olarak işlev görmekte, başta Fransa ve Almanya olmak üzere, dönemsel olarak Polonya ve İtalya’nın da katılımıyla kayda değer askeri ve siyasal kapasitenin bir araya gelmesini mümkün kılmaktadır. Bu ülkeler fiilen NATO, AB ve Birleşmiş Milletler çerçevesinde liderlik rolleri üstlenmekte ve küçük ile orta ölçekli devletler açısından bir çekim merkezi oluşturmaktadır. Bununla birlikte AB üyesi ülkeler arasında, ABD’ye olan güvenlik bağımlılığının sürdürülmesi ile Avrupa egemenliğinin güçlendirilmesi arasında belirgin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Mevcut işbirliği formatları büyük ölçüde mevcut kurumsal yapıları korumaya yönelmekte, bu nedenle daha derin bir dönüşümün esas olarak siyasal krizler tarafından tetiklenmesi beklenmektedir.
Güvenlik ve savunma politikalarının ötesinde de AB’nin dış politika ve stratejik alanlardaki hareket kabiliyetinin sınırlı olduğu görülmektedir. Orta Doğu bağlamında, ABD’nin desteği olmaksızın Avrupa merkezli girişimlerin etkili sonuçlar üretmesi oldukça güçtür. AB üyesi ülkeler diplomatik kanallara sahip olmayı ve iki devletli çözüm gibi uzun vadeli hedefleri savunmayı sürdürseler de süreçleri belirleyici biçimde yönlendirebilecek siyasal ve askeri ağırlıktan büyük ölçüde yoksundur. Benzer bir tablo Ukrayna Savaşı’na ilişkin politikalar açısından da ortaya çıkmakta ve Avrupa’nın temel önceliği, bu alandaki angajmanın devamlılığını sağlamak amacıyla ABD desteğini güvence altına almaya yönelmektedir.
Enerji ve teknoloji alanlarında AB’nin karşı karşıya olduğu yapısal bağımlılıklar da kıtanın stratejik hareket alanını önemli ölçüde daraltmaktadır. ABD’nin enerji piyasaları ve ileri teknoloji sektörlerindeki belirleyici konumuna dayalı politikaları, Avrupa’nın kısa ve orta vadeli tercihlerinde dışa bağımlılığı artırmaktadır. AB açısından enerji alanında sürdürülebilirliğin sağlanması, kısa vadede arz güvenliği için işbirliğini, uzun vadede ise karbonsuzlaşma hedefleri doğrultusunda daha özerk bir ortak enerji yapısının oluşturulmasını gerektirmektedir. Teknoloji alanındaki bağımlılık ise yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmakla kalmamakta, aynı zamanda Avrupa toplumları ve kurumları üzerinde siyasal etki kurulmasını da kolaylaştırmaktadır. Bu nedenle bağımsız alternatiflerin geliştirilmesi uzun vadeli bir hedef olarak korunurken, kısa vadede dayanıklılığın artırılması ve koruyucu düzenleyici mekanizmaların güçlendirilmesi öncelik taşımaktadır.
Tarihsel süreçte Avrupa devletleri, belirli dönemlerde dış politikalarını görece özerk biçimde yürütebilmiş ve ABD ile yaşanan görüş ayrılıklarını yönetilebilir düzeyde tutabilmiştir. Bununla birlikte ortak değerler ve karşılıklı çıkarlar, transatlantik ilişkilerin yapısal zeminini oluşturduğu sürece işbirliği bu ilişkinin baskın biçimi olmayı sürdürmüştür. Günümüzde ise bu ortak zeminin giderek zayıfladığı, ABD’nin geçmişte atfedilen “istikrar sağlayıcı hegemon” rolünden uzaklaşarak demokratik değerler ve insan hakları gibi temel başlıklarda Avrupa ile daha sık karşı karşıya gelen, öngörülebilirliği azalan bir aktöre dönüştüğü gözlemlenmektedir. Bu dönüşüm, Avrupa’nın bazı politika alanlarında daha bağımsız bir tutum geliştirmesini ve gerektiğinde ABD politikalarına mesafe koyabilmesini kaçınılmaz hale getirmektedir.
Bu gereklilik özellikle iklim, kalkınma ve ticaret politikalarında daha belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. AB, iddialı ve normatif bir iklim politikası çizgisini sürdürmekte ve bu yaklaşımı dış politika ile ticaret araçlarına bütüncül biçimde entegre etmeye çalışmaktadır. Buna karşılık ABD’nin fosil yakıtlara dayalı bir dış politika anlayışını giderek daha açık biçimde benimsemesi ve ekonomik baskı araçlarına daha fazla ağırlık vermesi, Avrupa açısından stratejik özerklik ve Avrupa egemenliği kavramlarını daha merkezi hale getirmektedir. Bu kavramlar, ABD’ye yönelik yapısal bağımlılığın aşılmasına dönük uzun vadeli bir yönelimi ifade ederken, mevcut belirsizlikler kısa vadeli işbirliği gereksinimleri ile uzun vadeli bağımsızlık hedefleri arasında dengeli bir politika çizgisinin izlenmesini zorunlu kılmaktadır.
