Tarih:

Paylaş:

Güç mücadelesinin diğer adı: ‘Koridorlar’ ve ‘Kenar Kuşak’

Benzer İçerikler

This post is also available in: English Русский

21. yüzyıl, kara ve deniz güçleri arasında her geçen gün derinleşen ve genişleyen bir jeopolitik güç mücadelesine şahit oluyor. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarına damgasının vuran ve İngiltere ile özdeşleşen “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” hedefi, halihazırda gücü elinde bulunduran ve buna aday ülkeleri bir kez daha karşı karşıya getirdi. Deniz aşırı güçler ile kara güçleri arasındaki bu güç mücadelesinin seyrini “kenar kuşak” ve “koridorlar” belirleyeceğe benziyor. Ukrayna’dan Tayvan’a uzanan mevcut ve potansiyel jeopolitik depremler bunun en önemli göstergesi.

Söz konusu hat, hiç kuşkusuz kara ve deniz hakimiyetinin yanında kenar kuşağı esas alan jeopolitik düşüncelerin, teoriden pratiğe hızlı bir şekilde geçişini gösteriyor. Bu bağlamda, özellikle Çin ve son dönemde kısmen de olsa Rusya olmak üzere, söz konusu güçlerin deniz ticaret filoları ve donanmalarını güçlendirmeye paralel, su yollarını/güzergahlarını da kontrole yönelik artan hamleler ve bu kapsamda yayımladıkları stratejik belgeler, doktrinler oldukça dikkat çekici. Bundan ötürü kara güçleri kadar, deniz güçlerinin de statülerini ve hatta bekalarını ciddi manada sarsacak çok boyutlu-hedefli bir jeopolitik rekabetle karşı karşıyayız.

“Dünya Adası” (Afro-Avrasya) dışında, kutupları ve okyanuslarla birlikte denizlerin yeniden paylaşımını, dolayısıyla da yeni bir dünya siyasi haritasını esas alan bu süreçte uluslararası ortamdaki “kaygan zemin” ve aktörler arasındaki “kaypak ilişkiler”, her geçen gün yerini yeni ittifaklar ya da güçlü stratejik iş birliklerine bırakacağa benziyor, tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaşandığı gibi. Burada dikkati çeken en önemli hususlardan biri ise Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın kaybedenlerinin yeni süreçte oynayabilecekleri belirleyici/tayin edici rol ve sömürgecilik/ hegemonya mücadelesinde geç kalmış, uluslararası siyasete geç de olsa güçlü bir şekilde dönme eğilimi gösteren “Tarihi İmparatorluklar”.

Çin’in kuşatılması ve yıpratılması kadar, Çin’in Hint-Pasifik’i içine alan “çıkış/huruç” ve “hegemonya inşa” projesi de akamete uğratılmak ve Çin ile özdeşleştirilmeye çalışılan “Asya Çağı/Meydan Okuması” başarısızlığa mahkûm edilmek isteniyor.

Koridorları kontrol eden dünyaya hükmedecek

Dolayısıyla artan aktör sayısı, coğrafyayı çok geniş bir alana yaydığı gibi, ilişkiler ağını da karışık bir hale getiriyor. Bu noktada Rusya-Ukrayna Savaşı’nın sadece Doğu Avrupa’yı değil, Arktiklerden başlayıp Hazar hatta Orta Asya’ya kadar uzanan bir hattı hedef aldığını görüyoruz. Burada Doğu Avrupa sadece Avrasya bazlı değil, Arktikler bazlı bir güç mücadelesinin de merkez alanını oluşturuyor.

Rusya’nın ve kısmen Çin’in kuşatılması kadar, bu iki ülkenin yürüttüğü kara ve kıyı bölgelerini esas alan “Kuzey-Güney” ve “Doğu-Batı” koridorlarına da dönük eş zamanlı bir proje uygulanıyor.

“Tayvan Krizi”, Sri Lanka, Tayland, Myanmar ve hatta Pakistan’da yaşanan gelişmeler, Güney Çin Denizi’nden Malakka’ya oradan da Kızıldeniz (Hint-Pasifik) ve Akdeniz’ kadar uzanan deniz koridorları üzerindeki güç mücadelesinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Çin’in kuşatılması ve yıpratılması kadar, Çin’in Hint-Pasifik’i içine alan “çıkış/huruç” ve “hegemonya inşa” projesi de akamete uğratılmak ve Çin ile özdeşleştirilmeye çalışılan “Asya Çağı/Meydan Okuması” başarısızlığa mahkum edilmek isteniyor.

