Japonya’nın son dönemde dış politikada ve savunma bütçelerinde attığı radikal adımlar, küresel jeopolitik sistemin kökten sarsıldığı bir dönemde çok boyutlu bir kabuk değişimine işaret etmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dayatılan pasifist anayasal çerçevenin dışına taşan Tokyo, artık bölgesel krizlerde edilgen bir gözlemci olmayı reddetmektedir. Bu stratejik dönüşüm, ülkeyi küresel sistemin yeniden inşası sürecinde hem norm yapıcı hem de caydırıcı bir aktör olarak konumlandırmayı hedefleyen planlı bir hamle dizisi olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede Tokyo, ulusal güvenlik mimarisini askeri, diplomatik ve ekonomik ayaklar üzerinde yeniden yükseltirken, müttefiki ABD ile ilişkilerinin asimetrik bağımlılıktan pragmatik bir işbirliğine doğru evrilmesini hızlandırmaktadır.
Geleceğin çok kutuplu dünyasında kendi otonom etki alanını yaratmak isteyen Japonya, jeopolitik ağırlığını sınırlarının ötesine taşımaktadır. Küresel güç kaymalarının merkez üssü haline gelen Hint-Pasifik coğrafyasında Tokyo, sadece statükoyu korumakla kalmayıp, revizyonist aktörlerin tek taraflı hamlelerini sınırlandıracak kurumsal ve askeri bariyerlerin ana mimarı olmaya soyunmaktadır. Bu uyanış, Japonya’nın kabuğunu kırarak küresel nizamı şekillendirme iradesini yansıtmaktadır. Bu doğrultuda Tokyo, güvenliğini sadece Pasifik hattıyla sınırlı görmeyerek, Avrupa-Atlantik güvenliği ile Hint-Pasifik güvenliğinin bölünmezliği ilkesini benimsemiştir. Böylece NATO ve Avrupa ülkeleriyle küresel düzeyde kurumsal bağlar geliştirirken, yakın çevresindeki ASEAN ülkeleriyle de çok katmanlı güvenlik ağları örerek savunma diplomasisini küresel ve bölgesel iki ana aks üzerinden yeniden yapılandırmaktadır.
Bu bağlamda, Japonya’nın son dönemde dış politikada ve savunma bütçelerinde attığı radikal adımlar, ilk bakışta emperyal geçmişe bir dönüş değil; militarist olmayan ama jeopolitik ağırlığının farkında olan bir “Normal Devlet” olma arayışı olarak değerlendirilebilir. Bu durum “Neo-Meiji Uyanışı” olarak da kavramsallaştırılabilir.
Zira Tokyo, pasif dış politikanın artık ulusal güvenliği korumaya yetmediğini görmüştür.
Bu dönüşümün arka planında, Pasifik bölgesindeki askeri dengelerin Çin lehine hızla değişmesi ve geleneksel caydırıcılık mekanizmalarının yetersiz kalması yatmaktadır. Dolayısıyla, Japonya perspektifinden bakıldığında, önlerinde konjonktürün dayattığı, tarihsel kimliğini modern küresel gerçekliklerle harmanlayarak revize etme mecburiyeti gibi bir kaçınılmazlık durumu ve bundan ötürü de pragmatik bir politika izlemek zorunluluğu söz konusudur.
Japonya’nın Okyanus Ötesi Güvenlik Arayışları ve “Orta Güçler Birliği”
Nitekim Tokyo’nun hamleleri, en azından şimdilik, geçmişin yayılmacı emellerini canlandırmak yerine, çok kutuplu dünyada egemenliğini koruma dürtüsüyle hareket eden rasyonel bir orta gücün savunma reflekslerini ve stratejik olgunlaşmasını simgeler bir görüntü arz etmektedir. Ve bu orta güç, özellikle yakın çevresinden başlamak üzere, daha uzak coğrafyalardaki, ortak risk-tehdit algıları kaynaklı, tamamlayıcı çıkar işbirliklerini merkeze alan bir “orta güçler birliğini” hedefler görünmektedir.
Yukarıda da. Kısmen ifade edildiği üzere, Asya/Hint-Pasifik jeopolitiğinin Çin merkezli dönüşümü, Japonya’yı varoluşsal bir güvenlik çemberine almış görünmektedir. ABD’nin iç siyasetindeki dalgalanmalar ve küresel taahhütlerindeki göreceli esneme (son olarak Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında Avrupa’nın yaşadığı hayal kırıklıkları ile İran savaşı ve Körfez ülkeleri bağlamında şahit olunulan güvenlik şemsiyesi zafiyetinde olduğu gibi), Tokyo’da “Washington bizi ne kadar koruyabilir?” sorusunu gündeme getirmiş görünmektedir.
Bunun yanında, kritik teknolojiler, yarı iletkenler ve nadir elementler üzerindeki tedarik zinciri kırılganlıkları da Japon dış politikasını ekonomiyi koruma kalkanı haline getirmeye zorlamaktadır. Bu doğrultudaJaponya, jeopolitik riskleri yönetmek adına 2022’de yürürlüğe koyduğu “Ekonomik Güvenliğin Sağlanması Yasası” ile stratejik özerkliğini yasal güvenceye kavuşturmuştur.
Bu yasa temel olarak dört sütuna dayanmaktadır. Bunlar: 1)Kritik tedarik zincirlerinin (özellikle yarı iletkenler ve tıp malzemeleri) millileştirilmesi; 2) Temel altyapı projelerinin siber saldırılara ve yabancı müdahalelere karşı korunması; 3) Patentlerin gizliliği yoluyla hassas teknolojilerin sızmasının önlenmesi; 4) Çığır açan devlet destekli teknolojilerin geliştirilmesi.
Tokyo bu kanunla hem kendi sanayisini korumakta hem de Batı blokuyla teknolojik entegrasyonunu derinleştirmeyi hedeflemektedir. Ayrıca bu mevzuat, yabancı sermayenin kritik ulusal şirketleri satın almasını denetleyerek casusluk faaliyetlerine karşı hukuki bir kalkan işlevi görmekte ve ekonomik istihbarat kapasitesini de kurumsallaştırmaktadır. Japonya, böylece, hegemonik güç blokları arasında pasif bir seyirci olmak yerine, uluslararası sistemin yeniden inşasında bir “Sistemik Dengeleyici Güç” ve “Norm Yapıcı” rolü üstlenmeyi hedeflemiş görünmektedir.
Tokyo, yalnızca askeri bir güç olarak değil, yumuşak güç unsurlarını da kullanarak küresel ticaretin ve uluslararası hukukun savunucusu olarak küresel diplomaside oyun kurucu bir pozisyon elde etmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda Japonya, çok taraflı finansman ve altyapı projeleri üzerinden gelişmekte olan koridorlarda alternatif bir çekim merkezi yaratarak küresel sistemin otoriter bloklar tarafından tekelleştirilmesinin önüne geçmeye çabalamaktadır.
Bunun dışında Tokyo, “Serbest ve Açık Hint-Pasifik” (FOIP) kavramını küresel diplomasinin merkezine yerleştirerek deniz ticaret yollarının çok taraflı hukuka uygun kalmasını da hedeflemektedir. Batı bloku ile gelişmekte olan ülkeler (Küresel Güney) arasında bir arabulucu ve kalkınma ortağı olarak konumlanarak, küresel sistemde anti-Batı bir bloklaşmanın önüne geçmek istemektedir. Güvenilir ve demokratik ortaklarla kritik altyapı ve teknoloji ağları kurarak ekonomik bağımlılıkları silah olarak kullanan aktörleri izole etmeyi amaçlayan “Dosttan Tedarik” mekanizmalarını işletmektedir.