ABD’nin Pakistan’a yönelik yeni hamlesini Hindistan politikasından bağımsız düşünmemek gerekiyor. Nihayetinde Hindistan, ABD tek kutupluluğuna meydan okuyan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS’in birer üyesi. Her ne kadar Çin ve Rusya ile ortak bir kutup içinde yer almayacak olsa da “Yeni Tarafsızlar/Bağlantısızlar Hareketi”nin liderliği üzerinden, çok kutuplu dünyada yer almayı hedefler görünüyor.

Kissinger yanıltıyor

Bu da bize ABD’nin aslında 11 Eylül sonrası neden Afganistan’a yerleştiğini ve buradaki güç projeksiyonu yapma kabiliyetinin verdiği avantajla bölgeyi büyük bir tehlikeli belirsizliğe ittiğini gösteriyor. Dolayısıyla ABD’nin eş zamanlı uygulamaya koyduğu, derinleşme-genişleme eğilimi gösteren Avrupa ve Pasifik merkezli krizler, Henry Kissinger’in Wall Street Journal’daki (WSJ) son röportajında işaret ettiği hususun tam tersine, Washington’un küresel ölçekte bir strateji izlediğine işaret ediyor.

ABD, bu krizler üzerinden stratejik yalnızlığını ortadan kaldırmaya çalıştığı kadar, bu güçler arasındaki mevcut/olası iş birlikleri, ittifaklaşma süreçlerini de sabote etmeye -Almanya-AB/Rusya ve diğerleri örneğinde görüldüğü üzere- kendi ittifakını kurmaya ve daha az maliyetle hegemonyasını rakipsiz kılmaya çalışıyor.

Bu kapsamda ABD, Tayvan kriziyle kenar kuşakta “İkinci Halka” (Dış Hilal) üzerinden başlattığı operasyon ile “Birinci Halka”yı (İç Hilal) da kontrol altına almak istiyor. Bu noktada ABD politikası kenar kuşaktaki “gedikleri” kapatmak, daha da ötesi bir meydan okumaya doğru giden süreci “tehdit” ve doğrudan-dolaylı müdahaleler ve krizlerle engelleyerek bu bölgelerdeki gücünü yeniden tesis etmek istiyor. Almanya merkezli Avrupa Birliği (AB) kadar, başta Pakistan olmak üzere Güney Asya ve Uzak Doğu ülkelerini tekrar kenar kuşağa dahil etme girişimleri bu açıdan dikkatlerden kaçmıyor. Myanmar, Sri Lanka, Tayland’daki son gelişmeleri hatta Japonya ve Avrupa ülkelerinde yaşanan son gelişmeleri bu noktada değerlendirmek gerekir.

İran ekseninde yaşanan hareketlenmeler de ABD açısından sistem dışı görünen diğer ülkelere yönelik operasyonların genişleyerek devam edeceğinin önemli bir göstergesi olarak kabul edilebilir.

ABD’nin Yeni Delhi’ye mevcut şartlar altında, bağlantısız/tarafsız da olsa bir üçüncü güç merkezi olma fırsatı vermesi pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle Hindistan’ın yeni bir stratejiye ihtiyacı var. Yeni Delhi’nin bunun farkına varması, bölgedeki yeni büyük oyunu hiç kuşkusuz bozacaktır. Fakat bunun için öncelikle “stratejik körlüğü” aşması gerekiyor.

Hindistan’ın önündeki zor tercih

ABD’nin Pakistan’a yönelik yeni hamlesini Hindistan politikasından bağımsız düşünmemek gerekiyor. Nihayetinde Hindistan, ABD tek kutupluluğuna meydan okuyan Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS’in birer üyesi. Her ne kadar Çin ve Rusya ile ortak bir kutup içinde yer almayacak olsa da “Yeni Tarafsızlar/Bağlantısızlar Hareketi”nin liderliği üzerinden, çok kutuplu dünyada yer almayı hedefler görünüyor.

Hindistan’ın ABD, Avustralya ve Japonya’nın da ortak olduğu “Dörtlü İttifak (QUAD)” içerisinde yer alması ise Çin’in gücünü ve kara-deniz sınırlarında artan tehdidini caydırmaya yönelik bir karşı hamlenin parçası olarak karşımıza çıkıyor. Burada özellikle Himalayalar, Çin-Pakistan ilişkileri ve Hint Okyanusu jeopolitiği Yeni Delhi-Washington hattındaki süreç kadar, ŞİÖ ve BRICS eksenli çok kutuplu dünya arayışında da etkili. Çin’in kışkırtılmasına ve saldırgan bir güce dönüşmeye başlamasına paralel olarak Hindistan’ın AUKUS’a üyeliği de bir olasılık olmaktan çıkabilir. QUAD-AUKUS, bölgesel bir NATO inşasında ilk somut adımlar olarak değerlendirilebilir ve bu kapsamda Hindistan’ın müttefikliği ABD açısından birinci derece öneme sahip bir mevzu olarak kendisini gösteriyor. ABD’nin bu noktadaki terminolojik/kavramsal tercihleri de oldukça önemli ipuçları veriyor, örneğin Hint-Pasifik gibi.