Avrupa Ülkeleri ve NATO ile Küresel Kurumsal Bağlar
Japonya, “Atlantik ile Pasifik güvenliğinin birbirine bağlılığı” doktrini çerçevesinde NATO ve Avrupa ülkeleriyle kurumsal ilişkilerini stratejik ortaklık seviyesine taşımıştır. NATO’nun IP4 (Hint-Pasifik Dörtlüsü) grubu içinde lider bir rol üstlenen Tokyo, İttifak ile Bireyselleştirilmiş Ortaklık Programı (ITPP) imzalayarak siber savunma, yapay zekâ, uzay güvenliği ve deniz emniyeti gibi alanlarda operasyonel iş birliğini kurumsallaştırmıştır. İngiltere ve İtalya ile Küresel Hava Muharebe Programı (GCAP) kapsamında yeni nesil savaş uçağı geliştirmek üzere ortaklık kuran Japonya, konvansiyonel savunma sanayisini Avrupa ekosistemine entegre etmektedir. Ayrıca, Fransa ve İngiltere ile imzaladığı Karşılıklı Erişim Anlaşmaları (RAA) sayesinde ortak askeri tatbikatların ve asker konuşlandırma süreçlerinin hukuki altyapısını tamamlamıştır. Bu kurumsal bağlar, Tokyo’nun Çin-Rusya aksına karşı Batı dünyasıyla küresel ve sarsılmaz bir caydırıcılık cephesi inşa etme stratejisinin temel sütunu olarak değerlendirilebilir.
Güneydoğu Asya Ülkeleri (ASEAN) ile Güvenlik Ortaklıkları, QUAD ve ABD Boyutu
Japonya, ASEAN ülkeleriyle yürüttüğü güvenlik ortaklıklarında “Vientiane Vizyonu” doğrultusunda kapasite inşası ve savunma diplomasisine odaklanmaktadır. Filipinler, Vietnam ve Malezya gibi kıyı devletlerine sahil güvenlik gemileri, radar sistemleri ve keşif uçakları hibe eden Tokyo, bölgesel deniz farkındalığını artırmaktadır. Ayrıca, Filipinler’le imzalanan RAA (Karşılıklı Erişim Anlaşması) ile Japon askerlerinin Güneydoğu Asya’da konuşlanmasının önünü açarak, stratejik bir kırılma yaratmıştır. Bunun dışında, ekonomik kalkınma yardımını askeri amaçlı altyapı projelerine kanalize eden “Resmi Güvenlik Yardımı” mekanizmasıyla da ASEAN başkentlerinin savunma altyapısını tahkim etmektedir. Bu hamleleriyle Tokyo, bölgede sömürgeci geçmişin bıraktığı güvensizliği silerek, ekonomik ortaklığı askeri iş birliğiyle birleştiren ve Çin’in etki alanını dengeleyen bir bölgesel bariyer oluşturmaya çalışmaktadır denilebilir.
Japonya, aynı zamanda, QUAD ittifakı bünyesinde “istihbarat sağlayıcı” ve “deniz güvenliği çıpası” olarak kritik bir askeri rol de üstlenmektedir. Malabar gibi ortak askeri tatbikatlarla denizaltı savunma harbi yeteneklerini pekiştiren Tokyo, Doğu ve Güney Çin denizlerindeki gelişmeleri izlemek için ileri düzey radar ve uydu gözetleme verilerini müttefikleriyle paylaşmaktadır. Ayrıca ittifak içinde lojistik bir merkez işlevi görerek, olası bir Tayvan krizinde müttefik kuvvetlerin ikmal hatlarını güvenceye almayı hedeflemektedir.
Böylece Japonya, konvansiyonel askeri eksikliklerini QUAD’ın kolektif savunma ve erken uyarı ağlarına entegre olarak asimetrik şekilde telafi etmektedir. Bu entegrasyon, Tokyo’nun Pasifik’teki “mızrak” rolünü ABD’ye bırakırken, savunma mimarisinin “kalkan” ve lojistik komuta operasyonlarını tamamen kendi üzerine alarak ittifak dengesini yeniden yapılandırdığını göstermektedir.
Dolayısıyla Washington, Japonya’nın bu yeni vizyonuna ve askeri çıkışına karşı çıkmak bir yana, bunu Asya/Hint-Pasifik stratejisinin ana taşıyıcı sütunu olarak görmektedir. Ancak bu destek koşulsuz değildir ve sınırları bellidir. ABD, Tokyo’nun bölgede daha fazla sorumluluk almasını isterken, müttefikinin tamamen özerk ve Washington’ın küresel çıkarlarından bağımsız bir askeri güç odağı haline gelmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda Pentagon, Japonya’nın hamlelerini ortak operasyonel komuta merkezleri üzerinden denetim altında tutarak, Tokyo’nun yükselişinin her zaman kendi kontrolündeki çok taraflı güvenlik şemsiyesine hizmet etmesini garanti altına almaya çalışmaktadır.
ABD, küresel kaynaklarının sınırlarına ulaştığı bir dönemde, Japonya’nın bölgesel güvenliği üstlenmesini hararetle desteklemektedir. Diğer taraftan Washington, Japonya’nın kendi komuta kontrol mekanizmalarını geliştirmesine ve konvansiyonel caydırıcılığına yeşil ışık yakarken; Tokyo’nun Washington’dan tamamen bağımsız, tek taraflı askeri angajmanlara girmesine veya nükleer silahlanma arayışına yönelmesine izin vermesi de, mevcut şartlar altında “harakiri yapmakla” eş değer olacaktır. Dolayısıyla buradaki ittifak anlayışı/yaklaşımı daha çok, Japonya’yı korurken aynı zamanda kontrol altında tutan bir “Pragmatik Entegrasyon” modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim bu ilişki tarzı, her geçen gün, asimetrik bir “koruyan-korunan” ilişkisinden ziyade, iki tarafın da birbirine muhtaç olduğu karşılıklı ve pragmatik bir ortaklığa evrilmektedir. ABD’nin Çin’i dengeleme ve bu bağlamda kuşatma/baskılama ihtiyacı sürdüğü müddetçe bu ortaklık sürdürülebilir görünmektedir.
Sonuç
Geleceğin tablosunda; askeri kapasitesi ve caydırıcılığı son derece yüksek, şu an için gücünü nükleer silahlara dayanarak değil (fakat bu “hakkını” saklı tutan), teknolojik üstünlük, ekonomik güvenlik yasaları ve uluslararası norm yapıcılık üzerinden kuran bir “Hibrit Süper Güç”olarakgörünmektedir. Japonya’nın, küresel sistemin çok kutupluluğa evrildiği bu yeni çağda, Batı ittifakının Pasifik’teki “uç beyi” olmanın ötesine geçerek, kendi otonom etki alanını yaratması ve küresel istikrarın vazgeçilmez bir çıpası haline gelmesi çok büyük bir olasılık olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira Japonya, değişen küresel jeopolitik ve iklimde, yeni denge ve denklemlerin vazgeçilmez bir aktörü olmayı hedeflemiş görünmektedir.
Bu kapsamda, Tokyo’nun “Aktif Caydırıcılık” stratejisi, askeri gücün, akıllı diplomasi ve ekonomik güvenlik enstrümanlarıyla birleştirildiğinde, nükleer silahlara başvurmadan da küresel nizamda kuralları belirleyen devasa bir aktör olunabileceğini tüm dünyaya kanıtlayacak gibi görünmektedir. Bu dönüşüm süreci başarıyla tamamlandığında, yükselen yeni Asya düzeninde dengeleyici ağırlığı elinde tutan Tokyo, Washington ile eş güdümlü fakat kendi kırmızı çizgilerine sahip, küresel krizlerde arabuluculuk kabiliyeti gelişmiş yapısal bir aktör kimliğiyle tescillenecek bir aktör olabilir. Yakın çevresi dışında işbirliği arayışları da Tokyo’nun yeni vizyonunun ufkuyla ilgili önemli sinyaller içermekte olup, “Orta Güçler Birliği” sürecinde Japonya’yı daha ön plana çıkartabilir ve “stratejik özerklik” süreçlerine önemli katkılar sunabilir.
Son tahlilde “Yeni Japonya”; NATO ile kurduğu küresel ağları ASEAN ile ördüğü bölgesel kalkanla bütünleştirerek geleceğin jeopolitik fırtınalarına karşı sadece pasif bir siper değil, aynı zamanda küresel güvenliğin rotasını belirleyen kararlı ve stratejik bir dümen olarak küresel sahnede yerini sabitleyecek, dikkatle takip edilmesi gereken bir aktör konumundadır. Tarihsel kodlarına dönüş aşamasında olan Japonya’nın dünya siyasetinde aktif bir şekilde yer almaya dönük attığı/atacağı adımlar ve bunun yol açacağı olası sonuçlar şimdiden büyük bir ilgi, merak ve bazıları tarafından da endişe konusu olmaya başlamıştır.