Dolayısıyla Hindistan bu yeni jeopolitik denklemde zor bir tercihle karşı karşıya. Ya çok kutupluluğu savunan “Asya İttifakı”nın içinde olacak ya da Almanya ve Japonya gibi kendisine biçilen küresel görünümlü bölgesel güç rolünü oynayacak. ABD’nin Yeni Delhi’ye mevcut şartlar altında, bağlantısız/tarafsız da olsa bir üçüncü güç merkezi olma fırsatı vermesi pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle Hindistan’ın yeni bir stratejiye ihtiyacı var. Yeni Delhi’nin bunun farkına varması, bölgedeki yeni büyük oyunu hiç kuşkusuz bozacaktır. Fakat bunun için öncelikle “stratejik körlüğü” aşması gerekiyor.

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarına damgasının vuran ve İngiltere ile özdeşleşen “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” hedefi, halihazırda gücü elinde bulunduran ve buna aday ülkeleri bir kez daha karşı karşıya getirdi. Deniz aşırı güçler ile kara güçleri arasındaki bu güç mücadelesinin seyrini “kenar kuşak” ve “koridorlar” belirleyeceğe benziyor. Ukrayna’dan Tayvan’a uzanan mevcut ve potansiyel jeopolitik depremler bunun en önemli göstergesi.

Kenar kuşak-koridorlarda dişe diş mücadelesi

ABD’nin kenar kuşağı ve koridorları hedef alan bu politikasına karşı Çin ve Rusya’nın taarruz stratejisini benimsedikleri ve bu kapsamda dişe diş bir mücadeleyi göze aldıkları söylem-eylem bazında her geçen gün kendisini daha net bir şekilde hissettiriyor. Rusya’nın Ukrayna üzerinden karada vermeye başladığı mücadelenin denizler boyutunda da gündeme geleceği son doktrinle birlikte ortaya çıkmış durumda. Çin ve Hindistan dışında Rusya’nın da bir deniz gücü olmaya çalışması (ki, burada Avrupa devletlerinin bazılarının da aynı yönde bir eğilime girdiği görülmektedir) ve bu bağlamda 31 Temmuz 2022’de deklare edilen “Rusya Federasyonu Deniz Doktrini” dikkat çekici. Bu husus, bir kez daha ifade etmek gerekirse, güç mücadelesinin “Deniz Koridorları” ve “Kenar Kuşak” dışında, başta Arktik olmak üzere kutuplar, okyanuslar ve deniz alanlarına yayılacağına da işaret ediyor.

Sonuç olarak, batıdan doğuya, kuzeyden güneye çok daha geniş bir coğrafyada yeni bir jeopolitik denklem-denge inşası söz konusu ve sürecin geleceği bir kez daha bu koridorları kimin kontrol edeceğine bağlı. Burada özellikle Kuşak-Yol ile ön plana çıkan ve sadece İpek Yolu’nu değil, Baharat Yolu gibi tarihi ve yeni/modern koridorları da içine alan daha büyük bir oyun-meydan okumayla karşı karşıyayız. ABD liderliğindeki Batı dünyası açısından denizlere dayalı hakimiyetin son bulmasıyla eş değer görülen bu süreç, hegemonyanın Doğu-Batı bağlamında el değiştirmesi anlamını taşıyor. Her iki taraf açısından da “Dünya Adası” ve Arktikler dahil çevresini esas alan güç mücadelesinin önümüzdeki süreçte daha da şiddetlenmesi ve iç denizleri de kapsayan, Avrasya’nın derinliklerine doğru bir seyir izlemesi hiç de sürpriz olmayacaktır. Zira sürecin geleceğini büyük ölçüde belirleyecek olan bu merkez coğrafya ve buradaki “ötekiler” olacaktır.

Bu yazının orijinali, 31.08.2022 tarihinde Anadolu Ajansı’nda yayınlanmıştır.

https://www.aa.com.tr/tr/analiz/guc-mucadelesinin-diger-adi-koridorlar-ve-kenar-kusak/2673536

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROLhttps://www.ankasam.org/author/mse/?lang=en
1969 Dörtyol-Hatay doğumlu olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 1993 yılında mezun oldu. BÜ’de 1995 yılında Yüksek Lisans çalışmasını tamamlayan Erol, aynı yıl BÜ’de doktora programına kabul edildi. Ankara Üniversitesi’nde doktorasını 2005’de tamamlayan Erol, 2009 yılında “Uluslararası İlişkiler” alanında doçent ve 2014 yılında da Profesörlük unvanlarını aldı. 2000-2006 tarihleri arasında Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi (ASAM)’nde görev yapan Erol, 2009 yılında Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün (SDE) Kurucu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerinde bulundu. Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM)’nin de kurucu başkanı olan Prof. Erol, Yeni Türkiye Stratejik Araştırmalar Merkezi (YTSAM) Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Başkanlığını da yürütmektedir. Prof. Erol, Gazi Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi (GAZİSAM) Müdürlüğü görevinde de bulunmuştur. 2007 yılında Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı “Türk Dünyası Hizmet Ödülü”nü alan Prof. Erol, akademik anlamdaki çalışmaları ve medyadaki faaliyetlerinden dolayı çok sayıda ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir: 2013 yılında Çağdaş Demokratlar Birliği Derneği tarafından “Yılın Yazılı Medya Ödülü”, 2015 yılında “APM 10. Yıl Hizmet Ödülü”, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “2015 Yılın Basın-Fikir Ödülü”, Anadolu Köy Korucuları ve Şehit Aileleri “2016 Gönül Elçileri Medya Onur Ödülü”, Yörük Türkmen Federasyonları tarafından verilen “2016 Türkiye Onur Ödülü”. Prof. Erol’un 15 kitap çalışması bulunmaktadır. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: “Hayalden Gerçeğe Türk Birleşik Devletleri”, “Türkiye-AB İlişkileri: Dış Politika ve İç Yapı Sorunsalları”, “Avrasya’da Yeni Büyük Oyun”, “Türk Dış Politikasında Strateji Arayışları”, “Türk Dış Politikasında Güvenlik Arayışları”, “Türkiye Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu İlişkileri”, “Sıcak Barışın Soğuk Örgütü Yeni NATO”, “Dış Politika Analizinde Teorik Yaklaşımlar: Türk Dış Politikası Örneği”, “Krizler ve Kriz Yönetimi: Aktörler ve Örnek Olaylar”, “Kazakistan” ve “Uluslararası İlişkilerde Güncel Sorunlar”. 2002’den bu yana TRT Türkiye’nin sesi ve TRT Radyo 1 (Ankara Radyosu) “Avrasya Gündemi”, “Stratejik Bakış”, “Küresel Bakış”, “Analiz”, “Dosya”, “Haber Masası”, “Gündemin Öteki Yüzü” gibi radyo programlarını gerçekleştirmiş olan Prof. Erol, TRT INT televizyonunda 2004-2007 yılları arasında Arayış, 2007-2010 yılları arasında Kanal A televizyonunda “Sınır Ötesi” ve 2020-2021’de de BBN TÜRK televizyonunda “Dış Politika Gündemi” programlarını yaptı. 2012-2018 yılları arasında Millî Gazete’de “Arayış” adlı köşesinde dış politika yazıları yayımlanan Prof. Erol’un ulusal-uluslararası medyada çok sayıda televizyon, radyo, gazete, haber siteleri ve dergide uzmanlığı dahilinde görüşlerine de başvurulmaktadır. 2006-2018 yılları arasında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ve Ankara Üniversitesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’nde (LAMER) de dersler veren Prof. Erol, 2018’den bu yana Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik kariyerini devam ettirmektedir. Çok sayıda dergi ve gazetede yazıları-değerlendirmeleri yayımlanan; Avrasya Dosyası, Stratejik Analiz, Stratejik Düşünce, Gazi Bölgesel Çalışmalar, The Journal of SSPS, Karadeniz Araştırmaları, gibi akademik dergilerde editörlük faaliyetlerinde bulunan Prof. Erol, Bölgesel Araştırmalar, Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları, Gazi Akademik Bakış, Ege Üniversitesi Türk Dünyası İncelemeleri, Demokrasi Platformu dergilerinin editörlüklerini hali hazırda yürütmektedir. 2016’dan bu yana Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Kurucu Başkanı olarak çalışmalarını devam ettiren Prof. Erol, evli ve üç çocuk babasıdır.